19 Aralık yas günü değil, direnme ruhunun kuşanıldığı bir silkinme ve tazelenme günü olarak karşılanmalıdır
Türkiye’nin cumhuriyet tarihinde, devlet tarafından kışkırtılıp gerçekleştirilmiş siyasi cinayet ve katliam yaşanmamış tek bir ay -muhtemelen tek bir hafta- bile bulamazsınız.
Yalnız bazı aylar diğerlerinden toplumsal bellekte en fazla iz bırakanların o ay yaşanmış olmasıyla ayrılır. Örneğin Kızıldere (1972), İstanbul Üniversitesi (1978) ve Gazi-Ümraniye Katliamları’nın (1996) yaşandığı Mart ayı böyle ‘özel’ aylardan biridir.
Aralık dendiğinde ise akıllara hemen 1978’deki Maraş Katliamı ile cezaevlerinde girişilen 19 Aralık (2000) katliamı gelir.
19 Aralık Katliamı, hücre tipi (F tipi) cezaevleri düzenine geçiş amacıyla siyasi tutsakların bulunduğu 22 cezaevine aynı gün-aynı saatlerde (sabah saat 05:00 suları) girişilen bir askeri operasyondur. Faşizmin gaddarlığı kadar ikiyüzlülüğünü de yansıtan bir alçaklıkla “Hayata Dönüş” operasyonu olarak adlandırılan bu saldırı sırasında değişik cezaevlerinden toplam yirmi dokuz devrimci tutsak, kullanılan fosfor bombaları sonucu yanarak, kurşunlanarak ya da operasyona engel olma düşüncesiyle bedenini tutuşturarak ölümsüzleşmiştir. Yüzlercesi ise yaralanmış ve bunların çoğu sakat kalmıştır.
Faşizmin 19 Aralık saldırısını -daha doğrusu onu da içerecek şekilde F tipi saldırısını-, ‘cezaevlerine yönelik bir saldırı ve buna karşı devrimci direniş’ sınırları içinde ele alıp değerlendirmek o günden beri süregelen sığ bir yaklaşımdır.
O günlerde bu sığlık, dışarda devrimci tutsakların o tarihsel direnişine verilmesi gereken desteklerin zayıf ve yetersiz kalmasına neden olurken; direniş cephesinde de, cesaret ve fedakarlıkta sınır tanımayan o görkemli direnişin, ödenen bedellerin onca ağırlığına karşın üzerini hiçbir demagojinin örtemeyeceği kadar açık nesnel bir yenilgiyle sonuçlanmasına sebep olan bir dizi stratejik hataya kaynaklık etmiştir.
Görünür gerekçesini ve ilk ağızdaki hedefini cezaevleri ve cezaevlerindeki devrimci tutsaklar oluştursa da faşizmin F tipi saldırısının asıl amacı, -TİKB tutsaklarının daha o zaman yaptıkları tanımla- “yaşamın hücreleştirilmesiydi”. Bunu başarabilmek için, 12 Eylül yenilgisi ve arkasından gelen tasfiyecilik dalgaları nedeniyle zaten bütünüyle giderilememiş olan ‘devrimci öncülük ve önderlik’ boşluğunu derinleştirmenin yanında devlet teröründen korku ve teslimiyet eğilimlerini körükleyecek bir ‘şok’ yaratmak hedeflendi.

Katliamın siyasi sorumlusu dönemin başbakanı Ecevit’in, “cezaevlerinde F tipi düzenine geçemezsek IMF programlarını uygulayamayız” sözü, saldırının nedeni ve arkasında yatan amacın yorum gerektirmeyecek kadar açık itirafıdır.
Sonrasında yaşadığımız somut sonuçların ışığında gerçeklerin gözüne bakmaktan korkmayan nesnel bir değerlendirme yapacak olursak, faşizmin 19 Aralık Katliamı ve arkasından yaşama geçirdiği F tipi saldırısıyla hedeflediği sonuçlara ulaşamadığını maalesef söyleyemeyiz!.. Bunun önünü almak için sergilenen direnişin görkemi, bu gerçeğin -ve buna yol açan nedenlerin- üzerini örtmekte kullanılan bir kılıf haline getirilmemelidir!
