Sarısülük kararı Erdoğan adına verilmiştir

Avukatı Kazım Bayraktar Ethem Sarısülük davasında gerekçeli kararı yorumladı

GÜNCEL
Cumartesi, 14 Ocak 2017 (9 yıl 3 ay önce)

Sarısülük kararı siyasi iktidar ve R. T. Erdoğan adına verilmiş siyasal bir karardır



 



Alınteri: Kazım Bey, takip ettiğiniz Ethem Sarısülük davasıyla ilgili olarak konuşmak istiyoruz. Son olarak basına yansıyan gerekçeli karar oldukça manidar. Hem mahkemenin uzun bir açıklamayla "halkın direnme hakkı" konusunda ideolojik bir tutum geliştirmesi hem Haziran İsyanı'nın yapılan eylemlerin bu kapsamda mahkum edilmesi hem de yine polisin aklanması, sırtının sıvazlanması anlamında oldukça manidar olan bu karar gerekçelendirmesiyle ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?



 



Ethem Sarısülük’ü öldüren katil polis Ahmet Şahbaz’ın yargılanmasının Yargıtay’ın bozma kararından sonra başlayan ikinci perdesinde R.T. Erdoğan ve siyasi iktidarın talimatı kesin bir biçimde yerine getirildi. Bu tespitin daha anlaşılır olması için bugüne nasıl gelindiğini hatırlamak gerekiyor.



 



Birinci perdesinde, yani Ankara’daki ilk yargılama aşamasında, davaya halkın ve avukatların gösterdiği yakın ilgi, katılım ve desteğin demokratik basıncıyla Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, olayı kasten insan öldürme olarak nitelendirip, ağır tahrik bahanesiyle en üst sınırdan indirim yaparak 7 yıl 9 ay 10 gün hapis cezası vermek zorunda kalmıştı. Aksi halde kurgulanan senaryolar üzerinden katil belki hiç tutuklanmayacak ve bugün verilen beraat gibi karar ilk yargılama sonunda verilecekti. Ama olmadı, başaramadılar. Bunu üzerine Recep Tayyip Erdoğan devreye girdi ve öncelikle kararı veren hakimleri  “paralel hakim” olmakla suçladı.



 



Karar hem tarafımızdan hem de katilin avukatları tarafından temyiz edildi ve dosya Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi eksik soruşturma gerekçesiyle, davanın esasına girmeden bozma kararı verdi ve dosyayı geri gönderdi. 



 



İlk kararı veren mahkeme yeniden yargılama başlatarak 7 Eylül 2015 gününü duruşma günü olarak tayin edip taraflara bildirdi. Yasal zorunluluk nedeniyle tutukluluk durumunun 30 günde bir dosya üzerinden incelenip karara bağlanması gerektiğinden 7 Ağustos ve 4 Eylül günleri de tutukluluğun inceleneceği günler olarak tayin edilmişti. 



 



7 Ağustos günü geldiğinde sanık Ahmet Şahbaz'ın tutukluluk durumu mahkeme tarafından resen incelenerek tutukluluğun devamına karar verildi, çünkü dosyada mevcut kanıt durumunda sanık lehine herhangi bir yenilik yoktu. Sanık avukatları karara itiraz ettiler ancak 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından itirazın reddine karar verildi. 



 



İşte tam bu aşamada Erdoğan’ın açıklamasından vazife çıkaran siyasi iktidarın müdahalesi başladı. 



 



Önce katilin avukatları sanığın ve kamunun güvenliği bahanesiyle davanın başka bir ile nakli için adli tatilde 5 Ağustos tarihli dilekçe verdiler. 



 



Dilekçe işleme konuldu, asıl heyet adli tatilde iken oluşturulan çakma bir heyet tarafından davanın nakline yönelik düşünce bildirildi, prosedür gereği yazışmalar yapıldıktan sonra dosya Adalet Bakanlığı’na gönderildi. Adalet Bakanlığı davanın nakline karar verdi. Dosya davanın nakledileceği mahkemeyi tayin etmek üzere Yargıtay 5. Ceza Dairesi'ne gönderildi. Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nde, adli tatilin son günü olan 31 Ağustos günü nöbetçi üyelerden geçici bir heyet oluşturdu ve davaya bakacak mahkeme olarak Aksaray Ağır Ceza Mahkemesi kesin olarak tayin edildi.



