Meselenin temelinde, Kürtlerin kendi meşru talepleri uğruna bağımsız politika yapma haklarını tanıyıp tanımamak yatıyor
A. Can
Kürt ulusal sorununu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan özgünlüklerin başında parçalanmış bir ulus gerçekliği gelir.
Bu nedenle Kürt ulusal özgürlük mücadelesi, sadece belirli bir devletin sınırları içinde cereyan eden bir mücadele değildir. Uğradığı tarihsel haksızlıklar sonucu 4 parçaya bölünmüş olan bir ulusun mücadelesidir; dolayısıyla her parçadaki mücadelenin gelişimi, şu ya da bu ölçüde ama mutlaka diğer parçalarla da ilişkili, onlarla etkileşim halindedir.
Bu ilişki hem Kürt ulusal gerçekliğinden kaynaklanan ‘doğal bir sonuç’tur hem de aynı gerçekliğin dayattığı bir ‘zorunluluk’tur. Başka bir anlatımla, Kürdistan’ın bölünmüş parçaları arasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal etkileşim ve ilişki ne kişilerin, partilerin, örgütlerin istek ve iradelerine bağlıdır ne de onların seçimlerinden kaynaklanan bir ‘keyif ve tercih’ konusu olarak görülebilir.
Gel gör ki Türkiye sol hareketinin birçok bileşeni, Kürt sorunu ve özgürlük mücadelesinin bu ‘bileşik/bölgesel’ karakterini gözden kaçıran bir darlıktan muzdariptir. Geçmişte daha çok belirli kalıpları anlamadan tekrarlamaya dayalı teorik gerilik ve düşünce tembelliğinden kaynaklanan bu sığlık, bugün asıl olarak Kemalist milliyetçilikten beslenen Kürt düşmanı sosyal şovenizmin kılıfı olarak karşımıza çıkmakta.
Ortadoğu’da sınırlar çizilirken varlığı dahi dikkate alınmamakla kalmayıp Irak ve Suriye gibi ikisi sun’i olarak icat edilmiş 4 devlet arasında parçalanan Kürtler, 100 yıl sonra ortaya çıkan tarihsel koşulları akılcı olduğu kadar yeni bedeller ödemeyi göze alan militan politikalarla değerlendirerek bir statü sahibi olma şansını yakalamış durumdalar. Dişle tırnakla kazınarak ele geçirilen bu tarihsel fırsatın mızrak başını bugün Rojava Devrimi oluşturuyor.
Suriye’nin yıkımına yol açan gerici iç savaşı ne Kürtler kışkırttı ne de Kürtler başlattı. Ama Kürtler bu süreçte akıllı bir strateji izlediler; emperyalistler ve bölge gericilikleri tarafından kışkırtılan fakat Esad diktatörlüğünün de çanak tuttuğu iç savaşın yarattığı kaos ortamında izledikleri tamamen haklı, meşru ve şu ana kadar da öz olarak devrimci strateji sayesinde önemli bir siyasal ve askeri güç olarak öne çıktılar.
Sadece kendi gelecekleri açısından değil Suriye ve diğer bölge halklarının geleceği açısından da örnek oluşturacak ilerici bir sosyal-siyasal model yarattılar. İnsanların kafasını kesen, kadınları cariye haline getirip köle pazarlarında satışa çıkaran, “şeriat hukuku” olarak Ortaçağa özgü bütün karanlık düşünce ve uygulamaları hortlatan IŞİD ve farklı tonlardaki benzerlerinin karşısında kadınıyla erkeğiyle cephede yiğitçe dövüşmekle kalmayıp farklı inançlar, etnik ve cinsel kimlikler arasında hiçbir ayrım yapmayan eşitlikçi bir sosyal ve siyasal yaşam inşasıyla da herkesten önce dünya kamuoyunun büyük sempatisini ve saygısını kazandılar.
