İşçi sınıfı için Anayasa değişikliği ne anlama geliyor?

Anayasa’nın değiştirilen maddelerinin hiçbiri işçi ve emekçilerin hayatlarına değmiyormuş gibi görünüyor

Pazartesi, 30 Ocak 2017 (9 yıl 2 ay önce)

Hejar Baran



 



Anayasa’nın değiştirilen maddelerinin hiçbiri işçi ve emekçilerin hayatlarına değmiyormuş gibi görünüyor. Öyle ya Meclis’in tamamen etkisizleştirilip/yetkisizleştirilmesinin, Bakanlar Kurulu (hükümet) gibi bir mekanizmanın bile fazla görülmesinin, yargının hem bileşimi hem de işleyişi açısından partili cumhurbaşkanına bağlanmasının işçi sınıfı ve emekçilerin gündelik hayatları, ekonomik-sosyal sorunlarıyla nasıl bir ilişkisi olabilir ki?!



 



Dışardan bakılınca tablo böyle görünüyor. En başta da işçi ve emekçilerin siyasi iradesini küçümseyenler, onlara siyaseti çok görenler açısından bu böyledir. Onlara göre işçi sınıfı siyasetle alakadar olmamalı, ekmeğine bakmalıdır. Ülkenin nasıl yönetileceği, hangi ülkeyle nasıl bir ilişki kurulacağı ya da kime hangi hibenin/peşkeşin çekileceği onu ne ilgilendirir ki?!. Siyaset sadece onların belirlediği sahada belirledikleri toplarla oynanan geçici bir heyecandan, bazen de tehlikeli bir oyundan ibarettir. Ancak onlar izin verirse ve onların belirledikleri kural ve amaçlar temelinde sözkonusu olabilir.





Oysa burjuvazinin yapıp ettiği düzenlemelerin tümü işçi ve emekçiler üzerinde nasıl bir tahakküm kurulacağı, onların kendi sınıfsal çıkarları temelinde örgütlenip kapitalist sisteme karşı durmalarının nasıl engelleneceği temel amacına göre belirlenir. 12 Eylül Anayasası’nın bazı kritik maddelerinde yapılan ve burjuva devletin örgütlenme biçimini radikal bir şekilde farklılaştıran değişiklikler de esasında bunun içindir. Bu değişiklik burjuvazinin dönem dönem yaptığı kısmi değişikliklerden de farklı olarak stratejik bir değişikliktir.





Burjuvazi stratejisini sadece anın görünen sorunları üzerinden yapmaz, o “an” içindeki dinamiklerin gelecekte evrilebileceği nitelikleri hesaplar ve hazırlığını da o olasılıklar üzerinden gerçekleştirir. Bugün referanduma götürülen Anayasa değişikliği tam da bu nitelikleriyle doğrudan işçi ve emekçilere, ezilen tüm toplumsal kesim ve halklara, onların taşıdıkları mücadele potansiyelinin başka kriz dinamikleriyle de birleşerek nasıl bir karakter kazanabileceği öngörülerine dayandırılarak gerçekleştiriliyor.





Bir bölgesel hatta dünya savaşının eşiğinde bulunan bugünün emperyalist kapitalist dünyasında kızışan rekabet koşulları için işçi ve emekçilerin en aza rıza göstermeleri burjuvazi ve devletleri için olmazsa olmaz önemdedir. “Üretim maliyetlerinin düşülmesi gerekir” tespitiyle ağzını açan burjuvalar ve temsilcileri, aslında daha düşük ücret, daha belirsiz çalışma ve sosyal güvenlik sistemi arzuladıklarını ifade ediyorlar.





“İstikbalimiz sözkonusu” diyerek referandumda EVET denilmesini isteyenler, işçi ve emekçilere “gerekirse daha fazla fedakarlık yapacaksınız, evlatlarınızın savaş ve işgallerde dökülen kanlarını sessizce izleyecek hatta daha fazlasını sunmak için sıraya gireceksiniz” demek istiyorlar. Dahası “bu sömürü, yıkım ve savaş politikalarına karşı çıkanlara karşı bizim adımıza savaşacaksınız” demiş oluyorlar. İşçi ve emekçileri kendi sömürü-yağma-talan-kan-gözyaşı politikalarının gönüllü neferleri haline getirmek için EVET demelerini buyuruyorlar.



