2016'dan 2017'ye

Bütün hüner 2016'ya damgasını vuran iç karartıcı nedenlerin bağrında yatan dinamiklerin görülüp yakalanmasında

Pazartesi, 2 Ocak 2017 (9 yıl 3 ay önce)

2016, hatırlamak dahi istemeyeceğimiz kanlı ve karanlık bir yıl olarak geçti. Dünyada da coğrafyamızda da ezilen emekçi yığınlara büyük acılar yaşattı, karamsarlık, korku ve umutsuzluktan başka bir şey vermedi.



 



“2016 neleri hatırlatıyor, belleğimizde hangi izleri bıraktı” diye bir soru sorulacak olsa şayet, yanıt olarak ilk anda neler gelir aklınıza?..



 



İnsanlığını kaybetmemiş bilinçlerin aklına öncelikle Kürt illerinde yürütülen kanlı kırım operasyonları, yakılıp-yıkılan kentler, 7’den 70’e kurşunlanan siviller, bodrumlarda alçakça yakılan yaralılar, ölülere bile hayvanca eziyet eden dizginsiz bir vahşet, aylarca giremediği sokakların duvarlarında ve evlerin yatak odalarında kendini kusan aşağılık bir ırkçı nefret, kısacası insanlığın yerlerde sürünmesi gelir herhalde…



 



Muhtemelen kadına yönelik şiddet ve gerici saldırılardaki patlama, kadın cinayetlerinin rekor sayılara ulaşması (toplam 285) bunu izler…



 



Ensar gibi dinci vakıf ve yurtlarda, ilk ve ortaokullarda birbiri ardına patlak veren cinsel saldırı ve tecavüz olaylarını hatırlarsınız mideniz bulanarak…



 



Çoğu kez ilerici güçlerin dahi gündemine girmeyen, “olağan bir durum” olarak adeta kanıksanmış bir kapitalizm gerçeği olarak iş cinayetlerinde her gün neredeyse 6 işçinin hayatını kaybetmesi gerçeğinin üzerinden, en azından toplam sayının korkunçluğu nedeniyle (2016′da1929 işçi) isteseniz de atlayamazsınız…



 



Cerattepe Direnişi ye da tecavüze uğrayan kadınları tecavüzcüleriyle evlenmeye zorlayan ahlaksız yasanın OHAL-BUHAL takmayan kadın hareketi tarafından geri püskürtülmesi gibi moral ve cesaret veren gelişmeleri anımsayarak arada soluklansanız dahi yıllarca birbirleriyle koalisyon halinde hüküm süren Tayyip Erdoğan’ın AKP çetesiyle Gülen cemaati arasındaki iktidar savaşından kaynaklanan it dalaşının yaşandığı 15 Temmuz sonrası karabasan gibi çöker üzerinize.



 



“Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirilen karşı darbe sürecinde 116 bin kişinin işinden atılıp düpedüz açlığa terkedilmesi mi dersiniz yaklaşık 40 bin kişinin gözaltına alınması mı; TBMM’nin 3. büyük partisinin eşbaşkanları ve milletvekilerinden belediye başkanlarına, Kürtlere sembolik bir dayanışma gösteren aydınlardan “Sarayın sesi” olma onursuzluğuna teslim olmayan 143 gazetecinin gözdağı amacıyla cezaevlerine tıkılmasına kadar herbiri birbirinden “kalleş” saldırı ve insan hakları ihlalinin yarattığı karamsarlık sökün eder herhalde bu başlık altında zihninize…



 



Dünyadaki manzara da bundan farklı değil!.. 



 



“2016 dünyada nasıl geçti” diye soracak olsanız kendinize, Suriye’deki emperyalist vekalet savaşı ve onun zincirleme sonuçları gelir akla ilk olarak herhalde.



