Referandum sürecine, onun bu tarihsel kesitte kazandığı anlam ve önemi dikkate alarak hazırlanmak gerekiyor
Tek adam diktatörlüğüne anayasal bir kılıf geçirecek referandumun önümüzdeki Nisan ya da Mayıs’ta yapılma olasılığı çok yüksek. Ancak Suriye ve Irak’ta beklenmedik gelişmelerin yaşanması halinde yani sadece “dış” etkenler yüzünden bu süreç kesintiye uğrayıp gecikebilir.
Ne var ki, gücün çok daha fazla yoğunlaştırılıp tek bir adamın elinde toplanacak şekilde merkezileştirilmesi ihtiyacının nereden kaynaklandığı ve bunun nasıl dünya-tarihsel bir eğilim olduğu gerçeğini görmemekte inat eden kesimler, umutlarını hala, “AKP’de çatlama” ya da “MHP tabanının sandıkta ‘hayır’ demesi” gibi boş beklentilere bağlamış haldeler. Son yıllarda sadece Türkiye’de değil dünyada da her önemli konuda çuvallayan anketler bu rehavet eğilimini körüklemek için piyasaya sürülüyor sanki.
“Kaf dağının ardındaki” bu tür umutlara bel bağlanmasının gerisinde, kimi bedeller ödemeyi gerektirecek zorlu bir mücadeleyi göze alamamanın da büyük payı var. Bu bezginlik, karamsarlık ve korku, biraz da ‘özlenen her şeyi başkalarının yapmasını’ bekleyen konformist bir alışkanlığın sonucu. Özellikle 2000′ler sonrasının tasfiyecilik ortamında, neoliberalizmin ideolojik çekimine kapılma, kolektif hareket ve örgüt düşmanlığını bayraklaştıran postmodernist bireyciliğin güç toplamasına paralel olarak boy atıp serpildi bu “rahatlık”.
Bu yüzden zaten demokrasi AB’den hatta tekelci burjuvaziden beklenir oldu; AKP’nin geriletilmesi-Tayyip’in başkanlık yolunun kesilmesi Kürtlere havale edildi; çözümü hep kendi dışında arama rahatlığı o boyutlara vardı ki bir zamanlar AKP gericiliğinin en ünlü sancak beyleri olan Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik’lerin parti içinde girişecekleri bir “isyana” bile umut bağlandı!!!
Önümüzdeki referandum süreci en başta bu ‘rahatlığın’ artık terkedileceği bir başlangıç olmalı! Elbetteki sorun sadece bir referandum sorunu değil, mücadele sadece başkanlık girişiminin püskürtülmesiyle sınırlı düşünülmemeli. Referandumda “hayır” oyları fazla çıkacak olsa bile bu bir ‘final’ olarak değil ‘açılış’ olarak görülmeli. Elde edilen sonucun rehavetine kapılarak 7 Haziran sonrası sergilenen parlamenter budalalık bu kez tekrarlanmamalı.
Ancak bu referandum ’sıradan bir çatışma’ olarak da görülmemeli! Burjuvazinin sınıf diktatörlüğünde ‘pratiğin’ yani izlenen politikalar ve günlük uygulamaların her zaman ‘teori’nin yani Anayasa ve yasaların önünde gittiği gerçeği akılda tutularak hareket edilmeli. Sınıf mücadelesinin bu temel yasası ışığında bu hamlenin önlenmesinin sadece siyasal-moral bir başarı anlamına gelmekle kalmayıp çocuklarımızın hatta torunlarımızın geleceğini etkileyecek siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel bir dizi pervasızlığın en azından hızını kesmek anlamına geleceği göz ardı edilmemeli.
Kaldı ki, hala tereddüt ve korku içindekilere de cesaret kazandıracak moral bir başarı kazanmak bile şu tarihsel kesitte çok önemli. Bu, en azından yeni hamleleri göze alma cesareti ve motivasyonunu kazandıracaktır toplumsal muhalefete.
Kısacası, önümüzdeki referandum sürecine, onun bu tarihsel kesitte kazandığı anlam ve önemi dikkate alarak hazırlanmak gerekiyor.