Örneğin, ona bile güçlü bir tepkinin gösterilemediği 19 Aralık Katliamı sonrasında bırakalım kitleleri, devrimci örgütlerin çeperindeki güçler hatta kadroları arasında bile “F tiplerine düşme” korkusunun etkin ve egemen hale gelmediği söylenebilir mi?.. 2000’lerin başında yeni bir tasfiyecilik dalgasının kabarışıyla bu korku arasında dolaysız bir bağ yok mudur?.. TDH’nin tek tek bütün bileşenleri, 19 Aralık Katliamı ve ÖO Direnişi sürecinde uğradıkları deneyimli kadro ve güç kayıplarının doğurduğu boşlukları bugüne kadar doldurabilmişler midir?.. Aradan bunca yıl geçtiği halde devrimci radikal örgütlerin kendi çizgileri ve eylem anlayışları doğrultusunda bugün sergileyebildikleri pratiğin 1990’ların dahi yanına yaklaşamayışı sadece “nesnel koşullarından farkından” mi kaynaklanmaktadır?..
Daha sorulacak –ve tarihin yanıt beklediği- çok soru var. Fakat bunların varlığı –ve yanıtlarının acılığı- faşizmin F tipi saldırısına karşın direnişin haklılığını ve devrimci karakterini ortadan kaldırmaz, onun tarihsel anlam ve değerini küçültmez!.. Cezaevlerini de sınıf mücadelesinin bir cephesi olarak değil “yatılı okul” olarak gören teslimiyetçilik ya da her yenilgi sonrası pişmanlık gösterip “silaha sarılmamalıydık” diyen döneklik teorilerine haklılık ve geçerlilik kazandırmaz!.. Faşizmin “hücre tipi” saldırısına ve 19 Aralık operasyonuna direnilmeden teslim olunsaydı eğer, can kaybı ve yaralanmaların sayısı düşük olurdu kuşkusuz ama moral, itibar, özgüven ve özsaygı yönlerinden uğranılan kayıplar kesinlikle çok daha ağır olurdu. O yolu tutanların şahsında hayat bunu da kanıtladı zaten.

Sonuç olarak 19 Aralık, sadece Türkiye devrimci solu açısından değil Türkiye’nin siyasal-toplumsal tarihi açısından da bir ‘kırılma noktası’dır. O vahşi katliam ve arkasından yaşama geçirilen F tiplerine karşı direniş sürecinde Türkiye devrimci hareketi, 12 Eylül yenilgisi sonrasında biriktirebildiği devrimci bir kadro kuşağını yitirirken meydan neoliberalizmin ideolojik yörüngesine girmiş “2. Cumhuriyetçi” liberalizmin değişik tur ve biçimlerine kalmıştır. Devrimci radikal kanadı kırılmış sol muhalefetten arındırılmış bu ‘dikensiz gül bahçesi’nin üstüne bir de Cumhuriyet tarihinin en ağır krizlerinden biri olan 2001 krizi gelince, 2002 seçimlerinde kimsenin beklemediği bir seçim başarısı elde ederek işbaşına gelen AKP iktidarına giden yol açılmıştır. Bu anlamda, 28 Şubat-19 Aralık Katliamı-2001 Krizi aynı zincirin birbirini tamamlayan üç kilit halkasıdır.
F tipleri saldırısı gündeme geldiğinde dile getirilen bunun asıl hedef ve amacının toplumsal yaşamın hücreleştirilmesi olduğu tespiti bugün acı bir gerçek olarak karşımızdadır ve bu ‘hücreleştirme’ saldırısı her geçen gün katmerlenerek sürüyor. Buna karşı tutulması gereken yol ise, 19 Aralık Katliamı sırasında ve sonrasında tutsaklık koşullarında dahi diz çökmeyenlerin tuttuğu direniş yoludur.
Bu anlamda 19 Aralık, bir yas günü olarak değil, en elverişsiz koşullarda dahi direnme ruhunun kuşanıldığı bir silkinme ve tazelenme günü olarak karşılanmalıdır!…