Ne anlatayım ben sana?

Bazı geceler çok uzun, çok karanlık oluyor. Uyuyorum, uyanıyorum...

GÜNCEL
Cumartesi, 3 Aralık 2016 (9 yıl 4 ay önce)

 Sibel Yerdeniz



 



İki yıl kadar önceydi.



İstanbul Anadolu yakasında bir hastanenin yoğun bakım odasına yolum düşmüştü.



Orada, on dört yaşlarında bir çocuk yatıyordu, bilinci kapalı. İlk gördüğümde, başında asistan doktor ve hemşire vardı. Doktor, çocuğun avucunun içine parmaklarını koyuyor ve sürekli şöyle söylüyordu:



“Eğer beni duyuyorsan, elimi tut Onur...”



Günlerce aklımdan çıkmadı Onur. Öldüğünde, hikâyesini gazetelerden öğrendim. Sonrasında bir yazı yazdım ama yazdıklarım yüreğime o kadar ağır geldi ki, öylece bıraktım.  



Onur’un hikâyesi, ‘yayın yasağı’ getirecek kadar da önemli değildi zaten.



Maltepe Çocuk Cezaevi’nde, yaşıtları diğer mahkûm çocuklar tarafından öldüresiye dövülmüş, beyin kanaması geçirerek komaya girmişti. Öncesinde de ‘oyun’ adı altında defalarca şiddet görmüştü kameraların önünde.



O son gün, ‘kör nokta’da yaşananları koğuş arkadaşı şöyle anlatmıştı:



“Mescitte Kuran okuyordum. İçeri R.Ü. girdi ve Onur’un koğuş değiştirmek istediğini söyledi. M.Ö. Onur’u çağırttı, kameranın görmediği noktada ‘koğuştan gidecekmişsin, beni mi öteceksin lan’ diyerek kafasının duvara vurmaya başladı. Onur’un saç telleri duvarda kaldı. C.B. de namaz kılıyordu. Namazı bozup o da Onur’u dövmeye başladı. Onur yere düştü ve bir daha ayağa kalkamadı...”



Kameralar o son ölümcül şiddeti kaydetmedi, gardiyanlar müdahale etmedi, Onur’un güvenliğinden sorumlu olanlar duymadı, görmedi. Hiç kimse yargılanmadı, ceza alan olmadı.



Çünkü, “Türkiye hiçbir dönemde bu kadar özgür, huzurlu, rahat bir dönemi yaşamamıştı.” 



 



Bazı geceler çok karanlık ve uzun oluyor. Uyuyorum, uyanıyorum “eğer beni duyuyorsan, elimi tut Onur...” diyorum. Onur beni duymuyor.



 





 



Onur, artık hiç kimseyi duymuyor.




Yurda ilk girdiğimde on bir yaşımdaydım. Benden yaşça büyük, iri bir kızdan feci bir dayak yedim. Beni dördüncü katın merdivenlerinden attı, sonra üçüncü katın, sonra ikinci, birinci, sonra zemin. Atacak yeri kalmayana kadar attı beni. Attığı yerden aldı öğretmenler. Kimse o zorbalığa karşı durmadı. Kimse on altı yaşında, ikide bir bileklerini doğrayıp birilerinin üzerine yürüyen o kızın karşısında duramazdı.





Bundan bir kaç yıl sonra bir kızı, gecenin ikisinde, bodrum kattaki yuvarlak sanayi tipi çamaşır makinesinden çıkardım. Evet makine çalıştırılmıştı! O kız su dolan makinenin içinde dönüyordu. Üzerine deterjan boca edilmişti. Ağlayarak gitti, yattı. Dayanamadım, gittim ona bunu yapan üç kızı dövdüm, camları indirdim o gece yurtta. Ne oldu? Hiç! Ben zorba oldum, olan bana oldu. Zorbalık bitti mi, hayır. Benden kabadayı yarattılar. Yurt denen yerde zorbalığı önleyemezsiniz. Önlemek için zorba olmanız gerekir. 





Erzincan'da kalırken kat kapılarımız kilitlenirdi. Deprem olurdu, yatakların altına girerdik, bir Allah’ın kulu deprem sonrası gelip kapıları açmazdı. Az indirmedik o camları. Ve evet yangın merdivenine açılan kapı hep kilitliydi. Çünkü kaçabilirdik, yurda erkek alabilirdik. Her şey beklenirdi bizim gibi orospulardan! 





Bir Nisan günü ayazda çöp konteynerinden yeni doğmuş bebek aldım. Evet ben. O zaman on altı yaşımdayım. Ayaz var, hem de nasıl... Kucağıma verdiler o minicik, mor, buz şeyi. “Koş!” dedi adam, koştum. Yalanım varsa Allah belamı versin hayatımın en hızlı koşusuydu. Attım o buzu hemşirenin kucağına, kaçtım. O çocuk oraya neden atıldı? Çünkü orası çocuk yuvasıydı be! Çocuğun bir ‘yuvası’ olsun diye attılar o bebeği oraya...





Sarhoş baskınlarında elimizde karavana kepçeleriyle nöbetler tuttuk. Bizler orada anasının babasının bile başından attığı sahipsizlerdik. Biz kendimizi koruyalım derken zorbalığı öğrendik





Sonra, çıkınca da kolay olmadı, biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz tabii!





