Türkiye, eskilerin deyimiyle referandum sath-ı mailine girdi
Türkiye, eskilerin deyimiyle referandum sath-ı mailine (düzlemine) girdi. Görünen o ki, önümüzdeki ayların başat konusunu bu oluşturacak.
Macun tüpten çıktı artık!.. Dolayısıyla “referandumun göze alınamaması”, “ertelenmesi”, kısacası “başkanlık rejimine geçişin askıya alınması” söz konusu ol(a)maz bu saatten sonra. Onun için bu süreçte gevşemeye yol açabilecek bu tür altı boş yorum ve beklentilere prim vermemek lazım.
Şimdi karşımıza referandum etabı olarak çıkan rejim değişikliğinin, toplumsal yaşam ve sınıf mücadelesinin bundan sonraki seyri açısından taşıdığı anlam ve önemi görmek için fanusta yaşamıyor olmak yeterli. Dolayısıyla bu etaptaki çatışmaya da sürecin içerdiği tehlikelerin büyüklüğüne uygun bir ciddiyet ve tarihsel sorumluluk bilinciyle (Faşizme direnme kararlılığının tarihsel ifadelerinden biri olarak “Non Pasaran” ruhuyla) yüklenmek gerekiyor. Sıradan gündelik faaliyetlerin üstüne çıkan bir yoğunlaşma şart. O nedenle bu kesitte faaliyet, enerjik bir kampanya faaliyeti olarak yürütülmek zorunda.
Bir kampanya faaliyeti örgütlenirken tayin edici ilk adımı ‘amacın’ ve ‘hedef kitlenin’ belirlenmesi oluşturur. Yürütülecek kampanyanın içeriğinden diline, öne çıkarılacak sloganlardan kullanılacak biçim ve araçlara, temponun ayarlanmasından kaçınılması gereken yanlışlara kadar hemen herşey, yolun başında net bir biçimde yapılması gereken bu belirlemelere göre şekillenir.
Bu referandum sürecinde amacımız ne olmalı, buna bağlı olarak hedef kitlemizi kimler oluşturmalı”?..
Sandıklardan “hayır” sonucunun çıkmasını sağlamak küçümsenmemesi gereken bir hedef olmakla birlikte bunu en başa yazmak, dahası tek amaç haline getirmek yanlıştır. Taktik başarının en somut ifadesini oluşturmakla birlikte bu sonuca hak ettiğinden fazla bir anlam yüklemek, elde edilememesi durumunda büyük hayal kırıklıkları hatta moral çöküntülerin yaşanmasına da davetiye çıkarmak olur.
Elbetteki “hayır” için çalışılmalıdır. Yukarda işaret ettiğimiz gibi, burjuvazinin faşist diktatörlük rejimini yeni bir biçim altında tahkim etme yöneliminin önüne barikat kurma anlamında elde edilecek siyasal başarının en somut ifadesi bu sonucun elde edilmesi olacaktır. Ancak “hayır” demenin dahi gözaltı hatta tutuklanma gerekçesi yapıldığı olağanüstü eşitsiz koşullarda bütün bedeller göze alınarak yürütülecek bir kampanyaya rağmen “hayır” sonucunun alınamaması dünyanın sonu olmayacaktır.
Referandum kampanyası, sonuç ne olursa olsun referandum sonrasına hazırlanmayı da içeren bir yaklaşımla örülmelidir. Bu bağlamda bu süreci, 1) İlerici kamuoyunu teslim almış olan karamsarlığın ve kendi gücüne güvensiz ruh halinin dağıtılmasına hizmet edecek bir kitle seferberliği yaratmanın 2) “Hayır komiteleri” ya da farklı isimler altında örgütlü biçimler kazandırmaya çalışmamız gereken bu ’silkinmeyi’ kalıcı hale getirecek yeni örgütsel biçimler ve ilişki ağları ortaya çıkarmanın, 3) Düne kadar AKP’ye destek veren kesimler dahil yeni alanlara ve güçlere açılma, işçi ve emekçi kitlelerle zayıflamış bağlarımızı restore edip güçlendirmenin vesilesi haline getirmeliyiz. Bu süreçte asıl hedeflerimizi bu kalıcı sonuçları elde etmeye çalışmak oluşturmalı.
Referandum sürecinde yürütülecek “hayır” kampanyasının hedef kitlesini, şu ya da bu nedenle bugüne dek AKP ve MHP’ye oy vermiş, kendini “milliyetçi-muhafazakar” olarak tanımlayan emekçi kesimler oluşturmalı. İlerici kamuoyunu da motive edecek somut sonuçlar elde etmek istiyorsak şayet, bu kesimler içindeki kuşku ve tereddütleri derinleştirerek “evet” cephesinin tabanında bir çözülme yaratmayı esas almalıyız. Bu kitlelerin kafalarındaki önyargı ve güvensizlik duvarlarına çarparak geri dönmeye mahkum beylik kalıp ve sloganları tekrarlayıp durmak yerine; onları sınıfsal konumları temelinde düşünmeye, izlenegelen politikaları doğurdukları sonuçlar ışığında sorgulamaya yöneltecek içerikte bir strateji izlemeliyiz.
Yılmaz Özdil, Mine Kırıkkanat, Bekir Coşkun gibi Kemalist “beyaz Türkler” de sık sık tanık olduğumuz türden karşısındakilere tepeden bakan küstah ve buyurgan bir üslup kullanmaktan kesinlikle uzak durmalıyız. Dilden de önce içerik olarak konunun kimlik farklılıklarına, yaşam tarzı ve kültürler arasındaki çatışma konularına çekilmesine meydan verecek, milliyetçi-muhafazakar kesimleri kolayca katılaştırıp iktidar bloku etrafında saflarını sıkılaştırmaya itecek düşüncesiz tutum ve söylemlere asla prim vermemeliyiz.
[Alınteri'nin 1 Şubat 2017 tarihli 8. sayısının başyazısıdır]