Ekonomide bu Pazartesi'yi atlatacak olsalar bile "Kara Pazartesi" ya da "Perşembe"nin eli kulağında
Cihan Çetin
- Ekonomik Koordinasyon Kurulu (EKK), doların 3,5 TL’ye ulaşması üzerine son bir hafta içindeki dördüncü toplantısını gerçekleştirdi.
- Önceki başkanı zamanında faiz indirmediği için bizzat Erdoğan tarafından “vatan haini kurum” konumuna düşürülen Merkez Bankası (MB), Erdoğan’ın tüm isteklerinin aksine faiz artımına gitti.
- Eskinin maliye bakanı, şimdinin başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek twitter üzerinden “AB ekonomisi güçlü ekonomidir” diyerek en başta Erdoğan'ın AB karşıtı söylemlerini boşa düşürmesinin sarsıntısı geçmeden bu defa “1. Dünya savaşından sonra en zorlu dönemdeyiz” açıklaması yaptı.
- Erdoğan 2 Aralık Cuma günü “2008'de teğet geçer demiştim yine teğet geçecek” diyerek en yüksek mevkiden ekonomik krizi ilan etti.
Bu sayılanların hepsi son bir hafta içinde gerçekleşti.
Borsa, kapitalist sermayenin banka dışındaki kredi ihtiyacının karşılandığı alandır. Bir şirketin o anki hisse değeri, aslında o şirkete geri ödemesi karşılığında verilen borcun (kredinin) birim değerini gösterir. Hissedar, hisseyi satın aldığında verdiği kredisinin kazancını kar olarak ya da hisse değeri arttığında hissesinin satarak elde eder. Hisseler düştüğü zaman da hissedar kredisinin karşılığını alamadığı için zarara uğrar.
Borsanın bankadan en önemli farkı, banka gibi sermayenin para biçimi olan finans ilişkilerine değil, sermayenin değişken ve değişken olmayan kısımlarına yani üretim sürecine daha bağlı olmasıdır. Üretimle doğrudan ilişkisi nedeniyle borsa üretimi hem besleyen ve hem de üretimden beslenen konumdadır. Bu nedenle, kapitalizm krize girdiğinde borsa bu krizden en hızlı etkilenen kapitalist araçların başında gelir. Borsa aracılığıyla üretimle ilişki içindeki sermayenin para biçimi, kriz patladığı anda faiz, döviz gibi sermayenin finans alanlarına yönelerek üretim araçlarından uzaklaşır. Sermayenin para biçiminin borsadan uzaklaşması demek borsadaki şirketlerin iflas etmesi, yani kapitalizmin tam da doğasına uygun olarak üretim araçlarını tahrip etmesi demektir.
1929 bunalımında borsa bir Perşembe günü patladığından 29 Ekim 1929 günü Kara Perşembe olarak adlandırılır. 19 Ekim 1987 günü Hong Kong borsasında patlayan ve Wall Street dahil tüm dünya borsalarını çökerten kriz de Pazartesi günü olduğundan o güne de “Kara Pazartesi” denir.
87’nin Kara Pazartesi’si küreselleşen sermayenin aynı gün içinde domino etkisini yaşadığı ilk büyük krizdir. Ve ‘87’den sonra gerek ülkeler bazında gerekse dünya çapında kapitalist krizler kendisini borsada neredeyse Pazartesileri gösterir olmuştur. Bunun nedeni çok basittir:
Bir piyasa da kriz dinamikleri kontrol edilemeyecek hale geldiğinde borsanın son işlem günü olan Cuma ile ilk işlem günü olan Pazartesi arasında sermaye ne yapacağını karar verecek zamana sahip olur. Kriz dönemlerinde sermaye sadece borsadan kaçıp kaçmamaya değil kaçtığı zaman da nereye gideceğine karar vermek zorundadır. Bu yüzden sermaye hafta sonlarını karar için kullanıp krize karşı ilk ve en sert tepkisini borsanın ilk işlem günü olan Pazartesileri –genellikle borsadan kaçarak- gösterir.
