MHP: Bir gönüllü erime hali

Irkçılığın-kafatasçılığın en seçkin temsilcisi MHP, adeta yok oluşa doğru gidiyor

GÜNCEL
Cumartesi, 17 Aralık 2016 (9 yıl 4 ay önce)

Hejar Baran



 



Kafatasçı ırkçılığın temsilcisi MHP, adeta yok oluşa gidiyor.



 



Bir biçimin miadını doldurmuş olmasının kabulü temelinde gerçekleşen gönüllü bir “yok oluş” bu… Özün başka bir biçim içine taşınarak, o başka biçim içindeki başka özlerle kaynaşıp daha kullanışlı hale gelmesinin, deyim yerindeyse güncellenmesinin hedeflendiği bir “yok oluş”… Esas kaygı, başka bir bünyeyle kaynaşmak şeklinde de olsa kapitalist devletin-sistemin paramiliter güvencesi olan bu aracın sürekliliğinin sağlanmasıdır. Bugünün koşullarında “fikrini güncel ihtiyaçlara da uyarlayarak iktidara taşıyacak” bir sürekliliğin yakalanmasıdır.



 



Türkiye’deki tarihsel gericilik birikimini de arkasına alarak kurulduğu ‘60’lı yıllardan itibaren MHP, emperyalist kapitalizme bağımlı Türkiye’de hem tekelci burjuvazi ve devletinin bekçisi hem de emperyalist sistemin savaşçısı olarak tasarlanmıştır. Bir NATO-CIA planı olarak dünyaya geldiği o zamanlardaki misyonu, “komünizm tehlikesine” karşı tarihsel gericilik birikimini örgütlü bir toplumsal güce dönüştürmek ve bu gücü paramiliter bir savaşın aktif askeri haline getirmektir.



 



Onun ırkçılığı bile Hitler ve Mussolini örneklerinden esinlenerek tarihin en arkaik dehlizlerinden devşirilmiş sembollerle içeriklendirilmiştir. Irkın seçkinliğinin “kanıtlandığı” menkıbelerle ruh kazanan MHP, o zamanın koşullarında yükselen halk hareketine ve bu hareketin esinlendiği sosyalist- antiemperyalist halkçılığa karşı silahlanmış bir toplumsal gericiliğin ifadesiydi.



 



Sistemin bekası için silah sıkanlardan oluşan bu karanlık güç, devir değişip de tehlikeler farklılaştıkça kendisini buna uyarlayarak sürekliliğini sağladı. 12 Eylül’de toplumun desteğini almak için bilinçli olarak “kurban” edilse bile onun sadece ideolojik değil fiziki varlığı da burjuvazi açısından ‘vazgeçilmezler’ arasında yer almayı sürdürdü.



 



Nitekim pratik de böyle oldu. MHP, burjuvazi ve devletinin sıkıştığı her kesitte hızla imdadına yetişen can simitlerinin başında geldi. Binlerce kadrosu, Kürt özgürlük savaşı ve ‘90’larda yükselişe geçen komünist-devrimci harekete karşı savaşan devletin kiralık silahlı gücüne ya da kontrgerilla örgütünün omurgasına yerleştiler. Parti olarak aldıkları oy oranı belirli bir seviyede kalsa da bu dönem boyunca Ergenekon’la da içiçe geçerek devletin beynine, vurucu gücü olan amiral gemisine oturdular.



