Türkiye işçi sınıfı hareketinin tarihinde metal işçilerinin her zaman özel bir rolü olmuştur
[Metal grevi daha başlarken beklenen oldu: Asil Çelik'le atılacak ilk adım, "kamu güvenliği" gerekçesiyle yasaklandı. OHAL bir yönüyle de bunun için var ve sürdürülüyor zaten. Kurulacak başkanlık sisteminde grev yasaklamaları çok daha kolay olacak...
Şimdi kritik soru şu: Birleşik Metal (BMİS) yönetimi ne yapacak? Büyük bir coşku ve kararlılıkla grev kararları alınan fabrikalardaki işçilerin önüne düşüp grevin haklılığı ve meşruiyetini mi esas olacak yoksa geçmiş yıllarda yaptığı gibi yasal gerekçelerin arkasına saklanıp teslim bayrağı daha baştan mı çekecek?..
BMİS'in pratiği bu açıdan hiç mi hiç güven vermiyor. BMİS, kendisini, metal işçilerinin görkemli mücadele tarihinin ve zaman zaman yalpalasa da 1970'lerin ortalarına kadar o tarihin yaratılmasında öncü bir rol oynayan Maden-İş'in "mirasçısı" olarak tanımlıyor. Fakat BMİS, bu tarihe ve mirasa uygun hareket etmiyor. Daha doğrusu, bu tarihin sağcı ve teslimiyetçi yanlarını kendine rehber alıp onu ilerilere taşıyor.
O nedenle metal işçisi, umudunu ve geleceğini BMİS ağalarının ellerine bırakmamalı! Sahip oldukları sendikayı da zorlayarak coşkuyla aldıkları grev kararına sahip çıkmalı, onu kararlılıkla hayata geçirmeli! OHAL'in yasaklarını tanımadıkları gibi önlerine barikat kurmaya kalktığı taktirde BMİS yönetimini de çiğneyip geçme iradesini göstermeli!
Metal işçilerinin mücadele tarihi onlara bu konuda yol göstermeli!]
Türkiye işçi sınıfı hareketinin tarihinde metal işçilerinin her zaman özel bir rolü olmuştur. Sendikal örgütlenme hakkının yasal olarak tanınmasını sağlayan Kavel grevi de metal işçilerinin örgütlü olduğu Maden-İş öncülüğünde gerçekleşen bir grevdir; Türkiye işçi hareketinin zirve noktalarından birini oluşturan 15-16 Haziran direnişinin başını çeken işçiler de metal işçileridir.
1977′deki MESS grevi gibi sınıfa karşı sınıf şiarıyla yürütülen dolaysız politik bir direniş de metal işçilerinin eseridir, Demirdöküm, Profilo gibi militan fabrika işgallerinin altında da metal işçilerinin imzası vardır. 2014′te faşist Türk-Metal çetesinin sendikal saltanatına öldürücü bir darbe indiren “Metal Fırtına” bu mücadeleci geleneğin güne düşen yansımasıdır.
Metal işçilerinin Türkiye işçi hareketinde oynadıkları bu öncü rolün başta gelen nedeni kuşkusuz bilinç faktörüdür. Bu bilinç, kendiliğindenlik sınırlarını tarihsel olarak fazla aşamamıştır belki ama hemen her dönem Türkiye işçi sınıfının genel ortalamasının üstünde olmuştur. Bu göreli üstünlüğün nesnel zeminini sektörün ve bu sektördeki çalışmanın özellikleri oluşturur.
Metal sektörü, 1950′lerden sonra ilk büyük tarihsel sıçramasını yapan bağımlı Türkiye kapitalizminin gelişim sürecinde her zaman öne çıkan ‘pivot sektör’ durumundadır. 1960′lar ve ‘70′lerin büyük ölçüde yurtdışında üretilen malların Türkiye’de montajına dayalı “ithal ikameci” ekonomi modelinde de metal sektörü kilit bir konumdadır; 24 Ocak sonrası hayata geçirilen neoliberal modelde de otomotiv ve yan sanayi ağırlıklı olarak metal sektörü yine ekonominin bütününü sürükleyici öne çıkan sektör özelliğini korumaktadır.
Sektörün bir diğer özelliğiyse, her dönemde ortalamanın üstünde bir ‘vasıf’ gerektirmesidir. Sektörün bu özelliğinden dolayı metal işçisi, kırdan henüz yeni kopup gelmiş işçilerin istihdam edilebildiği sektörlere kıyasla ‘işçileşme’ sürecinde yol almış, olgunlaşmış bir işçi bileşimini bağrında toplar.
Metalin üretimin alabildiğine parçalandığı neoliberal dönemde dahi diğer sektörlere kıyasla daha fazla koruyabildiği bir başka özelliği de üretimin görece çok sayıda işçinin çalıştığı birimlere dayalı olmasıdır. Geçmişte Demirdöküm, Uzel, Profilo, Arçelik örneklerinde gördüğümüz büyüklükler bugün Renault, Fiat Tofaş, Otosan, Arçelik, BMC Türk Traktör olarak yine karşımızdadır.
Metal işçilerinin Türkiye işçi hareketinde oynadıkları öncü rolün ilk nedeni bilinç faktörüyse ikincisi de onun örgütlülüğüdür. Metal sektöründe 12 Eylül öncesinde örgütlü sendika kökleri 1960′lara kadar giden DİSK’e bağlı Türkiye Maden-İş’tir. Kavel, Demirdöküm, Uzel, Pancar Motor, Singer, MESS grevi gibi işçi direnişlerinde eylemin öncüsü durumundaki Maden-İş, bir süre sonra sınıfın kendisini aşan potansiyeli karşısında gerilemiş, tutuculaşmış, ve eylemleri frenlemeye yönelmiştir. 15-16 Haziran Direnişi’nin daha ilk günü panikleyerek devletin radyolarından işçilere sakin olma cagriları yapmaları bunun en ünlü örneğidir. 150 bin kişiyi aşan işçi kitlesinin iki güne uzanan birleşik gücü onları panikletmiş ve işçileri yollarından döndürmeye, eyleme barikat olmaya yönelmişlerdir. DİSK kontrolü kaybetmiş olmanın korkusunu radyo konuşmalarından işçilere uyarılarla ifade ediyordu. Mücadele sendikal sınırları aşmış siyasal bir eylem boyutunu kazanmıştı.
Ardından gelen yıllara ilişkin sendikal ihanetin sayısız örneğinden söz edilebilir. 2014′teki “Metal Fırtına” günlerinde sendikaların düzen işbirlikçisi tutumu hatırlardadır.
Metal işçilerinin 20 Ocak’taki grevi açısından da aynı tehlike söz konusudur. İşçilerden büyük çoğunluğunun üyesi oldukları BMİS, önceki TİS döneminde tabanın basıncıyla almak zorunda kaldığı grev kararına karşın eylemin ikinci gününde Bakanlar Kurulu’nun aldığı yasaklama kararına teslim oldu. OHAL koşullarında bu daha büyük önem taşımaktadır.
Grev kararlılığı, metal işçilerinin tıpkı daha önce yarattıkları grev, direniş, işgal örneklerindeki gibi ısrarla sürdürülürse, onlar örgütlülüklerini taban iradesinin sözcüsü komitelerine dayandırır kendi gelecekleriyle ilgili kararları kendileri alır ve sendikal ihanete bel bağlamazlarsa bu mücadeleci geleneğin bugünkü taşıyıcıları olurlar.
[Bu yazı Alınteri'nin 16 Ocak 2017 tarihli 7. sayısından alınmıştır]