Trump'un seçilmesi ile 3 liranın üzerinden sabitlenen doları başta hükümetin “merak etmeyin geçici durum, düşecek” demesi kurtarmadı. Amerikan Merkez Bankası'nın (FED'in) Aralık ayında dolar için faizi yükselteceğinin kesinleşmesinin ardından dolar saat başı, burjuva medyanın tabiri ile, “tarihi rekorlar” kırmaya başladı.
Uzun süredir gözlenen, son dönemde göstergeleri daha net biçimde ortaya çıkan ekonomik kriz, Erdoğan'ın, “merak etmeyin teğet geçecek” demesi ile resmen ilan edilmiş oldu. Erdoğan'ın ekonomik krizi borsanın son işlem günü Cuma ilan etmesi ne kadar bilinçli bir hamledir tartışmalı olmakla beraber yeni bir Kara Pazartesi’nin (veya Kara Perşembe’nin) ortaya çıkma durumu olasılığı bugün dünden daha yüksektir. (1)
Şunu hemen başa yazalım: Mevcut ekonomik kriz, Türkiye gibi emperyalizme bağımlı bir ekonominin krizinin ötesinde emperyalistlerin de gözünü korkutan bir krizdir. Ancak yazı, krizin güncel ve yerel kısmı ile sınırlı olacaktır.(2)
3 Aralık tarihli yazısında Ertuğrul Özkök, TÜSİAD’ın Binali Yıldırım’la yaptığı toplantının güncel önemini iyi kavradığını göstermiştir. Özkök “özlediğimiz manzara” diyerek tekelci Türk burjuvazisinin örgütlü temsilcisi TÜSİAD ile Binali’nin temsil ettiği devletin ekonomik kriz ekseninde nasıl uzlaşı aradığını yazdı.TÜSİAD gibi kan emici tekelcilerin bundan önce de mevcut hükümet ile uzlaşmaz karşıtlık içinde olduğunu iddia etmek saçmalık olacaktır. Ancak kapitalist krizin mevcut büyüklüğü ve tahribatı düşünüldüğünde TÜSİAD, 2 Aralık toplantısında, hükümetin jöleli Yiğit Bulut cehaletine katlanamayacağını ilan etmiş oldu.(3)
Keza Erdoğan'ın, son günlerde doların yükselmesine engel olmak için ortaya attığı “dolarlarınızı bozdurun, altına yatırın”, “AVM'ler dolarla değil TL ile kira alsın” vb. önerilerinin krize karşı beş para etmez önlemler olduğunu, AKP’nin özellikle esnaf tabanına hem şirin gözükmek hem de onları rahatlatmak için manevra olduğunu görmemek için ya gerçekten aptal olmak ya da aptal gibi görünmeyi seçmiş olmak gerekir. Öyle ki, Erdoğan dolar bozdurun derken, son yıllarda dolara en çok yatırım yapan bölgelerin Kırşehir, Nevşehir, Çorum, Yozgat, Kayseri gibi AKP’nin oy deposu iller olduğu ortaya çıktı.
Doların yükselmesi genel olarak Türkiye ekonomisinin krizini derinleştirirken, doları düşürmek için faizlerin yükseltilmesi ise yerli ve emperyalist bankalar ve finans kuruluşlarına borca batmış sermaye kesimlerinin sırtlarındaki bu kamburun durduğu yerde katlanarak büyümesi demektir.
Erdoğan’ın dolar ve faiz hakkında söylediklerinin bugün ortaya çıkan kabusun rüya sanılmasını sağlamak dışında ne bir anlamı ne de ciddi bir yaptırım gücü vardır. Koparılan onca gürültüye rağmen bu aptal milliyetçi kampanyanın gazına gelerek kimse dolar bozdurmuş değildir.
Hatta Erdoğan için vahim olanı, 15 Temmuz’da “tankların önüne yatan” kitle, iş ekonomik krizde elinde avucundaki azıcık döviz birikimiyle kendisini korumaya geldiğinde görünen o ki Erdoğan’ın emirlerini pek de sallamıyor.