 



Katilin tutukluluğu devam ediyordu. Bu durumun tutukluluğun uzatmasına dahi tahammül edemeyen siyasi iktidarın birtakım gizli elleri bu kez tutukluluğun devamına karar veren Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi'ne baskı kurmuş olmalı ki adli tatilden dönen Mahkeme heyeti 3 Eylül günü yetkisi dışında, hukuken yok hükmünde, tümüyle yasa ve usul dışı görev suçu niteliğinde bir eylem gerçekleştirdi. Dava Aksaray 6. Ağır Ceza Mahkemesi'ne kesin bir kararla nakledilmiş olmasına, elinde dosya dahi bulunmamasına rağmen 3 Eylül günü sabahı Mahkeme heyeti toplanarak, tarafları dahi çağırmadan korsan bir duruşma yaptı ve katilin tahliyesine karar verdi. Bu olay, katilin cezaevinden kaçırılması olarak da nitelendirilebilir.   



 



Olayların gelişimi mahkemeye yasadışı bir müdahalede bulunulduğunu göstermektedir. Yoksa hiçbir hakim durduk yerde görev suçu niteliği taşıyan böyle bir eylemde bulunamaz. Erdoğan’ın “paralel hakim” tehdidinden kurtulmak için görev suçu işlemeyi göze alan Mahkeme Başkanı siyasi iktidarın hışmından kurtulamadı, rütbesi düşürülerek Sincan Asliye Ceza Mahkemesine tayin edildi, savcı ise daha sonra “FETÖ” iddiasıyla  tutuklandı. 



 



Aksaray 2. Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklama talebimizi reddederek işe başladı. Gayrı meşru tahliye kararına dahi dokunamadı. Ve son duruşmada iyice cüretkarlaşan sanık avukatı, mahkeme heyetine, sanığa 7 yıl 9 ay 10 gün hapis cezası veren daha önceki mahkeme başkanı ile savcısının başına gelenleri hatırlattı, bu tehdit karşısında heyetin sesi dahi çıkmadı. Sonuçta olayın kasten öldürme olmadığına, tedbirsizlik ve dikkatsizlik olduğuna “hükmetti”, katile verdiği 1 yıl 4 ay hapis cezasını para cezasına çevirdi.  



 



Kararın gerekçesinde, öldürme kastının olmadığı kanaatine dayanak olarak kullanılan tek “kanıt”, polis memurları tarafından hazırlanan ham görüntünün incelenme tutanağıdır. Bu tutanakta sanığın karnına ve kasığına taşlar isabet ettiği bu nedenle vücudunun kasılma hareketi sergilediği yazılıdır. Oysa bağımsız, uzman kurum ve bilirkişi raporlarında ve hatta TRT raporunda dahi sanığın vücuduna, ateş ettiği sırada herhangi bir taş isabet etmediği yazılıdır. Gerekçeli kararda, iki polis memuruna imzalatılan ham görüntü inceleme tutanağındaki uydurma tespitlere dayanılarak, sanığın, kasığına isabet eden taşın etkisiyle vücudunun el ve kol durumunun bozulduğu, dolayısıyla namlunun yönünün değiştiği, hedef gözetmediği iddia edilmiştir. Oysa sanık lehine düzenlenmiş hastane raporlarında dahi karın ve kasık bölgesinde herhangi bir iz tespiti yoktur. Katili kurtarmak ve kollamak için telaş ve acele ile kurgulanan senaryolar birbiriyle çelişmiş, kurgulayanların ayaklarına dolanmıştır.