 



İşin bir yanını bu oluştururken diğer yanını da yine bunlarla da bağlantılı olarak “istikballeri” için gerekli her türlü düzenlemenin tek bir adamın imzasıyla, hiçbir bürokratik engele takılmaksızın gerçekleştirilmesi oluşturuyor. OHAL’li ve KHK’lı yönetim biçiminin tek adamın kontrolünde süreklileşmesi anlamına gelen, bir partiyle devletin özdeşleşmesini ifade eden değişikliğin işçi ve emekçilerin gündelik hayatına nasıl değeceğini ya da ekonomik-sosyal kazanımlarının el çabukluğuyla gaspını nasıl sağlayacağını anlamak için şimdiye kadarki OHAL uygulamalarına bakmak yeterlidir. Sadece OHAL döneminde yasaklanan grevlere, engellenen işçi eylemlerine, KHK’larla işten atılan ve açlığa mahkum edilen, tüm itiraz kanalları da kapatılmış on binlerce emekçinin varlığına, patronlar için oluşturulan Varlık Fonu gibi bir hibe havuzuna, sosyal güvenliğin tasfiyesinde önemli bir adım olan Zorunlu BES’e, kiralık işçiliğe bakmanız bile bu değişikliğe EVET denildiğinde daha nelerle karşılaşılacağının anlaşılması açısından kafidir.



 





 



Referanduma götürülecek değişiklikler bugüne kadar gündemleştirilen fakat toplumsal tepkiyle her defasında ya geri çekilen ya zamana yayılarak parça parça geçirilen pekçok hak gaspının hızla gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bunun tek adamın atacağı bir imzaya bakacak hale gelmesi…





Bir sabah kalktığımızda kucağımızda bulduğumuz bir KHK ile mesela tazminat hakkımız gasp edilmiş olabilecek. Uzun süredir gündemde olan ve emekçi memurlara kısmi iş güvencesi sağlayan 657 bir anda değiştirilmiş, iş güvencesi tümüyle kaldırılmış olabilecek. Kimi grevlerde gündeme gelen ya da en son metal grevlerinde karşılaştığımız grev yasağı belki de uzun ve zorlu mücadelelerle elde ettiğimiz grev hakkının tümüyle yasaklanmasıyla, sendikalarımızın kapılarına kilit vurulmasıyla karşımıza çıkacak.





Grev hakkını OHAL’e düzdüğü övgülerle “Bakın grevdir boykottur ıvız zıvırdır var mı?” diye “ıvır-zıvır” olarak tanımlayan bu tek adamın yapacaklarının sınırının da olmadığı aşikar. Grev hakkının-sendikal örgütlenmenin olmadığı koşullarda işçi sınıfının dayatılan kölelik koşullarına savunmasızca rıza göstermek dışında seçeneği olmayacak.





Daha şimdiden Zorunlu BES’le ön adımı atılan sosyal güvenliğin tasfiyesi daha büyük adımlarla nihayete erdirilebilecek. Bütçenin, vergilendirme dilimlerinin bu “tek adam” tarafından belirlendiği ve herhangi bir denetim mekanizmasına takılmadan yürürlüğe konulabileceği koşullarda patronlara verilecek her kıyağın işçi ve emekçilerden misliyle çıkarılacağı açık değil mi?



 







Soma Katliamı günlerinde “neden hep biz ölüyoruz?” diye soru sorma cesareti gösteren bir emekçiyi tekmeleyen, iş cinayetlerini “fıtrat” olarak kabul ettirmeye çalışan bir zihniyet var karşımızda. Yapılan duble yollarla, havalimanlarıyla, köprülerle övünen, bunun daha fazlasının yapılması için dağı taşı yağmaya açan, keselerini hibelerle doldurduğu inşaat baronları için işçi kanı sunmak da dahil her türlü “peşkeşi” yapacak bir gözü dönmüşlükle hareket eden… Ki sorun bu zihniyetin sadece bir kişide simgeleşmesi de değildir. O bir kişinin “ustaca” yapıp ettiği her şeye kan emici burjuvaların doymak bilmez bir iştahla duyduğu kolektif ihtiyaçtır.



 



Rahmi Koç’un “Dünyada müthiş bir rekabet başlayacak, bizim de bu gelişmeye ayak uydurmamız kaçınılmaz. Bu nasıl olacaktır? Başarılı olmak için ya herkesin yaptığını daha iyi yapacaksınız yahut da hiç kimsenin yapmadığı, yepyeni bir şey yapacaksınız. Bizim de öyle bir yolu seçmemiz menfaatimiz icabıdır. Lüzumsuz konularla vakit kaybetmeyelim” sözleri o tek kişinin yapıp ettiği her şeyin kolektif arka planının kavranması açısından çarpıcıdır.



 



[Alınteri'nin baskıya hazırlanan Şubat 2017 tarihli 8. sayısının yazısıdır]