Bu hazırlığın öncelikli hedefi, toplumun olabildiğince geniş kesimlerini aydınlatıp seferber ederek Tayyip Erdoğan’ın führerliği altında birleşen milliyetçi gerici cephenin yenilgiye uğratılması olmalı. Bu amaçla olabildiğince geniş ve kapsayıcı bir “Hayır cephesi”nin örgütlenmesine girişilmeli.
Bu kapsayıcılık elbette belkemiksiz bir Mevlanacılık biçiminde yozlaştırılmamalı. Örneğin az-çok samimi bir demokrasi kaygısı gütmek yerine farklı kişisel ya da grupsal hesaplardan hareketle “hayır” deme eğilimi gösterecek MHP’li muhalifler ya da getirilmek istenen führer rejimine sırf “federasyona karar verebilir” gibi hayali bir “tehlikeyi” öne çıkararak -yani bu konuda da Kürt düşmanlığını merkeze koyarak- hareket edecekleri anlaşılan şoven Kemalistlerle ortaklaşma arayışına girmek gibi oportünist yaklaşımlardan uzak durmak gerekir.
Bırakalım onlar kendi yollarından, kendi bildikleri gibi yürüsünler. Bu tür “hayır”cılara -o da referandum süreciyle sınırlı olmak üzere- verebileceğimiz tek taviz, bu kesitte üzerlerine fazla gitmemek, yani “hayırhah bir kayıtsızlık” olabilir, o kadar. “Hayır” üzerinde odaklanmayı zayıflatacak şekilde onları da hedef alan bir tutumdan olabildiğince kaçınılır. Tabii onlardan da bizlere yönelik bir saldırı gelmediği sürece.
Bu süreçte asıl “hedef kitlemizin kimler olacağı” sorusunun yanıtı önemli. İlerici-sol güçler olarak tabanımızı konsolide edip birbirimizle rekabeti mi esas alıp öne çıkaracağız yoksa AKP’ye destek veren emekçi yığınların da sesimize kulak vermesini sağlayarak o tabanda bir çözülme -en azından sandığa gidip “evet” oyu kullanmaktan cayacak bir tereddüt- yaratmayı mı hedefleyeceğiz?..
Lafta kimse bunun önemini reddetmez belki ama iş pratiğe geldiği zaman işler çatallaşır. Hala AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a sempati duyan bu kesimler içinde en azından bir tereddüt ve çözülme yaratmayı hedefliyorsak şayet, o zaman “hayır” propagandamız, bu yığının çoğunluğunu oluşturan emekçilerin günlük yaşamlarına değen konuları öne çıkaran bir içerik ve dile sahip olmak zorundadır. Her birinin demokratik karakterine ve taşıdıkları öneme karşın “Laikliğe yönelik gerici saldırganlığı”, “Barış sorununu” ya da sloganlara dayalı genel bir sosyalizm propagandasını vb. öne çıkarıp esas alan bir “hayır” kampanyasıyla biz bu yığınlara değmek şurada dursun yanlarından bile geçemeyiz!.. Buna karşın mülkiyet hakkı dahil hangi haklara ne kadar sahip olunacağından bugün normal olanın yarın suç sayılmasına kadar her konuda toplumun kaderi ve geleceğinin nasıl bir kişinin iki dudağına bakar hale getirildiğini zihinlerde canlandırmayı sağlayacak somut örneklere dayalı mesajların etkisi kesinlikle farklı ve büyük olacaktır.
Önümüzde yeni tehlike ve belalarla dolu zor bir süreç olduğu açık. Fakat bundan kaçış yok! Özellikle de korkuyla sinerek, hala ona buna yaslanmaya çalışıp AB ya da ABD’den gelecek tepkilere “umut” bağlandıkça korktuklarımızın başımıza gelmesi kaçınılmaz! Silkinip aklımızı başımıza toplar ve omuz omuza verecek olursak gidişi de sonuçları da farklılaştırmak ise mümkün!..
Seçim bizim elimizde!..
[Alınteri'nin 16 Ocak 2017 tarihli baskıdaki sayısının başyazısıdır]