2 Aralık günü 6 saat süren toplantı sonrası, “Ekonomik Koordinasyon Kurulu (EKK)’nun bazı kararlar aldığı, ancak detayların teknokratlar tarafından halledilmesi sonrasında kamuoyuna açıklanacağı' söylendi. Eften püften kararları bile davul zurnayla ilan eden AKP iktidarı için EKK kararlarının açıklanmasının ertelenmesinin bir kaç nedeni olabilir.
Bu nedenlerin başına, EKK'da alınan kararlar için öncelikle Erdoğan'ın ikna edilmesi gereğinin duyulmuş olması yazılabilir. Çünkü anti-faizcilikte bile birinciliği kimseye bırakmayan Erdoğan'ın özellikle ekonomi ile ilgili tükürdüğü pek çok şey yalamak zorunda kalacağı kesinleşti.
İkinci neden, krizi atlatmak için alınan tedbirleri netleştirmek ve piyasaları da rahatlatmak için iktidarın çalışmalar yaptığına dair bir güven algısı oluşturmak isteniyor olabilir. Hükümet pek güçlü olmasa da oluşturulacak bir güven sınırları içinde ağır bir yıkım planı yapma olanaklarını da kullanabilirler.
Kararları açıklamayarak zaman kazanma statejisi sadece piyasalar bakımından değil, aynı zamanda olası toplumsal ilk tepkileri yumuşatma veya gerekirse zorla bastırma olanaklarını da belirlemek, planlamak için de kullanılabilir. Çünkü kendisini dolar krizi olarak gösteren mevcut krize karşı emperyalist sermayeyi ülke içinde tutmanın ilk ciddi yolu fiili olan devalüasyonun ilanı olacaktır. Ancak en son 2001’de devalüasyon ilan edildiğinde esnaf Ecevit’in önüne yazar kasa atmakla kalmamış, Kızılay’a kamyonlarla dalacak kadar öfke patlamasında bulunmuştu.
EKK kararlarının açıklanmasının ertelenmesinin üçüncü nedeni de, iktidarın krize cidden ne yapacağını bilemeyecek kadar kör bir hazırlıksızlıkla yakalanmış olması olabilir. Çünkü TÜSİAD gibi sermaye sahipleri dışında eski ekonomi bakanı Ali Babacan, eski maliye bakanı, bugünkü başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek’in, krizlere karşı değilse bile Türkiye’nin yapısal reformlardan uzaklaştığına, yeteri kadar reform yapmadığına dair uyarılarını güç sarhoşu AKP’nin, Tayyip Erdoğan ve etrafına topladığı saray çetesinin ciddiye almadığı bilinmektedir.
Hükümetin hazırlıksızlığının bir boyutu da emperyalist ilişkilerde gelinen noktadır. Suriye ve Irak'tan tutun Türkiye’deki faşist uygulamalara kadar ABD-AB emperyalizminden Rus emperyalizmine kadar AKP hükümetinin kavga etmediği, küfür etmediği emperyalist güç kalmamış durumdadır.
Ancak Binali Yıldırım’ın aptal milliyetçi lümpen bir jargonla “bize madik attı” dediği AB, mevcut krizde Türkiye’nin ihtiyaç duyacağı krediler kadar pazar ihtiyacını da karşılayacak en önemli kaynaklardan biri hatta başta gelenidir.. Elbette AKP’nin zorunlu kalınca her zamanki yüzsüzlüğüyle AB dahil emperyalist efendilerinden her türlü yardımı dileneceği kesindir. Ancak mevcut krizin temelde emperyalist kapitalizmin krizi olduğunu da düşünürsek, emperyalistlerin yardım edebilecek halleri olmayabileceği gibi, fırsat bu fırsat diyerek Türkiye’yi ekonomik olarak cezalandırmayı veya tarihte görülmemiş imtiyazlarla ancak yardım etmeye ikna olabilirler.