 



Suriye gibi insanlığın vicdanını kanatan kan deryaları yanında milyonlarca insanı yerinden yurdundan edip ‘göçmen’ konumuna düşüren diğer gerici iç savaşlar (Irak, Yemen, Mali, Çad, Libya, Afganistan…), emperyalist rekabetteki keskinleşme, insanlığın 3. kez emperyalist bir paylaşım savaşıyla karşılaşma tehlikesinin büyümesi, ırkçılığın ve faşist hareketlerin güçlenmesi birbirlerini doğurup besleyen gelişmeler olarak çıkarlar karşımıza.



 



2016 yılında sadece Akdeniz’i geçmeye çalışırken boğulan mültecilerin sayısı 5 bini geçti. Yani günde ortalama 14 kişi Akdeniz’de boğularak öldü. Binlerce göçmenin, ülkelerini viraneye çeviren savaşların, iliğini kemiğini sömürerek kurutan emperyalist sömürünün yol açtığı yıkımların sonucu olarak düştükleri Avrupa yollarında boğularak ölmesi; Trump gibi ne yapacağı belli olmayan dengesiz bir gerzeğin ABD gibi süper bir gücün başına geçmesi; ABD dışında Macaristan’dan Filipinler’e, Hindistan’dan Ukrayna’ya kadar dünyanın dört bir yanında herbiri birbirinden dengesiz milliyetçi faşist diktatörlerin iktidarda olması yetmezmiş gibi Fransa, Hollanda, Avusturya, Almanya gibi emperyalist metropollerde bunlara yenilerinin eklenmesi olasılığının güçlülüğü; birbirleriyle hegemonya rekabeti içindeki emperyalist güçler arasında Irak, Suriye, Yemen, Libya, Çad, Ukrayna ya da Afganistan örneklerindeki gibi bugüne kadar “vekalet savaşları” biçiminde süren savaşların Güney Çin Denizi’nde olduğu gibi giderek doğrudan sürtüşmeler biçimini alması ya da İngiltere’nin Brexit kararında olduğu gibi geleneksel emperyalist kamp ve bloklaşmalar içinde de çözülmeler ve yeni denge arayışlarının artması 2016’nın dünyada nasıl geçtiğini gösteren çizgiler olarak öne çıkarlar.



 



İşin kötüsü 2016, bu iç karartıcı karanlık tabloyu 2017’ye devrediyor.



 



Her yeni yıl, ‘yeni bir başlangıç’ olarak görülür. ‘Umut’ ile karşılanır. Gel gör ki, 2016’da yaşayıp tanık olduklarımızdan sonra aklı başında olan hiç kimse 2017 hakkında da fazla iyimser ve umutlu olamıyor.



 



Fakat umut bizzat 2016’ya damgasını vurup şimdi de 2017’ye devreden bu iç karartıcı tabloyu yaratan nedenlerin bağrında yatıyor. Bütün hüner bunların yakalanıp görülebilmesinde…



 



Sahi, 2016 neden bu kadar boğucu ve korkutucu bir yıl olarak geçti? Dünyanın çivisi neden bu denli çıktı? Türkiye somutunda her gün yaşadığımız bir gerçeklik olarak daha önce “bu kadarı olmaz” dediğimiz şeyler bile neden ve nasıl bu kadar ‘olağanlaştı’?..



 



Bu sorunun yanıtı bir sistemin iflasında yatıyor: Burjuvazi ve onun ideolojik yörüngesine giren liberal ahmaklar tarafından “tarihin sonu” ya da “daha en az 30-40 yıl sürecek bir istikrar döneminin açılışı” olarak görülen neoliberal model bir bütün olarak iflas etti. Üstelik bu öyle bir iflas ki, para sermayenin açgözlülüğü önündeki engellerin kaldırılmasını esas alan bir birikim modelinin sadece ekonomik açıdan değil, siyasal ve ideolojik yönlerden de eski etki ve çekiciliğini kaybederek duvara toslamasıyla karakterize olan genel bir sistem krizi. 



