Ankara Yüksel Caddesi'nde yapılacak anmaya polis saldırdı
Hrant Dink’in katledilişinin 10 yılında Ankara Yüksel Caddesi’nde yapılmak istenen anmaya polis saldırdı. Sabah Birgün gazetesi önündeki kısa anmadan sonra Hrant Dink Anma İnisiyatifi’nin çağrısıyla saat 15:00’te de Yüksel Caddesi’nde bir anma gerçekleşecekti.
Anma öncesinde Yüksel Caddesi’ni ablukaya alan polis, saldırgan bir tutumla anmaya hiçbir şekilde izin vermeyeceğini ve ısrar edilirse “müdahale” edeceğini belirtti. Toplanan kitle saygı duruşundan sonra anmaya devam etmekte ısrar ettiğindeyse polis kitleyi kalkanlarla itekleyerek uzaklaştırdı. Polisin bu saldırgan tutumu sonrasında HDP ve CHP milletvekilleri araya girdi ve bir süre sonra kitle milletvekilleriyle birlikte Mülkiyeliler Birliği’ne geçerek, basın toplantısı düzenledi.
Burada aralarında Alınteri’nin de olduğu pekçok siyasi kurum tarafından oluşturulmuş Hrant Dinki Anma İnisiyatifi’nin hazırladığı basın metni okundu. Saat 15.00'da Yüksel Caddesi’nde yapılacak anmada okunması planlanan metni Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi adına Mahmut Konuk okudu. İnisiyatif adına okunan metinde şunlar belirtildi:

"S O Y K I R I M D E V A M E D İ Y O R !
10. YILINDA DA “HEPİMİZ HRANT’IZ, HEPİMİZ ERMENİ’YİZ”!..
“Ruh halimin güvercin tedirginliği” Onun son yazısının başlığı idi.
Öldürüleceğini biliyordu. Ona (ve aslında hepimize; bütün dünyaya) göstere göstere işlenmişti cinayet. Hiçbir şey tesadüf değildi, inceden inceye planlanmıştı her şey.
“Türk basınının Amiral Gemisi”nde yayınlanan Genel Kurmay bildirisi, onun hakkında bir yerlerde karar verildiğini gösteriyordu.
Kısa bir süre sonra MİT İstanbul Bölge Başkanı ile iki MİT Ajanı, Onu İstanbul Vali Muavini’nin odasına çağırtmış, tehdit etmişlerdi.
Çünkü O, soykırım üzerinde yükselen bir sistemin “genetik şifreleri” ile oynamıştı!..
“Emval-i Metruke” üzerine yaptığı araştırmalar, Türkiye’nin kalburüstü sermaye ve siyaset dünyasının Ermeni Soykırımı ve gasp edilmiş Ermeni malları ile ilişkisini ortaya koyuyordu.
“Evlad-ı Metruke” üzerine yazdığı son yazılardan; “Atatürk’ün Manevi Kızı Sabiha GÖKÇEN’in; aslında “Khatun SEBİLCİYAN adında bir Ermeni yetimi” olduğunu yazması, Onu katletmeye götüren mekâniğin zembereğini harekete geçirmişti.
O, Türkiye’deki egemenlik sistemini Ermeni soykırımı ile yüzleşmeye zorluyordu. Bunu yaparken de yüzünü emperyalist metropollerin siyasal hesapları yerine Anadolu ve Mezopotamya’nın yoksullarına, ezilenlerine, devrimci-demokrat- sosyalistlerine; vicdanı olanlara dönüyordu.
Fransa’nın Ermeni soykırımını inkâr etmeyi yasaklayan kararına karşı; “ Ben Paris’e gideceğim ve Concorde Meydanı’nda bir taşın üstüne çıkıp; 1915’te Anadolu’da Ermenilere soykırım yapılmamıştır diye haykıracağım. Fransız Devleti beni bir kolumdan tutup çekecek. Oradan dönüp Ankara’da Güvenpark’ta bir taşın üstüne çıkıp 1915’te Anadolu’da Ermenilere soykırım yapılmıştır diye haykıracağım. Türkiye’de devlet öteki kolumdan tutup çekecek, belki beni parçalayacaklar, ama soykırım gerçeğini yasaklarla değil; konuşarak, tartışarak yüzleşeceğiz…” diyordu.
“Kara sabanın toprakta açtığı iz” anlamına gelen AGOS’u kurmuştu. Sahibi, Genel Yayın Yönetmeni, Başyazarıydı. Bir-GÜN Gazetesinde yazılar yazıyordu, ÖDP üyesi, İHD, Barış Meclisi, Doğu Konferansı Üyesi-temsilcisiydi.
