Yoksulluk iradesi korkumu yeniyor

Geçtiğimiz günlerde yayını 15 gün süreyle durdurulan Ülkede Özgür Gündem, gazeteyi çıkaranların kararıyla tümüyle kapatıldı, yerine artık başka bir gazete yayımlanıyor.

GÜNCEL
Cumartesi, 9 Aralık 2006 (19 yıl 10 ay önce)

Bu gazeteyi 14 yaşındayken (1991) Diyarbakır'da dağıtmaya başlayan Yılmaz Yakut, aradan geçen 15 yılda tam 148 defa “resmen” gözaltına alınmış. Ancak tutuklanmasını gerektirecek hiçbir suç işlemediği için hapis yüzü görmemiş. Polis onu hep “siyasi” saymış, oysa onunki basit bir yoksulluk ve şefkat arayışı öyküsü.

Söyleşi: İrfan Aktan

Yılmaz'ın 14'ünde başladığı gazete dağıtımcılığının hikayesi sadece kendi hikayesi değil, bu ülkenin şu an yirmili yaşlarında olan “bir bölüm” çocuğunun da hikayesi. İnsan, yurttaş, hasta hakları ve tabii ki basın özgürlüğüne atılmış kara bir çiziğin resmi onun hikayesi. Dağıttığı gazetenin içeriği, yayın politikası, derdi ne olursa olsun, o bir gazete dağıtımcısı. Ne bir "bölücü" ne de "yıkıcı". Yılmaz'ın söyleşimiz boyunca defalarca tekrarladığı ve muhtemelen kendisini gözaltında sorgulayan polislere de söylediği kilit cümlesi şu: “Ben sadece bir gazete dağıtımcısıyım!”
Yılmaz her şeye rağmen direnmiş, inat etmiş ve “hayatta” kalmış. Fakat o “hayatı” başaramayanlar da var. Örneğin kendisiyle birlikte gazete dağıtırken uğradığı baskılardan sonra “siyasileşen” ve dağa çıkan, oradan da cenazesi bile dönmeyen kardeşi... Yılmaz'ı yıldıramamış olan ağır öykünün sonunu henüz bilmiyoruz. Ancak belli ki Yılmaz'la yüzleşmeden, bu öykünün “mutlu” sonunu da göremeyeceğiz...


Bizimle randevunu mahkemede olduğun için erteledin. Davanın konusu neydi?
Diyarbakır'da bu yılki 28 Mart olaylarını hatırlarsınız, zaten bütün dünya bundan söz etmişti. Aralarında çocukların da olduğu bir sürü insan öldürülmüştü. Hani Erdoğan demişti ya, çoluk-çocuk gözetilmeyecek diye. Zaten bir-iki çocuk eylemlere bile karışmadıkları halde evlerinin damında kurşunlara hedef olup ölmüştü. O olayların ikinci veya üçüncü gününde beni de almışlardı.

Kimler almıştı?
Gazete dağıtırken, sabah saatlerinde -iyi hatırlıyorum, saat dokuzda- Akar Petrol civarında her günkü güzergahımda elliye yakın polisle karşılaştım. Bir polis eliyle bana “Git, bize doğru gelme” şeklinde hareket yaptı. Polis çok sinirliydi. Beni de zaten Diyarbakır'daki bütün polisler tanıyor. Biri “Git lan!”, bir diğeri ise ağza alınmayacak küfürlerle “Gel lan!” dedi. Ben de gitmek istemedim. Çünkü başıma ne geleceğini biliyorum. Yüz elliye yakın defa resmen gözaltına alındığım için bana ne yapacaklarını biliyordum. Ama iki 'lan'ın ortasında kaldım.

Polis seni çağırınca kaçtın mı?
Kaçamazsın ki! Durdum. Polisler geldiler, elimdeki gazeteleri aldılar. Elimde iki yüz elli, çantamda da elli tane gazete vardı.