Bu sempati, Kobane Direnişi’nin görkeminden etkilenerek patlama yaptı. Ve emperyalist hükümetler üzerinde bile öyle bir basınç yarattı ki, Suriye ve Irak ordularının kaçarken bıraktıkları tankların, füzelerin, ağır silahların yanı sıra Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın sınırsız desteğini arkasına alarak saldıran IŞİD çetelerine sadece tüfekle ve yürekle karşı koyan Kobane direnişini tıpkı Tayyip Erdoğan gibi haftalarca seyreden emperyalist ülkeler nihayet sınırlı bir hava desteği verme mecburiyetini duydular.
Kobane Direnişi ve arkasından geliştirdikleri askeri hamlelerle Kürtler, Suriye’de askeri bakımdan da çok diri ve etkili bir güç oldukları gerçeğini dünyanın gözlerine soktular. Öyle ki, Rusya doğrudan devreye girene kadar Şam-Lazkiye- Hama üçgenini savunmakta dahi zorlanan yorgun ve moralsiz Suriye ordusu ya da Musul’u ve Şengal’i bile tek kurşun atmadan IŞİD çetelerine teslim eden Irak Ordusu ve Barzani peşmergelerinin pejmürdeliğiyle kıyaslandığında IŞİD ve diğer dinci çeteler karşısında sahada en etkili savaşı yürütenler yine Kürtlerdi.

Tabii ki bu bala üşüşen sinekler de çok oldu. Sahada dayanacak bir ortak arayışı içinde olan ABD bunların başında geliyordu. Fakat Rusya-İran blokuyla kimi taktik konularda Esad rejimi de bugüne kadar Kürtlerle arayı iyi tutmayı esas aldılar.
Yazımızın girişinde sözünü ettiğimiz özünde küçük burjuva Türk milliyetçisi “sol” maskeli Kemalistlerin bu ikincilerle kurulan ilişkilere bir itirazları yok zaten. Çünkü 1960’ların başından beri Kürtlere nüfus kağıdı dahi vermeye yanaşmayan Esad rejimi onların gözünde hala “ilericiliğin” temsilcisi “müttefik” güç. Rusya ise dil ucuyla dahi toz kondurmadıkları, “ne de olsa eski sosyalist” gözüyle baktıkları “büyük ağabey”.
Bu kafada olanlar, Kürtlerin, Suriye ve Ortadoğu genelinde farklı emperyal hesaplarla hareket eden bu blokla ilişki kurmalarını eleştirmiyorlar. Ama Kürtler, Cenevre görüşmelerine katılmalarının engellenmesi dahil daha şimdiden kendilerine açıktan kazık atmaya başlayan bu cepheyle olduğu gibi ABD ile de tümüyle taktik çıkarlara dayalı kimi ilişkiler kurdukları gerekçesiyle bir de bunların ‘bombardımanı altında’.
Neymiş efendim, “Amerikan bombalarıyla kurtulacağına keşke Kobane düşseymiş”, “Kürtler hem devrimi hem de Suriye’yi satmışlar”, “ Kürtler zaten ABD ve İsrail’in ‘büyük Kürdistan’ planlarının maşasıymışlar”, “IŞİD gibi Kürtlerin de Türkiye’nin bütünüyle, yani memleket gündemiyle bir alakaları yokmuş. İkisinin de Türkiye’deki eylemlerine Suriye savaşı yön vermekteymiş”, vb, vb.
Bunlar, şu günlerde kendisini –tıpkı Doğu Perinçek alçağı gibi- “anti emperyalist” bir görünüm altında kuşan küçük burjuva milliyetçi Kemalist sosyal şoven hezeyanların en ‘edepli’ ifadeleri. Bunlar gibi genlerine işlemiş Kürt düşmanlığını çok daha alçakça iftiralarla kusanlar da var.

Çoğu hala “sosyalist” geçinen bu maskeli Perinçekler’e soracak olsanız, Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı sürerken sırf karşısındaki cepheyi çatlatıp düşmanlarını daraltmak için Fransızlarla yaptığı 1921 antlaşmasını –içerdiği ayrıcalık tavizlerine rağmen- “çok akıllı bir politik-askeri hamle” olarak hararetle savunurlar. Ya da Stalin yoldaşın, Batılı emperyalistlerin Hitler saldırganlığını SSCB’ye yöneltmeyi amaçlayan Münih ihanet anlaşmasını boşa düşürüp savaş hazırlıkları için zaman kazanma amacıyla Almanya’yla yaptığı “saldırmazlık antlaşması”nı doğru görürler. Ama Kürtler yer yer ölçünün kaçırıldığı izlenimi yaratan kimi görüntülere ya da soru işaretlerine karşın taktik ihtiyaçlar temelinde girildiği belirgin ve ortada olan kimi manevralar yapıyorlar diye topa tutulmaktalar.