 



AKP’li yıllarda rejim içi krizin aşılması için gerçekleşen ittifakta (Cemaat’le oluşan iktidar bloku) yer almayan MHP, bu ittifakın çıkar çatışmaları temelinde bozulduğu hatta düşmanlık düzeyine ulaşarak devletin varlığını sorgulatır hale geldiği noktada ortaya çıkan enkazın temizlenmesi için o tarihsel misyonuna uygun olarak orta sahaya indi yeniden…



 



Parti olarak erimesi, oy oranlarının küçülmesi bu noktada tali kaldı; aslolana, o tarihsel rolüne uygun olana koştu. Çünkü Ortadoğu’da bir kaos hali, bu kaos içinde Kürt halkının Rojava özgülünde yakaladığı avantajın diğer parçalarda da esinleyici bir etki yaratması, Gezi’den sonra Haziran seçimlerinde HDP’nin arkasında toplanan toplumsal gücün azımsanmayacak bir tehlikeyi imlemesi ve tüm bunların devlet içindeki çatlakların derinleşmesiyle eşgüdümlü olarak daha ciddi tehlikeler olarak varlığını hissettirmesi sözkonusuydu.



 



15 Temmuz darbesinden sonra ise MHP, kendi içindeki çözülmenin yarattığı çöküntü ve devletin-sistemin bekası için iliklerine işlemiş reflekslerle AKP’nin içinde erimeye gönüllü oldu. Çünkü bu erimenin yok olmak değil, daha büyük bir gövdenin içinde hercümerç olarak yeniden doğmak anlamına geldiğini bilerek, bunun güvenini duyarak hareket etti.



 



15 Temmuz sonrası ‘devlet’ namına yaşanan enkazın kaldırılması için gövdesinin kalan kısmıyla (büyük bir kısmı çözülmüştü zira) işin içine daldı. AKP’ye verdiği desteğin aynı zamanda sistemin kendisine ve geleceğine verdiği destek olduğu bilinci bu cansiperane duruşta belirleyiciyken, elbette bunu tümüyle karşılık beklemeksizin de yapmadı. Oluşturulacak başkanlık sisteminin bir ayağının hem de en önemli ayağının kendi denetiminde olması gibi bir kazanım pahasına yaptı aynı zamanda. Ergenekon-MHP-AKP ittifakı temelinde şekillenen bu faşist iktidar blokunda yeni tipte kontrgerilla gücünün, polis örgütü ve istihbarat ağının denetiminin kendisine verilmesi gibi bir pazarlık olduğu anlaşılıyor bunun.



 



Neoliberal saldırganlığın miladı olarak da tanımlayabileceğimiz 12 Eylül darbesiyle girişilen sürecin şimdi bu çok katmanlı kriz koşullarında başkanlık sistemiyle tahkim edilmesinin en önemli moral-siyasal-kültürel destekçisi olan MHP, yeni tipte faşistleşmenin hem kaybedeni (fiziki erime ve çözülmesiyle) ama hem de pekçok açıdan kazananı olarak işini yapıyor kısaca.



 



AKP milletvekili Şamil Tayyar gibi bir andavalın ortaya çıkıp, “Derin devlet kötü bir şey değil. Türkiye gibi bu zor coğrafyada bir ülkenin mutlaka derin devletinin olması lazımdır. Kendi küllerinden kendini oluşturan bir devlet anlayışını ifade eder bu. Ama maalesef derin devleti ele geçiren bürokratik oligarşi, bunu kendi iktidarının aracı olarak gördü. Şimdi diyoruz ki; Türkiye’de yeni bir derin devlet oluşturulacak. Bunlar milletten emir alacak” demesi boşuna değildir. Kapalı kapılar arkasında dönen pazarlıklarda SADAT’a, MHP’ye ve cihatçı çetelerin çeşitli bölüklerine havale edildiği belli olan bu derin devletin dümeninde MHP ve kadrolarının oturacağından şüpheniz olmasın.



 



O açıdan da MHP’nin AKP’yle dansını sanki “kirli çamaşırlarının gizlenmesi” ya da erimesinin durdurulması karşılığında yapılan bir dans olarak değil, rejimin kıyamet senaryolarını bizzat kendi aktörlerince dile getirildiği bir savaş ve kaos iklimine hazırlıkta en faşist güçlerin gönüllü birlikteliği olarak okumak ve hazırlığı-tutumu da buna göre belirleyip yapmak şarttır.



 



[Alınteri'nin 15 Aralık tarihli 5. sayısından alınmıştır]