Fiili olarak işletilen ‘führer rejimi’ne yasal bir kılıf geçirmeyi arzulayan ‘referandum’ gündemiyle yatıp kalkar olduk
Serhat Tuna
Toplumsal kutuplaşma ve kaosun hüküm sürdüğü koşullarda fiili olarak işletilen ‘führer rejimi’ne yasal bir kılıf geçirmeyi arzulayan ‘referandum’ gündemiyle yatıp kalkar olduk. Hitler, Mussolini gibi o dönemin koşullarının ürünü olan yakın tarihin ve günümüzün Afrika tipi diktatörlüklerini Padişah kültüyle harmanlayıp coğrafyamıza taşımaya çalışan bir faşist iktidar blokuyla karşı karşıyayız.
Bu blok, tarihsel-toplumsal gericilik birikimini iktidar olanaklarıyla buluşturup çarkı istedikleri yönde döndürmenin ‘hazzını’ yaşamak istiyor. Bunların bugüne kadar aldıkları yolun mimarlarından birisi de kendisini hala ‘sahici muhalefet’ gören ‘ulusalcı’ cenahtır.
Bu coğrafyada Sünni-Türk-İslam sentezli geleneğin temelini bu cenah atıp büyüttü. İktidarlaşan AKP’nin toplumsal tabanını bunların zihniyeti genişletti. İktidar oldukları dönemlerde de ‘muhalefette’ oldukları son on yıllarda da hep aynı uğursuz rolü oynadılar. Nihayetinde kendi konumlarını da sarsan iktidarın el değiştirmesine çanak tuttular.
Kirli ittifaklar ve ilişkiler içerisinde “devletin bekası” klişesiyle toplumsal muhalefetin, bastırılması ve tasfiyesinin fermanı olan bütün yasa ve uygulamalara imza atıp omuz verdiler. Dolayısıyla bugünkü tablo içerisinde madalyonun bir yüzünde AKP-MHP koalisyonu varsa, diğer yüzünde de CHP ve onun etrafında kümelenen ‘ulusalcı cenah’ var.
Şimdi bu cenah “laiklik ve demokrasi elden gidiyor” saikiyle ‘hayır’ kulvarında yeralıyor. Kendi günahlarını başkalarının günahlarında yıkayarak “aziz” olmaya soyunuyorlar. Irkçı, tekçi, farklı olanı ötekileştirme anlayış ve politikasında AKP-MHP çizgisiyle farkı olmayan bu cenah, kendilerini Erdoğan karşıtlığıyla sınırlayıp Kürt düşmanlığını ‘hayır’ kampanyasına katık yaparak hala vatan-millet edebiyatı üzerinden propaganda yürütüyor.
Sözcü ve Yeniçağ gibi gazetelerin borazanlığını yaptığı bu kesimler, tarihsel-toplumsal gericilik birikiminin kodlarıyla hareket ederek AKP-MHP ortaklığıyla hala Kürt düşmanlığı temelinde yarışan bir ‘hayır’ kampanyası yürütüyorlar. Yılmaz Özdil, Bekir Coşkun, Meral Akşener gibi kafatasçılar, Cumhuriyetçilik adı altında yürütülen soykırımcı politikalara dayanarak “Kürt sorunu dış mihrakların oyunu” gibi yaveleri tekrarlıyorlar.
Saldırı ve tutuklama sağanağına rağmen net bir tutum beyanında bulunup, ‘hayır kampanyası’ başlatan HDP şahsında, “Kürtlere güven olmaz, referandumu boykot edip Erdoğan’ı başkan yaptıracaklar” gibi asılsız, düzeysiz, belden aşağı vuran kirli bir politika yürütüyorlar. Bu cenah aynı kirli propaganda yöntemine 7 Haziran seçimleri öncesinde de baş vurmuştu. Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız!” tok çıkışını da tetikleyen bu propaganda o zaman hükümsüz kalmıştı.
Oysa madalyonun diğer yüzündeki AKP-MHP ittifakı da Kürt düşmanlığını “evet” kampanyasına katık yapmış durumda. CHP şahsında ulusalcıların “bölücülerle işbirliği” yaptığı yaygarası yürütüyorlar.
‘Al birini, vur ötekine’ diyebileceğimiz bu ‘hayırcı’ ve ‘evetçi’ yaklaşımın her ikisi de aynı tarihsel-toplumsal gericilik birikimi kodlarına oynuyor, birlikte besleyip büyüttükleri o ırkçı-şovenist hezeyanı canlı tutmaya yükleniyorlar.
‘Hayır kampanyası’ yürüten devrimci güçler ve emek hareketleri bu gerçeklikleri akılda bulundurarak hareket etmek durumundadırlar. Kuşkusuz başaşağı edilmiş ‘laiklik’ anlayışını ulusalcıların ellerinden alıp ayakları üzerine doğrultmak, şovenist yaklaşımlarla sınırları çok net çekmek gerekir. Aksi halde “laikliği savunmak” görünümü altında egemenlerin büyüttüğü tarihsel-toplumsal gericilik birikiminin ırkçı şoven kodlarını okşamaktan kaçınılamaz. Bunun tarihsel vebaliyse çok ağır olur.