Türkiye kapitalizminin Kara Pazartesi gibi bir günde kriz patlamasına yakın olduğu artık kesindir. Kapitalist krizlerin iki ana ekseni vardır:
Birincisi, kapitalizmin temel çelişkisi olan emek-sermaye çelişkisi üzerinden işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki ilişkilerde kendisini gösterir. Burjuvazi, krizi aşmanın ilk yolu olarak değişken sermayeyi oluşturan emeğe saldırır. Emeğin kazanılmış haklarını alabildiğine budamaya calışmakla yetinmez, işçi kıyımlarına yönelir. İşçi kıyımının yanı sıra elinde tuttuğu emek gücünün mevcut ücretlerine de saldırarak krizin kendi üzerindeki baskısını hafifletmeye çalışır.
Kendiliğindencilik riskinden kesin biçimde uzak durmak kaydıyla bu mekaniğin, işçi sınıfını, üzerindeki ölü toprağını atarak kapitalizmin saldırısına bir şekilde cevap vermeye zorlayacağını ummak ve beklemek gerekir. Eldeki verilere baktığımızda, sözleşme yılına giren ve aslında kapitalist krizi uzun bir süredir hisseden metal sektörüyle AKP'nin özel ilgi gösterdiği, ekonominin son yıllardaki dinamosu haline gelen inşaat sektöründeki işçiler bu süreçte öncü çıkışlara aday gözükmektedir.
Kriz dönemlerinde eriyen kâr kayıplarını gidermek için sermaye, ürünlerinin fiyatlarını arttırmak, zam yapmak zorundadır. Aldığı ücret hem oransal olarak hem de reel olarak dipte olan emekçi kesimlerin de yeni zamlara tepki göstermeleri olasılığı oldukça yüksektir. Bu patlamalar bir kaç kuruşluk bir ulaşım zammından da kaynaklanabilir, ÖTV’de olduğu gibi oransal yapıldığında olarak insanların yaşam kaynaklarını buhara çeviren zamlara karşı da olabilir.
Kapitalist krizin ikinci ana ekseni, sermayenin ayakta kalma, tekelleşme ekseni üzerinedir. Kapitalist kriz, bir yönüyle de üretim araçlarını tahrip eden bir yıkım anlamına geldiğinden üretim araç sahiplerinin bir kısmı da bu tahribatın nesnesi haline gelir. Bunun bilinen ifadesi, büyük bağlığın küçük balığı yutmasıdır.
Sermayenin yeniden şekilleneceği bu kriz, fırsatın tehlike yüzünü bizlere sunmaktadır. Kendiliğindencilik tehlikesinin önemli bir göstergesi de krizin bu yanını gözden kaçırmaktır.
Türkiye'deki mevcut kriz, bir yanıyla işçi sınıfı-emekçi kitleler içinde bir hareketlenme potansiyeli taşırken, diğer yandan küçük ve orta sermaye kesimlerinde, hatta işçi sınıfı ve emekçi halkı da içine alacak şekilde faşizmin daha da şiddetlenmesinin önünü açacak gelişmeleri de beraberinde getirebilir.
Tekelci sermaye tekelci siyaset ile mümkündür. 4 Aralık Pazar günü İtalya'da yapılacak olan anayasa referandumu bile burjuva demokrasisine okunacak rahmetin en önemli göstergesidir. Bu yazının yazıldığı sırada İtalya’daki referandum sonuçları henüz açıklanmamıştı. Referandum sonucundan bağımsız olarak referandumda talep edilen değişiklik emperyalizmin nasıl merkezi bir siyaset ihtiyacında olduğunu göstermektedir.
İtalya'da referandum geçerse şayet ilk turda en fazla oy alan iki partinin katıldığı ikinci tur seçimde oyların %50,1’ini geçen partiye tek başına hükümeti kurmayı sağlayan 340 sandalye, buraya çok dikkat lütfen, kendiliğinden o partiye verilecek.
Emperyalist İtalya bile, eski faşist geçmişinden uzak durma çabalarına rağmen burjuva demokrasisinin sınırlarına dayanarak tekelci siyaseti önemli bir seçenek olarak ele alırken, yıllardır başkanlık diye böğüren AKP iktidarının, patlayacak krizde faşist merkezileşme yönelimlerini güçlendirmek için hızlı manevralara girişmesi fazlasıyla güçlü bir olasılıktır.