Kaç gazete taşıyabiliyorsun?
Ortalama ikiyüz elli, üç yüz tane taşıyabiliyorum... Gazetelerimi ve sırt çantamı aldılar elimden. Gazeteleri alır almaz da cop ve yumruklarla üzerime düştüler. Bağırdım, “Ben hastayım, sara hastasıyım, epilepsi hastasıyım” dedim, (paçalarını sıvıyor, bacaklarındaki yara izlerini gösteriyor). Görüyorsunuz, yaralarım halen iyileşmedi. Kulak zarım patlamıştı, kafamdan da ciddi yaralar almıştım. Çok ağır bir şekilde yaralandım bu sefer. Ben daha kendimden geçmemiştim, o yüzden gazetelerimi yaktıklarına tanık oldum. Sonra beni bir çuval gibi polis otosuna attıklarında kendimden geçmişim. Sırt çantama ne olduğunu bilmiyorum. Gözlerimi Diyarbakır Çevik Kuvvet Müdürlüğü'nde açtım. Orada da aynı şekilde, sekiz-on polis üstüme düştüler. Dört gün boyunca kaba dayak attılar. Savcılığa çıkarıldıktan sonra da serbest bırakıldım.

Senin eylemlerle bir alakan yok muydu?
Ben bir gazete dağıtımcısıyım. Bugün hakim beye de söyledim. Ben olaylara herhangi bir şekilde katılmadım vallahi. Yoldan geçerken beni görmüş olabilirsin, beni mahallede dolaşırken görmüş olabilirsin ama beni eylemlerde görmüş olamazsın.

Dağıtım işine ne zaman başladın?
Diyarbakır'da doğdum, 14 yaşında da gazete dağıtmaya başladım.

Gündem dağıtıcısı

Bu işe niye girdin?
Ben gazeteye gelmeden önce simit satardım. Ailemin ekonomik durumu iyi olmadığından dolayı, yani biz yoksul insanlar olduğumuz için. Simit işi bizi doyurmuyordu. O yüzden kardeşimle birlikte gazete dağıtımına geldik. Gerçekten de günde iki-üç yüz gazete dağıtırdık ve bu da ailemize önemli bir pay oluyordu. O yüzden bu işi sevdik. Ama sadece bunun için değil, gazete dağıtırken insanların sıcaklığını hissediyorduk. İnsanların bu sıcaklığı da bizi bu işe daha çok bağlıyordu. O yüzden de ayrılmamaya, bu işi kaybetmemeye çalışırdık.

Simit satarken insanlar sıcak davranmıyor muydu?
Hem o, hem de bazen zarar da ediyorduk. Gece saat sekiz-dokuza kadar simit dağıtırdık. Yağmur yağdığında simitlerimiz ıslanırdı, kimse de ıslak simit yemezdi.

Simit işine ne zaman başlamıştın?
Simit satmadan önce tatlı satıyordum. İlkokula 1983'te başladım, 85'te de tatlıya başladım. Abimle geceleyin saat iki-üç gibi gidip sıraya girerdik. O zamanlar çok fazla tatlıcı olmadığı için, gidip sıra bekliyorduk ki, sabahleyin erkenden tatlımızı alabilelim. Sabaha doğru beş-altı gibi tatlılar çıkardı. Onları tepsimize doldurup sokağa çıkardık.

Tatlıları nereden alıyordunuz?
Evimize çok uzak değildi; Bağlar semtinde bir yer vardı. "Tatlıcı Pire" (Tatlıcı kocakarı) vardı. Yaşlı bir nene satardı tatlıları...

Kaç kardeşsiniz?
Yedi kardeştik. Ben, abimden sonra en büyük kardeşim. İlkokuldan sonra simit satmaya başladım. Babam betoncuydu. Yani inşaat işçisiydi. Şu an artık çok yaşlı, çalışamıyor.

Sen evli misin?
Yok, 29 yaşındayım.

