Referandum süreci, sadece bir anayasa oylamasından ibaret ‘kendinde şey’ olarak görülemez!
A. Can
Fiilen yürürlükteki tek adam diktatörlüğünü resmileştirecek Anayasa değişikliği muhtemelen Nisan başında halk oyuna sunulacak.
Bu referandum daha önceki seçimlerden çok daha eşitsiz koşullarda yapılacak. Medyanın susturulduğu, muhalefetin elinin kolunun bağlandığı, “hayır” demenin şimdiden gözaltı ve tutuklama gerekçesi yapıldığı OHAL koşullarında sandıktan istenen sonucu çıkarabilmek için elden gelenin yapılacağı da açık.
Bu gerçeklerden hareketle “rejimin anayasal bir meşruiyet kazanmasına ortak olmamak” için referandumun “boykot” edilmesini savunanlar var. İlk bakışta akla uygun gibi görünüyor bu öneri. Ancak üzerinde biraz durup düşünülünce o kadar da isabetli olmadığı, dahası çok ciddi zaaflar içerdiği farkediliyor.
“Boykot” önerisi, referandum sürecinde politik mesajını salt “karşı çıkmakla” sınırlandıran bir darlıkla malul en başta. Bugünün koşullarında kitleleri sadece “sandığa gitmemeye” çağıran bir kampanya, özel olarak kimseyi harekete geçirmez, hiçbir kesim üzerinde motive edici bir işlev görmez; tersine, kimi riskleri göze almaktan korkan mevcut siniklik ve durgunluğa yeni bir ‘meşruiyet’ bahanesi sağlar.
Sandığa gitmemekle sınırlı bir “boykot”, inisiyatifi baştan kendi dışındaki güçlere/kutuplara terkeden, sürecin seyir çerçevesini ve temposunu esas olarak onların belirlemesini kolaylaştıran ‘savunmacı’ bir tutum anlamına gelir. Çünkü her şeyden önce, demokratik muhalefetin dahi dizginsiz bir faşist devlet terörüyle geriletildiği, korkuyla sindiği koşullarda “sandığa gitmeyelim, yerine şunu yapalım” diyebilecek bir konumda değildir. Bu anlamda dayanabileceği, “gelin bunu büyütelim” diyebileceği ele avuca gelir bir sınıf ve kitle hareketi yoktur bugün ortada. Zaten önümüzdeki referandum süreci, sadece bir anayasa oylamasından ibaret ‘kendinde şey’ olarak değil tam da bu olmayanın yaratılması, bu yönlü arayışların somut bir hedefe yöneltilerek belirgin bir biçime ve güce kavuşturulması, bu arada yeni güçler kazanılarak büyütülüp sürekliliğinin sağlanması yönünde bir fırsat, uzun ve inatçı bir yürüyüşün yoğunlaşılmış güncel bir adımı olarak görülüp ele alınmak zorundadır. “Boykot” önerisi bu yönüyle de dar ve sınırlı bir yaklaşımın ifadesidir. Uzun vadeli bir perspektif yerine an’la sınırlı, gündelik bir bakış açısının dışavurumudur.
Koşulların eşitsizliğini gerekçe göstererek sandığa gidilmemesini savunan bir anlayış, özellikle “evet” yandaşları tarafından kolaylıkla “eskiyi korumaya çalışan bir tutuculuk” olarak damgalanıp gözden düşürülebilir. O bu yönüyle de inisiyatifi hasımlarının eline bırakan “savunmacı” bir strateji anlamına gelir, daha doğrusu kolaylıkla bu konuma itilebilir. Buna karşın, koşulların eşitsizliğini de güçlü bir biçimde vurgulayan fakat kendini salt bununla sınırlamayan bir “hayır” propagandasının hareket alanı ilkine kıyasla çok daha geniş olur. Tabii bu genişlik, bir yönüyle de “hayır” propagandasının öncelikle hangi kesimleri hedefleyip nasıl örüldüğüne bağlı olacaktır.
Burjuva devletin ve dinci gericiliğin elindeki bütün imkanların seferber edilmesi dışında “hayır” propagandasının binbir yolla engellenmeye çalışılacağı bir referandum süreci elbetteki ‘eşitsiz bir yarış’ olacaktır. Dünyanın gözü önünde olup bitecek, üstelik “hayır” kampanyasının etkisi ölçüsünde daha da tırmanacağı açık bu saldırılar, bu arada yapılacak usulsüzlük ve sayım hileleri nedeniyle sandıktan çıkacak sonucun meşruiyeti her halükarda ‘tartışmalı bir meşruiyet’ olacaktır. Sandığa gitmeyi reddetmekle “hayır” temelinde bir karşı çıkış arasında bu açıdan özsel bir fark, birinin diğerine özel bir üstünlüğü yoktur. Bunun tersini iddia etmek demagojik bir “sol keskinlik”ten başka bir şey değildir.
Buna karşın, burjuvazinin diktatörlüğü altında yapılan seçimler ya da referandum gibi oylamalarda ortaya çıkan sonuçların meşruiyeti sorununu ‘koşulların göreli eşitliğine” bağlayan bir yaklaşımın kendisi devrimci açıdan sorunlu, sakat bir yaklaşımdır. Her zaman varolan bu eşitsizliğin teşhiri elbette gerekli ve doğrudur ama burjuvazinin sınıf diktatörlüğü altında yapılan seçimler ve benzeri süreçlerde ortaya çıkan sonuçların meşruiyeti sorununu bu “ölçüden” hareketle -daha doğrusu salt buna indirgeyerek- tartışacaksak eğer, o zaman bu tartışmayı, özellikle de 1 Kasım seçimleri başta olmak üzere bundan önceki gelmiş geçmiş bütün seçimlere katılmanın, hala parlamentoda duruyor olmanın, bir bütün olarak burjuva parlamentarizmi de dahil kapitalizm koşullarında yasal olanaklardan yararlanmaya çalışmanın doğru olup olmadığına kadar genişletmek gerekir. “Boykot” gerekçesi olarak ileri sürülen keskinliğin tutarsızlığı, önü arkası fazla düşünülmeden ortaya atıldığı gerçeği burada bir kez daha çıkar karşımıza.