Sonuç olarak yakın uzun süredir beklenen ağır bir ekonomik kriz artık bir gerçeklik halini almıştır. Krizin, neoliberalizmin dünya çapında yaşadığı genel sistem kriziyle olan ilişkisi dikkate alındığında bunun beraberinde getireceği patlamaların sadece ekonomi ile sınırlı kalmayacağı da açıktır.
Böyle bir kesitte kapitalizme ve faşizme karşı özellikle işçi sınıfı ve emekçiler tarafından ortaya konulacak her karşı çıkışın tarihsel anlamı büyük olacaktır. Ama tam da bu fırsatın yanında kendisini gösteren faşizmin azgınlaşmasına karşı bilincin ve örgütlenmenin tayin edici önemi katlanmış olarak karşımıza çıkacaktır.
Kapitalist tarih hükmünü yeniden gösterdi! Ve bugün, işçi sınıfı ve burjuvazi uzlaşmaz savaşın yeni bir evresi için kılıçlarını yeniden kınlarından çekmek üzereler.
15-16 Haziran'dan ‘89 Bahar Eylemleri'ne; 96 1 Mayıs'ından Metal Fırtınası'na tarihe kazınan mücadele, direniş, dayanışma, zafer hattının arkasında, işçi sınıfının ayağa kalkma cesareti, ayağa kalkarak burjuvaziye doğrudan saldırma cüreti vardır.
İşçi sınıfının on yıllara yayılan geri çekilmesi karşısında bugünlerde ileri atılan her bir adımın geleceğe bırakacağı iz silinmez olacaktır.
1- Borsalar için borsada işlem yapılan her gün, her an önemlidir. Nasıl sermaye hafta sonunu karar verme zamanı olarak kullanıyorsa, siyaset de bazen aynı zaman dilimini özellikle kullanır. Bu nedenle pek çok ülkede önemli kararlar, borsanın son işlem günü olan Cuma günü, borsanın işlemlerinin kapanmasına yakın veya borsa kapandıktan sonra açıklanır, uygulanır.
2- ABD’deki 2007 Mortgage krizinin temel nedeni, bankaların tavşanın suyunun suyunun suyu denebilecek ve gerçek karşılığı olmayan finans araçları ile bir balon yaratması ve bunun patlamasıdır. ABD’de büyük gürültüye neden olan bu finans araçlarını finans kurumları içinde bile göreli olarak çok az bir kesim kullanmıştı. Bundan bir kaç sene önce aklı başında liberal ekonomistler bile emperyalizmi olası yeni kriz ve bu krizin tahribatı konusunda uyardı. Şöyle ki, ekonomistlerin tespitlerine göre 2010’larda sadece finans kurumları değil kapitalizmin hemen her sermaye kurumu Mortgage balonuna neden olan finans araçları veya türevlerini kullanmaya başlamış.
3- Başta Erdoğan’ın ekonomi konusundaki cehaleti saç baş yolduracak türdendir. Ancak bu konuda zirveye kendisine yakıştırılacak kötü sıfat kalmayan Rasim Ozan Kütahyalı oturmuştur.
3 Aralık günü oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçında, daha önce Fenerbahçe futbolcusu olan Gökhan Demir, yeni takımı Beşiktaş formasıyla sahaya çıkınca Fenerbahçe taraftarı bu futbolcuyu protesto etmek için “kaça sattın kendini” dercesine fotokopi dolar atmıştır. Gündemde kalabilmek için yaptığı soytarılıklara banal “futbol yorumculuğu”nu da ekleyen Rasim Ozan Kütahyalı, Erdoğan’ın milliyetçi ama işe yaramaz ekonomi söylemlerine destek vermek isterken şu vecizesi ile tarihin çöplüğündeki yerini sabitlemiştir: “Gökhan’a dolar değil TL atılmalıydı”.