 



Şimdi tıkanmış olan neoliberal modelin zaten kapitalist sistemin yapısal genel bunalımını ötelemek amacıyla 1970’lerin sonunda sarılınan bir “can simidi” olduğu düşünülecek olursa, krizin büyüklük ve derinliği daha net görülür. 



 



Neoliberal modelin çöküşüyle birlikte bir kez daha iflas eden kapitalist emperyalizm ve burjuvazinin sınıfsal egemenliğidir gerçekte. Bunların insanlığa acı ve gözyaşı, bitmek bilmeyen irili ufaklı savaşlar ve kan banyoları, gün geçtikçe daha fazla pervasızlaşan sömürü ve devlet terörü dışında verecek bir şeyinin kalmadığını gerçeğinin kendini bir kez daha göstermesidir. 



 



2016’da yaşadıklarımızın “olağanüstülüğü”, tarihin bu evresinin kısaca özetlemeye çalıştığımız bu olağanüstülüğünden kaynaklanan bir sonuçtur.



 



Peki umut bunun neresinde denecek olursa, işte bu gerçeğin kendisindedir!.. Öncelikle bunun görülmesinde, bilince çıkarılmasındadır!… Yaşadıklarımızın iç karartıcılığına ve korkutuculuğuna takılıp kalmadan, an’ın görüngülerine kapılıp teslim olmadan görünenlerin temelinde yatan dip akıntılarını görüp yakalayabilme becerisindedir! Çünkü tarihin akışını belirleyecek olan nihai dinamik(ler) orada saklıdır.



 



Yalnız bu dinamik, sadece tarihsel bakımdan ömrünü tamamlamış bir sistemin eninde sonunda yok olmaya mahkum olmasından ibaret, salt bu bilimsel gerçekten ibaret değildir!.. Ne kadar ağır ve derin olursa olsun hiçbir kriz, emperyalist kapitalizmin ve burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün sonunu kendi kendine getirmez!.. Proletaryanın devrimci önderlerinin altını ısrarla çizdikleri gibi, “eğer onu zorlayıp iyice köşeye sıkıştıran bir güç devreye girmezse, burjuvazinin üstesinden gelemeyeceği kriz yoktur!”.



 



Bu noktada, literatürde “öznel faktör” olarak tanımlanan sonucu tayin edici güç ihtiyacı kendini gösterir.



 



Devreye girmesi gereken bu tayin edici güç, iflas etmiş bir sistem olarak kapitalizmi tamamen mezara gömme yeteneği ve kararlılığına sahip yegane sınıfı oluşturan işçi sınıfının ve kurtuluşlarının devrimci sosyalizm çizgisinde onunla ittifaktan geçtiğinin bilincine varmış olan emekçi yığınların direnişi ve isyanıdır!..



 



2016’nın bu denli karanlık geçmiş olması gibi 2017 konusundaki karamsarlıkların kaynağında da bu etkenin ortada görünmemesi, henüz çok zayıf ve cılız oluşu gelmektedir. 



 



Fakat bu ‘giderilebilir’ bir eksikliktir. Öznel etkendeki bu tayin edici zayıflığın giderilmesi tamamen bizim ellerimizdedir! Yani sınıf bilinçli işçilerin, emekçilerin, kent yoksullarının, ilerici aydınların, gençlerin, kadınların, ezilen halkların ellerindedir!.. 



 



Bu anlamda umut bizim ellerimizdedir! Umut bizizdir!..



 



2017’de belki de katlanarak büyüyecek yeni acılara, alçakça saldırı ve ihanetlere hazırlıklı olma gerçekçiliğini elden bırakıp altı boş bir iyimserliğe kaptırmayalım kendimizi ancak nihai sonucun bize bağlı ve ellerimizde olduğu temel gerçeğini de akılda tutarak umudu kuşanalım!..



 



[Alınteri'nin baskıdaki  3 Ocak 2017 tarihli sayısından alınmıştır]