Niye evlenmedin?
Ben sara hastası olduğum için... Ailem de illa evleneceksin diyor. Ama evlenince evi nasıl geçindireceğini hesaplamak zorundasın. Sara hastası olup da evlenen insanlar var. Fakat benim fikrime göre o arkadaşlar bilinçsizce hareket ediyorlar. Bugünkü yaşam tarzına baktığın zaman evliliğin rahat olmadığını, zor olduğunu görüyorsun zaten. Nöbet geçirdiğim zamanlar oluyor... Geçenlerde de nöbet geçirdim; çenem kırılmıştı, yüzüm-gözüm kan içinde kalmıştı. Zaten aniden yere düşüyorsun, sonra bir şey hatırlamıyorsun. Bir de bakıyorsun ki yüzün değişmiş. Mesela çenen kırılmış...

Neticede evlenmeye hiç niyetin yok mu?
Burada arkadaşlar da bana o yönlü espriler yapıyorlar. Ama bu biraz da kısmet meselesi. Bana “Kalo” (ihtiyar) diyorlar (gülüyor). Bir de ben gazetenin en eski çalışanı olduğum için..

Gönlünü kaptırdığın biri olmadı mı hiç?
Olmadı, gerçekten hiç olmadı. Hep halk arasında olduğum, hep çalıştığım, gazete dağıttığım için öyle bir fırsat da olmadı. Ayrıca insan utangaç olunca, bu konuda zaten bir adım atamıyorsun (gülüyor). Ama belki kısmet olur, bir gün bakarsın ki benim de yedi çocuğum olmuş! Ailem ve arkadaşlarım zaten çok dayatıyorlar.

İlk ne zaman gözaltına alındın?
Gazete dağıtmaya başladığımın ilk haftasında alındım. O zaman da sivil polisler almıştı ama ben daha sivil polis diye bir şeyin olup olmadığını bilmiyordum. Vakıflar İşhanı'nın ikinci katından elimde gazetelerle aşağıya inerken, aşağıda dört veya beş adam beni “İn aşağı lan!” diye çağırdı. Dedim ki adama, “Daha saygılı bir şekilde gazete isteyemez misin, niye küfrediyorsun!” Nerden bileyim ki sivil polis olduğunu. Adam hemen merdivenlere tırmandı, elimdeki gazeteleri alıp aşağı fırlatı. Beni de saçlarımdan tutup gazetelerin arkasından... şok oldum! Biri bana bir yumruk atınca burnumdan kan fışkırdı. Sanırsın ki kan musluğu... O halimle alıp beni Mardinkapı Karakolu'na götürdüler. Akşamleyin de beni serbest bıraktılar.

Gözaltında ne oldu peki?
İlk defa alındığım için her zamanki muamele bana çok ağır geldi. Beni bir odaya attılar. İki polis üzerime düştü, sanırsın kum torbasıyım... Niye bu gazeteyi satıyorsun, kim sana sat diyor gibi sorular sordular. Ben de kendi irademle gazeteyi sattığımı söyledim. Yoksulluğumu, aile ekonomisine katkı yapmak, para kazanmak zorunda olduğumu... Tabii bunları söylerken de polisler üstümdeydi. Çok ayıp küfürlerle yalan söylediğimi belirttiler. Sonra tekrar hücreye attılar, tekrar çıkarttılar, tekrar vurdular. Akşam olana kadar dövdüler. Ben de daha çocuğum, bimiyorum neyin ne olduğunu. Akşam beni bıraktıklarında bir daha seni bu gazeteyi dağıtırken görürsek öldürürüz dediler. Oradan büyük bir çabayla gazete bürosuna geldim. Arkadaşlara durumu anlattım. Balıkçılar Başı'nda, Vakıflar İşhanı'nda beni üç dört tane adam dövüp karakola götürdüler ama polis olduklarını iddia ettiler, yalan atıyorlardı dedim. Çünkü ben hala polislerin sivil olabileceğini bilmiyordum. Sanıyordum ki hani eski model polis kıyafetleri vardı ya, polis olmak için illa onları giymeleri gerekiyor... Bürodaki gazeteci arkadaşlardan biri ellerinde keleş var mıydı diye sordu, evet dedim. Onlar sivil polistir dedi. İlk gözaltım oydu. Daha sonra zaten haftada bir-iki, bazen üç defa gözaltına alınıyordum. Genellikle kırmızı Renault Toros marka arabalarla alıyorlardı. O yüzden de kırmızı Toros araba gördüğüm zaman çok korkardım.