 



Kararın gerekçesi, mahkeme heyetinin siyasi iktidardan gelen bir baskıdan çok, durumdan vazife çıkarma ve yandaş görünme isteğini ya da zaten yandaş olan siyasi-ideolojik inançlarına göre karar verdiğini; hukuk, mesleki etik ve itibar açısından hiçbir sorumluk duygusu taşımadığını gösteriyor. Ancak Mahkemenin, milyonlarca insanın her seferinde infial duyarak defalarca izledikleri kamera kayıtlarına, bağımsız-tarafsız kurum ve uzmanlardan, hatta TRT’den dahi alınan raporlardaki tespitlere rağmen olayda “kasıt yok tedbirsizlik, dikkatsizlik var” demesi, inandırıcı olmak için “bin dereden su getirmesi”, akıl mantık dışı kurgular üretmesi yetmez, yeterli olmayacağının farkındadır. Katilin silah kullanmakta haklı olduğuna, ancak kullanırken dikkatsizlik yaptığına kamuoyunu inandırmak için hedef aldığı kitleyi ve eylemlerini karalamak, suçlamak da gerekir. Gezi direnişinin ve halkların direnme hakkının konu edilmesinin asıl nedeni budur. Egemenlerin fiilen veya siyaseten taraf oldukları, onların adına suç işleyenlerin yargılandıkları davalarda “mağdur”un karalanması, suçlanması Türk yargısının geleneğinde vardır.  



 



Davanın başından beri yasa, hukuk ve usul dışı uygulama ve kararlarla komedileşen yargılama zincirinde son halka görevi verilen, aldığı görevi ziyadesiyle yerine getiren Aksaray 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin, direnme hakkı ve meşru direniş gibi hem hukuksal hem siyasal anlam taşıyan kavramlar üzerine akıl yürütmeye kalkması boyunu aşan bir konudur. Ama buna teşebbüs etmiş, Gezi direnişine siyasi düşmanlığını hukuksal kılıf içinde ifade etmeye çalışırken eline yüzüne bulaştırmış, çarpıtmış, direnme hakkı ve meşruiyeti  konusunda ise tam bir sefalet sergilemiştir:




Katılan taraf vekillerinin pozitif hukukta var olmayan, sadece doktrinsel tartışmadan ibaret olan, dönem dönem bazı mücadeleleri Olayları ile bağdaştırması, daha da ötesi asayişi sağlamak ve ülke bütünlüğünü korumakla görevli kolluk güçlerinin mevcut olayları bastırmak amacıyla yaptıkları görevi “ haksız müdahale” olarak değerlendirmeleri...





Direnme hakkı Hukuk Felsefesi, Kamu Hürriyetleri, İnsan Hakları kavramları bağlamında ele alınmış, doktrinsel tartışmanın ötesine geçememiş, çeşitli dönemlerde örneğin Ortaçağda kilise ile kral arasındaki mücadelede olduğu gibi bu mücadeleyi meşrulaştırmak için kullanılan, her hangi bir Devletin Anayasasında, mevzuatında yer almamış bir felsefi kavramdır. Aksine ceza kanunlarınca bu gibi Devlet, Hükümet aleyhine girişimler ağır biçimde cezalandırma cihetine gidilmiştir. 




 



Direnme hakkı öncelikle meşruiyet üzerine kurulu bir haktır. Meşruiyet ise yasalarla belirlenmez, kaynağını yasalardan almaz. Ancak iktidarlar, tanımak durumunda kaldıkları koşullarda bu hakkı şu veya bu şekilde yasalaştırırlar. İlk yargılama aşamasında mahkemeye sunduğumuz metinde yer alan şu paragrafları Mahkeme heyeti okusaydı belki bir şeyler öğrenir, fikir sefaletini, bilgi yoksulluğunu bir ölçüde gizleyebilirdi:




Baskı, zulüm ve sömürüye karşı direnmek insan olmaktan gelen bir özelliktir. Onurlu, özgür, insanca yaşam ve çalışma ihtiyacı insanın direnme güdüsünün temel dinamiğidir. Bu hak ve özgürlüklerden yoksun bırakılan insan direnme özelliğini yitirdiğinde insan olmaktan çıkar ve egemenlerin kullanım aracına/eşyasına dönüşür. İnsanlığın kölelik dönemi en acı örnektir. Bu nedenle insan, hak ve özgürlükleri için gerektiğinde ölümü bile göze alır.





İnsanın baskı, zulüm, sömürü ve haksızlıklara karşı tepki göstermesi, direnmesi, onun kendi yaşamını üretme bilinciyle donanmış doğasından gelen bir özelliktir. Direnme hakkının hukuk metinlerinde düzenlenmemesi onu hak olmaktan çıkarmaz. Düzenlendiği takdirde normatif bir güç kazanır.





