Unutulmamalıdır ki, tarih sadece egemenlerin planlarıyla ilerlemiyor; bu eşyanın tabiatına aykırıdır
Rejimin ekonomik-siyasal-bölgesel-moral krizini yönetebilmek için tarihsel olarak zorunlu gördüğü başkanlık sistemine geçişte son adımlar atılıyor. MHP ile kafa kafaya verilerek hazırlanan 21 maddelik Anayasa taslağı, faşist rejimin kendisini hangi esaslar üzerinden tahkim etmek istediğini, bunun neden yakıcı bir ihtiyaç olduğunu açıkça gösteriyor.
Bu tahkimatın ırkçı-zorbaca-vahşi bir sömürü ve tüm bunlar için “hız” ilkesine dayandığını anlamak için fiili duruma bakmak elbette yeter. Ama yasa taslağının bazı kritik maddelerine sinmiş bu ruh, şimdiye kadar fiili olanın daha aleni bir resmiyetle gözü dönmüş bir saldırganlığa dönüşeceğini gösteriyor. Mesela hangi anayasada “doğuştan Türk olmak” gibi bir şart vardır diye soracak olursanız; “saf ırk saplantısıyla renk kazanan faşist anayasalarda” yanıtını kolayca alabilirsiniz. Devlet aygıtının tepesine oturan ‘Partili Cumhurbaşkanı’nın her tıkanma-sürtünme durumunda hiçbir yasal sarkma, engel olmaksızın tüm mekanizmalara anında müdahale etmesi; ‘yasama gücü’ denilen Meclis’i gerekli gördüğü anda tasfiye etmesi, ‘yargı’ denilen gücün kadrolarını ve esaslarını doğrudan belirlemesi de taslaktaki netliğiyle ancak Hitlerci tipte faşist devlet biçimlerine mahsustur. Yine diğer partilerin parlamentoda var olmasını fiilen imkansız kılan düzenlemeler de böyledir… MHP’nin bu tiyatrodaki gönüllü rolü sözünü ettiğimiz gerçeği değiştirmez. Keza AKP-MHP organik bir bütün haline gelmiştir artık.
Bunun adı o açıdan da tek partili ve devletin partiyle bütünleştiği faşizmdir.
Darbe girişimi sürecinde de görüldüğü gibi dikiş tutmayacak halde derin bir iç krizle sarsılan rejim, tarihin her açıdan ağır krizlerinin üst üste bindiği koşullarında kendisini lafı da dolandırmadan “ben kendimi faşizmin Hitlerci-Mussolinici biçimiyle tahkim ediyorum” diyor.
Aslında fiilen varolana şimdi yasal bir çerçeve kazandırıyor. Bu da az şey değildir. Her şeyden önce de gidişatta parende atlamak ve adını çekinmeden, bizzat koymaktır.
Bu ilan, toplumsal gericilik birikiminin histerik bir şekilde kışkırtılması ve aslında gerekirse gerici bir iç savaş da göze alınarak sürekli canlı tutulmasıyla içiçe geçerek sürdürülüyor. Beşiktaş’taki TAK eyleminden sonra ortaya çıkan manzara, yazılıp-çizilenler, çekilen nutuklarda söylenenler bu gidişatın bir iç savaşa doğru evrildiğini gösteriyor. Dün bu bir olasılıktı fakat bugün artık olasılıklar içinde en güçlü olanıdır.
Müstakbel “partili cumhurbaşkanının” muhtarlara çektiği tirat böyle bir iç savaşın direktifidir. Kürt halkına ve tüm direniş dinamiklerine karşı Anayasal yetkisini kullandığını iddia ederek “seferberlik” emri veren Erdoğan, “kurşunun-bombanın adres tanımadığından”, “göz çıkarmaktan”, “Sevr’e karşı seferberlikten”, “ihbarcılıktan” oluşan bir kavramlar setiyle kendi kitlesini kontralaşmış, paramiliterleşmiş bir tarzda sokağa çağırdı.
Yeni dönemin, “kurşunun-bombanın adres tanımadığı” suikastler, Alevilere-Kürt halkına dönük paramiliter saldırılar, tüm muhalefet dinamiklerine karşı devletin kiralık katilleri-mahkemeleri-zindancıları tarafından uygulanan terör dışında kontralaşmış bu kitle gücü üzerinden gerçekleşecek saldırılar temelinde şekillenmesi planlanıyor. Açıkça ilan edilen o faşist Anayasa taslağının ruhu da söylenenler de bunun ifadesidir.
Derin bir ekonomik krizle sarsılan, Halep hayali kursağında kalmışken en azından Bab üzerinden bölgede konum kazanma arayışıyla Kürt düşmanlığını iç içe geçiren rejimin bu süreçte yapmayacağı şey yoktur. Tüm muhalefet dinamiklerinin bunu görmesi ve buna karşı hazırlık yapması kaçınılmazdır.
Unutulmamalıdır ki, tarih sadece egemenlerin planlarıyla ilerlemiyor; bu eşyanın tabiatına aykırıdır. O egemenlerin her hamlesi karşıtını da yaratıyor. Mesele o “karşıtı”, toplumsal hayatın içinden yakalayacak bir uyanıklık, dinamizm ve kuruculukla hareket edip etmediğimizde, bu iradeyi gösterip gösteremediğimizde.
[Alınteri'nin baskıdaki 15 Aralık tarihli sayısının başyazısıdır]