Biz içeride, dışarıda, okulda, sokakta her türlü istismara açıktık. Normal görünmeye çalışırdık, olmazdı. Yurt kızı! Sanki alnımızda yazardı...





Dün gece kız çocukları yanarak öldüler! Sahi biz hep ütüde yumurta yapardık, yurda elektrikli cezve sokardık kaçak, battaniyelerin altında sigara içerdik. Biz niye ölmedik? Ölmeyelim de bunları görelim diye mi... Biz ölsek devlet korumasında ölecektik. Yasamız bile var bizim! Onlar yasa dışı öldüler.





Yasımız var bizim...”*




Bazı geceler çok uzun oluyor. Gece de, karanlık da bitmiyor. Uyuyorum, uyanıyorum, kapılar kilitliymiş, çocuklar kaçamamış, diyorum. Uyuyorum, uyanıyorum, ateşin, karanlığın ortasında savunmasız, sıkışıp kalmışlar, diyorum.



On bir, on iki yaşlarındaki çocuklar. Biz feryatlarını duyamadık, aramızda kilitli kapılar vardı. Aşılmaz ve açılamaz kapılar. O kapıların ardında yandılar.



"Yanarak ölmek bir şehadettir, Adana'da ölenlerin ailelerine sabr-ı cemil niyaz ederiz," diye yazmışlar bir yerlerde.



2008’de, Konya’da çöken cemaat yurdunda, ölen kızı için gazetecilere “Yurt tam namaz saatinde çökmüş, mescidde ölmüşler. Kızım cennete gitti. Size ne!” diyen babayı hatırladım.



Bazen suçlunun kim olduğunu bilmek ya da bildiğini düşünmek, suça neyin neden olduğunu anlamaya, rezil hesapların ve kanlı katliamların arkasında gizlenen sayısız yüzü keşfetmeye yetmiyor. Çok katil var. Çok fazla.



“Devlet terörü estiren zalim Esed'in hükümdarlığına son vermek için biz oraya girdik, başka bir şey için değil!” deyivermiş işte.



Geçen yıl, Antakya, Halep Çarşısı’nda dolaşırken rastladığım Suriyeli kadınları anımsadım. Genç olanının kucağında sürmeli gözlü bir erkek çocuğu vardı üç yaşlarında. Sevmek için durduğumda, annesi bana Arapça bir şeyler söyledi ama diğer kadın onu öfkeyle azarlayınca, ağlamaya başladı.



Ben, ne olup bittiğini anlamak için, orada Arapça bilen esnaftan yardım istedim.



Kadın bana Çocuğun yoksa al, senin olsun. Hayatını kurtarırsın. Ona süt-bisküvi alamıyorum,’’ demiş.



Diğeri, çocuğun babaannesi ağlayarak anlattı sonra:




Kocam ve oğullarım öldürülünce geriye kalan gelinim ve torunumla geldik buraya. Burayı seviyorum, Arapça konuşuluyor. Çarşıda Suriye ekmeği, bakla konservesi, acı kahve bile var. Alamasam da kokularını içime çekiyorum…





Önce meydandaki künefecide çalışmaya başladım, iş çok yoğundu ama sadece on beş lira verdiler sabahtan akşama. O parayla ancak ekmek, peynir, domates alıyordum; yemek yapmak için salça, tencere, tüp yoktu. Yapamıyorduk. Gelinim de çalışmaya başladı ama çalıştığı evde kötü şeyler yaşadı, anlatmak istemiyorum. Şimdi birbirimizden ayrılmıyoruz, burada dileniyoruz, gururumuz kırılıyor ama buraya, torunum yaşasın diye geldik. Onu yaşatmak için her şeyi yaparım, kimseye de vermem. Ben son ana kadar direneceğim, eğer ‘Beşşar’ da direnir ve kalırsa belki evimize dönme şansımız olur…




En yakınındaki kitaba uzan, rastgele bir sayfayı aç ve gördüğün ilk cümleyi bana yaz diye mesaj atmış dün gece bir arkadaşım.



Karanlığın Yüreği’ne** elimi uzattım ve ona yazdım:



“Ormanın derinliklerinden, ancak dünyada umulacak son şey de yok olduktan sonra işitilebilecek titrek, uzun, kederli, umutsuz bir çığlık yükseldi...”



Bazı geceler uzun uzun yıldızlara bakıyorum. Gökyüzünün birdenbire, onları yerlerinden oynatacak, karanlığı parçalayacak bir feryat koparmasını bekliyorum.



Olmuyor.



Bazı geceler çok uzun, çok karanlık oluyor. Uyuyorum, uyanıyorum, deşilmesi olanaksız bir karanlığın yüreğine doğru sesleniyorum:



Ey Tanrım, bu kaderi sen mi yazdın insan soyuna? Bu mu vasiyetin kullarına?



Ey doğa, ey zaman, ey tarih, ey kainatın yaratıcı gücü... sen de tanık mısın tüm bunlara?



Ey ilk insan, ey ilk yürek, ilk nefes, ilk adım, ilk gözyaşı, ilk kahkaha... bu mu mirasın torunlarına?



Ey insan, ey kardeşim, türdeşim, soydaşım, ırkım, halkım, milletim, umudum, umutsuzluğum...



Ne anlatayım ben sana?



 



*   Facebook’dan bir arkadaşımın paylaşımı.



** Joseph Conrad



 



T24