İnsanlığın devlet, baskı aygıtları ve sömürü düzenleriyle ilk tanışmasından bu yana tarih ezilen halkların ve sömürülen sınıfların direnişlerinin tarihi olmuştur. Direnme hakkı da değişik biçimlerde, hukuk, siyaset ve felsefe alanlarının tartışılan konuları arasına girmiş, burjuva demokratik devrimleri çağında birçok ülkenin anayasalarında ve uluslararası hukuk metinlerinde yer almıştır.




Mahkeme heyeti direnme hakkının Anayasalarda yer aldığı pratik örnekleri ya bilmiyor ve bilgi sahibi olmadan fikir yürütmeye kalkıyor ya da işine gelmediği için bilmezlikten geliyor. Yargılama sırasında sunduğumuz yazılı metinde direnme hakkının, felsefi bir konu olmaktan öte bir çok ülke Anayasasında yer aldığı örneklerle açıklanmıştır:




Direnme hakkı bir çok ülkenin Anayasa ve hukuk metinlerinde yer almaktadır. 02 Temmuz 1776 tarihinde kabul edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, yönetimlerin bireylerin yaşama, özgürlük ve refahı arama haklarını ellerinden almaları durumunda bireyler için yönetimi devirme ve yeni yönetim kurma hakları bulunduğunu kabul eder. 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde:  'Her siyasal kuruluşun amacı insanın zamanaşımına uğramayan doğal haklarının korunmasıdır. Bu doğal haklar, özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkıdır' denilmektedir.  Yine Fransa’nın 1793 Haklar Bildirisi daha açık ve kesin bir dille direnmeyi kutsal bir hak, hatta ödev olarak düzenler. Bildiri’nin 34. maddesinde; 'Toplumun tek bir üyesine zulüm yapıldığı zaman, bütün topluma zulüm yapılmış demektir' hükmü yer alır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde Küba delegasyonunun önerisine karşın direnme hakkına yer verilmez, ancak Bildirinin başlangıç kısmında 'insanların zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan hakları hukuk rejimi ile korunmalıdır' ibaresi kullanılarak direnme hakkından dolaylı biçimde bahsedilir. 8 Ocak 1962 tarihli El Salvador Anayasası 5. maddesinde 'Cumhurbaşkanının bir dönemden fazla görevde kalamayacağı kuralının ihlali halinde vatandaşlar için isyan zorunluluğu vardır' hükmünü getirmiştir. 1975 tarihli Yunanistan Anayasasının 120. maddesinde Anayasayı ortadan kaldırmaya teşebbüs edecek herkese karşı vatandaşların direnme hakkına ve hatta ödevine sahip olduğu yazılıdır.




 



1959 Alman Anayasasının 20. maddesinde de direnme hakkı tanınmıştır. Bu madde ile ayrıca Anayasa’yı değiştirme koşullarını elde eden iktidar güçleri dahi bu yetkilerini direnme hakkını ortadan kaldıracak şekilde kullanamayacaktır. Türkiye’nin 1960 Anayasa’sının başlangıç metninde de direnme hakkından söz edilmektedir. 



 



En taze örnek 15 Temmuz darbe girişimidir. AKP kliği, yaklaşık 13 yıl boyunca devleti ve ülkenin ekonomik olanaklarını paylaştıkları Fethullah Gülen Cemaati ile son yıllarda aralarında başlayan paylaşım krizi sonucunda birbilerine silahları çektikleri 15 Temmuz 2016 günü halkı sokağa çağırmış ve bu eylemi direnme hakkı olarak meşrulaştırmaya çalışmıştır. Ancak, siyaset yapan Mahkeme heyeti bu örneği de hatırlamamayı tercih etmiştir. 