Gençliğinde de Türkiye’deki bir devrimci hareketin içinde yer almıştı. O, İbrahim KAYPAKKAYA’nın yoldaşıydı. Ve Armenak BAKIRCIYAN’ın, Hayrabet HONCA’nın, Manuel DEMİR’in, Garbis ALTINOĞLU’nun, Hovsep HAYRENİ’nin yoldaşı!..
O, Ermeni Halkıyla Anadolu ve Mezopotamya’nın vicdanı arasında gerçek bir gönül köprüsü idi.
Onu ölüme götüren psikolojik ortamı hazırlayan linç gösterilerine dönüşen 301. Madde yargılamaları, ironik bir şekilde; aslında Ermenilerin kafasındaki “negatif” Türk imajını değiştirmeye yönelik sosyo-psikolojik çözümlemelerine dayanan AGOS’taki Ermenice yazı dizisi “Türklüğü aşağılıyor” diye gerekçe gösterilerek yapılmıştı.
Medyada, mahkeme salonlarında bu yalan hamuru karılırken kuytu bir beldede; Trabzon’un (Trapezunt’un) Pelitli Kasabası’nda neredeyse bütün bir kasaba halkının bildiği bir cinayet hazırlığı yapılıyordu. Tıpkı Gabriel Garcia Marquez’in ünlü romanındaki gibi!..
Polis ve Jandarma İstihbaratın, (Ulucanlar katliamının da “Komutanı” olan) Jandarma Alay Komutanı’nın bilgisi dahilinde silah talimleri yapılmış, tetiği kimin çekeceği bile belli olmuştu.
Gerisi artık hepimizin ezberinde olan; “taammüden işlenmiş bir devlet cinayeti” idi.
Topyekün ve “kollektif”!.. Cinayetin hemen ardından dönemin İstanbul Emniyet Müdürü; “bireysel bir olay olduğunu..” belirtmiş, ancak cenazede buluşan yüzbinlerin; “kepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” şeklindeki çığlığı üzerine; “bir bebekten yaratılmış katil”, eliyle konmuş gibi bulunmuş, yanına bir de, ”azmettirici bir psikopat” ile bir “Polis muhbiri” konmuş, 10 yıldan beri aklımızla alay edercesine; “cinayeti bunlar planladı ve işledi..” denmiştir.
Taaa ki iktidar bloku içinde çatlama oluşup; “eski ortaklar kanlı-bıçaklı düşman” olunca, dönemin Emniyet İstihbarat birimlerinde görevli bazı üst düzey Polis Şefleri de davaya dahil edilerek; “DİNK cinayeti de FETÖ işi…” ve “sadece FETÖ işi” denmeye başlamıştır.
Ancak güneş balçıkla sıvanmaz!.. Buz dağının görünen kısmı bile bu soykırımcı devlet ve egemenlik sisteminin bütün bileşenleriyle ve “dört ayaklarıyla” bu cinayetin içinde olduğunu göstermeye yeter. Ve bu hesap burada bitmez. Bu hesap görülmedikçe bu ülkenin soykırımcı egemenlik sistemi yeni cinayetler, yeni katliamlar, savaşlar-soykırımlar üretir. Üretiyor da!.. “Ermeni açılımı, Roman açılımı, Alevi açılımı, Kürt açılımı, ileri demokrasi, vesayet rejimiyle, derin devletle hesaplaşma..” diye yola çıkan siyasal iktidar; vaatlerinin tamamının tersini yapan bir noktaya gelmiş; “Ermeni, Roman, Alevi açılımları” daha başlamadan bitmiş, “Kürt açılımı” da ;”barış süreci bize yaramadı…” diyerek ülkede ve bölgede 1993 konseptini de, birçok konuda 12 Eylül Darbe günlerini de geride bırakan; giderek 1915’e benzer bir sürece evrilen kanlı bir savaş ve istibdat dönemine girilmiştir.
Kendi Kürdü’yle barışamayan devlet, komşunun Kürdü’nün de bir “statü” kazanmasını engelleme amacının yanına mezhepçi ve alt-emperyalist hedeflerle BOP Eş Başkanı olarak komşunun bahçesine dalmış, fosil enerji kaynakları ve nakil hatları üzerindeki emperyalist kapışmada karşıt kamplar arasındaki gel-gitlerle savaşın tam ortasında yer almış, selefi cihatçı örgütlerle girdiği ilişkiler, kucağına bir “mülteci sorunu”, bir de taaa kalbine giren bir şiddet girdabını oturtmuştur.
Emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının dayanılmaz noktaya gelmesi, işsizliğin çığ gibi artması, esnafın kepenk kapatması, ekonomik kriz; “bize Allah’ın bir lutfüdür..” denen kontrollü darbe girişimi de bahane edilerek; “milli seferberlik” demagojisiyle örtülmeye çalışılmakta, Abdülhamid yetkileriyle donatılmış bir başkanlık sistemi için 12 Eylül Darbe Anayasası’na “rahmet okutacak” bir Anayasa değişikliğine OHAL koşulları altında gidilmekte, on binlerce emekçi, sorgusuz sualsiz işten atılıp açlığa mahkum edilmekte, gazeteler, televizyon kanalları, dernekler kapatılmakta, ağzını açan hapsi boylamakta, 6,5 milyon oy almış bir partinin Eş Başkanları dahil 11 milletvekili, seçilmiş Belediye Başkanları hapse atılmakta, seçilmişlerin yerine “kayyum” atanmakta, on binin üstünde siyasetçi tutuklanmış bulunmaktadır. “Faili meçhul” cinayetleri takip edip yargı önüne çıkaran, “tarihsel mirasımıza dokunmayın!..” diyen barış adamı Tahir ELÇİ, cesedi bir hafta sokakta bekletilen Taybet Ana, cesedi “kokmasın” diye günlerce buzdolabında bekletilen kız çocuğu, 3 aylık bebek, 70’lik, dede, kahvaltı sofrasında havan mermisiyle yok olan aile, bodrumlarda mahsur kalıp sağlık yardımı gitmesine günlerce izin verilmeyen, napalm bombasıyla yakılan, DNA tespiti yapılamayacak kadar cesedi kömürleşen sivil insanlar!.. Yakılıp yıkılan, “yerle bir” edilen kentler!..
Duvarlara yazılan “hepiniz Ermeni’siniz, bizler de Topal OSMAN’ın torunlarıyız..” yazıları!..
Ve Meclis’te “biz soykırıma uğradık” diyen Garo PAYLAN’a yönelik linç!..
Ancak bu böyle gitmez!.. Bizler; Anadolu ve Mezopotamya’nın ezilen halkları, emekçileri, ezilenleri, devrimcileri, sosyalistleri, örgütlü gücümüzle ve ortak mücadelemizle bu karanlık gidişe “DUR” diyecek, katliamların ve karanlık cinayetlerin hesabını soracak, ezeni-ezileni, sömüreni–sömürüleni olmayan; savaşsız ve sömürüsüz bir ülke ve dünyayı el birliğiyle yaratacağız.
Soykırım devam ediyor. Direniş ve mücadele de!.. 10. Yılında bir kez daha…
- HEPİMİZ HRANT’IZ, HEPİMİZ ERMENİ’YİZ..
HRANT ANMASI ANKARA İNİSİYATİFİ
(AKA-DER, ALINTERİ, ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ, BİR-GÜN, DAD, DEVRİMCİ PARTİ, DHF, ESP, HALKEVLERİ, HDP, HDK, İHD, ANKARA ŞUBE, KALDIRAÇ, ÖSP, PSAKD)

Mülkiyeliler Birliği’nde yapılan toplantıda basın metninin okunmasından sonra CHP Milletvekili Seline Doğan söz aldı. Doğan konuşmasında, "OHAL bahane edilerek bir ölümün dahi anmasına izin verilmedi. Hiçbir hal bir ölümün anmasını engelleyemez, engellememelidir. Hiçbir vicdan bu kadar kurumamalıdır" diye belirtti.
Daha sonra HDP Milletvekili Mithat Sancar bir konuşma yaptı. Sancar konuşmasında "Yası yasaklamak bu devlet geleneğinin önemli bir yapısıdır, böyle yaparak korkuyu devam ettirebileceklerini düşünüyorlar, katliamları göz ardı ettirebileceklerini düşünüyorlar ya da katliamlarla mücadele azmini bastırabileceklerini düşünüyorlar. Yalnız yasaklanınca 'bunun arkasında neler var?' sorusunu da sormayacağımızı sanıyorlar, evet yüz yıldır bu böyle gidiyor ve bu ülkenin derin yönetim şekli budur. Ne kadar çok hesapsız ölümler olursa, bu vahşetler artacak ve bu böyle devam etmeye devam edecek. Bu topraklarda milyonlarca mezarsız ölünün hesabı sorulmadıkça devlet katletmeye devam edecek. Bizim işimiz bu topraklarda işkencelerin, katliamların, tecavüzlerin hesabını sormaktır" İfadelerini kullandı.
Daha sonra Müslüm Doğan Hrant için yazdığı şiiri okudu ve akşam 18.00'da yapılacak etkinliğin eylem komitesi tarafından iptal edildiği duyurularak, basın toplantısı sonlandırıldı.