Bu “rahatsızlığın” gerisinde Türk milliyetçiliğinin refleksleri yatmakta. O çok “düşman” olunan Tayyip Erdoğan’la bunlar bu konuda aynı kafadadırlar. Aralarındaki diğer farklılık hatta ‘düşmanlıklara’ karşın her iki kesim de “Kürt anasını görmesin” anlayışında birleşmekteler.
Kürt özgürlük hareketinin kimi yetersizlik ve yanlışları, ortaya çıkan kimi boşluklar, özellikle Rojava’da ABD ile kurulan ilişkiler sırasında çizilen kimi zigzaglar bunların eline koz veriyor. Bu noktalarda elbette uyarıcı ve eleştirel olmak gerekiyor. Fakat bu eleştirelliğin tutarlı, samimi ve dostça olabilmesi için, herşeyden önce Kürtlerin de meşru ulusal hak ve özlemleri doğrultusunda bağımsız politika yapabilme hakkına (ve yeteneğine) sahip oldukları temel gerçeğini görmek ve buna saygı göstermek gerekiyor.

Kürt hareketinin bıraktığı boşluklar, emperyalist güçlerin her biriyle girilen ilişkiler sırasında ilkesel kimi esasların pratikte ne kadar gözetildiği gibi konular ayrıca ele alınmayı gerektiriyor. Ayrıca konunun bu yönü sadece tek bir boyuttan ve bütünüyle olumsuzluklardan da ibaret değil.
Yalnız şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, Kürdistan’ın herhangi bir parçasında mücadelenin örgütlenip yürütülmesi sırasında bütünün ve tarihsel çıkarların da gözetilerek hareket edilmesi sorumluluğu kimi zaman sonuç almaya en yakın olunan parçaya kilitlenme nedeniyle –özellikle diğer parçalarda- tam tersi sonuçlara yol açabiliyor. Parça-bütün ilişkisinin kuruluşu sırasında farklı parçalardaki gelişmenin eşitsizliği, somut koşullar ve dengeler arasındaki farklılıklar bazen gözden kaçırılabiliyor. Bu da kendini daha çok her parçaya aynı yetkinlikte önderlik edememek şeklinde bir ‘yetmezlik’ olarak gösteriyor. Bazen ‘bütün’ adına parçalar fazla ihmal ediliyor bazen de bir parçadaki gelişmelerin sürükleyiciliğine kapılınarak ‘bütün’ gözden kaçırılabiliyor.
Daha somut konuşmak gerekirse, Kürt özgürlük hareketinin önderliği, özellikle son 1-2 yıldır, Türkiye solunun parçalanmış bir gerçeklik olarak Kürt ulusal sorununun bölgesel/bileşik karakterini kavramakta gösterdiği darlığın sanki tam tersi bir kutba (tekyanlılığa) savrulmuş görünmektedir. Kürdistan’ın diğer parçalarında özellikle de Rojava’da (kısmen de Başur’da -Güney’de) yakalanan kimi tarihsel olanakları fazlasıyla merkezileştirip onları geliştirmeyi ön plana çıkardığı için Türkiye sınırları içinde kalan Kuzey’deki (Bakur) mücadeleyi adeta buna tabi kılan, en azından gereken ‘basiretli müdahaleleri’ zamanında yapmaktan uzak bir tutum sergilemektedir. Tabii bu yetmezliğin bıraktığı kimi boşluklar ya da hatalı yaklaşımlar mücadelenin bütününe de zarar verecek başka tehlike ve risklere kapıyı açmaktadır. Türk sosyal şovenizminin diline doladığı yanlışlar ya da boşluklar bu olumsuz sonuçlar içinde en önemsiz olanıdır.
[Alınteri'nin baskıya hazırlanan 7. sayısından alınmıştır]