 



Gerekçeli kararda Gezi direnişine karşı sıralanan cümleler iktidar sözcülerinin siyasal karalama ve çarpıtmaları ile oldukça benzer:




İncelenen görüntü kayıtlarındaki gösterici sayısının fazlalığı, yakılan barikatlar ve üst geçit, yıkılan kaldırımlar, atılan taşlar, işyerlerine verilen zarar, görüntüde bulunan ölenin dahi işyerlerini taşlama eylemi, yapılan şiddetin boyutu, eylemin meydana geldiği yer nazara alındığında bu olayların basit bir gösteri yürüyüşü, örneğin 5-10 kişinin gerçekleştirdiği basit bir YÖK’ ü protesto gösterisi olmadığı, gösterici sayısının polis sayısından 4-5 kat fazla olması, polisin yetersiz kalması nazara alındığında gezi olaylarına destek vermek amacıyla yapılan bu eylemlerin amacının protesto olmayıp, hükümeti devirmeyi amaçlayan organize, marjinal gruplar tarafından amacından saptırılarak farklı bir mecraya çekildiği, ...Kızılay meydanını bir çok yönden gösteren görüntü kayıtları karşısında, suç tarihinde meydana gelen olayın basit, barışçıl, sıradan bir protesto gösterisi olmadığı, basit bir gösteri yürüyüşü olduğuna ilişkin beyanların gerçeği yansıtmadığı, normal gösterilerden farklı olarak gösterici sayısının polis sayısından çok fazla olduğu, gösteri boyutunu aştığı, yakma, yıkma, zarar verme, linç etme, şiddet içeren, hükümet karşıtı ve hükümeti devirmeyi amaçlayan,...




 



Hem Gezi direnişini karalamak hem de direnme hakkını doğru tahlil etmek gerçeklerden sapmadan olanaksızdır. Mahkeme heyeti tıpkı mevcut iktidar gibi siyaset yapmış, onun gibi gerçekleri çarpıtmış, direnenleri karalamış; Gezi direnişinin ekonomik, demokratik, siyasal taleplerini, boyutlarını, barışçı başlayan gösterilere polisin nasıl vahşice müdahale ettiğini, ateşli silah kullanarak ve gaz kapsüllerini mermi gibi insanların üzerine atarak 8 kişiyi katlettiğini, binlerce insanı yaraladığını, yüzden fazla insanın sakat kaldığını, buna rağmen göstericilerin ateşli silah kullanmadıklarını, hiçbir polisin bu olaylarda ölmediğini, gösterilerin çapına göre yaralı polis sayısının çok düşük kaldığını kesin olarak ispatlayan kanıtları, dosyaya sunduğumuz bağımsız kurum raporları, görüntü, fotoğraf, tıp raporlarına dayanan eklerini yok saymıştır. Mahkemenin gerekçeli kararı dürüstlükten uzak bir niyetle yazılmış bir siyaset belgesinden başka bir şey değildir. 



 



Mahkeme heyeti bu davanın, siyasi iktidarın ve Erdoğan’ın özel olarak takip ettiği davalardan biri olduğunu biliyor, durumdan vazife çıkarıyor ve kararın gerekçesi ile iktidara mesaj gönderiyor; “Gezi direnişine katılanlara karşı silah kullanan polisi kolluyoruz, hakkımızda dost, düşman testi yaparken bunu dikkate alın”. 



 



Yaşadığımız siyasal süreçte iktidar, özellikle AKP kliği devrimcileri, sosyalistleri, Kürt halkını, Alevileri, demokratları, aydınları ve tüm muhalifleri ezmek, susturmak için hayati ihtiyaç duyduğu polis teşkilatına, bu yolda işleyecekleri her türlü işkence ve cinayet dahil hiçbir suçtan yargılanmayacaklarını, yargılansalar bile ceza almayacaklarını garanti etmek istiyor. Demokratik ve ekonomik taleplerle yoğrulan, milyonların katıldığı Gezi hareketi bir yana, basit 5-10 kişilik basın açıklamalarına bile vahşice saldırtılan polisin de bu garantiye ihtiyacı var. Bu kirli güveni sağlayacak kurumların başta geleni ise Sarısülük ve diğer Gezi ölümsüzlerinin davalarında polisleri kollayan kararlar veren mahkemeler gibi yargı kurumlarıdır.



 



Kararın gerekçesi, bugüne kadar gelenekselleşmiş cezasızlık politikasının ötesine geçiyor. İktidarın kaos ve iç savaş politikasının bir ihtiyacına yanıt veriyor.



 



Bu ülkede polis, asker, hakim, savcı tutuklamak, cezalandırmak zordur, aynı zamanda kolaydır. Kimin elinde nasıl kullanıldığına bağlıdır. 



 



14.01.2017



 Av. Kazım Bayraktar