Gözaltına alıp karakola mı götürüyorlardı?
Her zaman karakola götürmezlerdi. Çoğu defa saatlerce dolaştırır, tehdit ederlerdi. Sonra da On Gözlü Köprü'nün oraya götürüp kafama silah dayarlardı. Bazen içinde kurşun yokken tetiği çekerlerdi. Bazen de kurşun sıkıyorlardı kafamın yanından. Psikolojik olarak çok şey yaşatıyorlardı. Korkuyorduk. Acaba yarın mı öleceğim yoksa bugün mü diye düşündüğüm çok oluyordu. Ama yoksulluğun iradesi, korkuyu yeniyordu, yeniyor.

Yoksulluğun iradesinden kastın ne? Tüm yaşadıklarına rağmen neden gazete dağıtmaktan vazgeçip başka bir işe girmedin?
Çalışmazsan zaten yoksulluktan ölürsün. Bunu bilince de insan direniyor tabii. Ayrıca bir süre sonra korkuya alışıyorsun. Onlar üzerine geldikçe, sen işine daha çok sarılıyorsun. Bir de gazete içindeki insan sıcaklığıyla ilk defa karşılaşıyordum. Daha önce hayatımda öyle bir sıcaklık görmemişim. O sevgiden kopmak istemiyordum. O yüzden de korku bizi yenmiyordu, biz korkuyu yeniyorduk. Sen de devamlı gözaltına alınırsan korkudan korkmazsın artık. Hizbullah o dönemde devamlı beni takip ediyordu, tehdit ediyordu. Sokaklara girip onları atlatmayı da öğrenmiştim. Ama bir seferinde atlatamamıştım.

Ne olmuştu?
Pazar günüydü. Dağıtım esnasında Melik Ahmet-Tekel cvivarındaydım. Sabah saat dokuz civarı olduğu için esnaf daha işe başlamamıştı. Beni takip ettiklerinin farkında değildim. Biri önden, biri de arkadan geldi. Önden gelen kişi benden gazete istedi. Gazeteyi ona uzatırken arkadaki adam kolumu tutup büktü ve “Tekbir Allahu Ekber, katlin helal!” diye bağırdı. Ben korkudan bağırdım. Tamamdır, işim bitti dedim. Arkamdaki adam aynı esnada bana bir tekme attı. Kolumdan da tutmuş olduğu için benimle birlikte yere düştü. Önümdeki adamın üstüne düştük ikimiz. Arkadaki adam ayaklarımdan tuttu beni. Ben de yüzüne bir tekme attım can havliyle. Ardından da kaçmayı başardım. Arkamdan epeyce geldiler ama can korkusundan onlardan çok daha hızlı koşuyordum. Sonra da benim peşimi bırakıp sokak aralarına kaçtılar. Ben korkudan dolayı çok terlediğimi sandım. Baktım ki bütün vücudum kan içinde. Boyun ve bel kısmından yemişim satırı, altı yerden. Orada beni kurtaran neydi biliyor musun; fanilamın altına sakladığım gazeteler. Polisin çelik yeleği olur ya, benim de çelik yeleğim gazetelerdi. Satır, çelik yeleğimden dolayı beni öldürecek kadar derine inememiş.

Polis bu saldırıyla ilgili herhangi bir soruşturma yürüttü mü?
Dedim ki polise, bana Hizbullahçılar vurdu. Afedersiniz, özür dilerim ama gelip benim Müslüman olup olmadığımı sordular. Ben de kimliğimde dinimin yazılı olduğunu söyledim. İkna olmadılar. Afedersiniz, “Sünnetli olup olmadığına bakacağız” dediler. Ben de ölümden daha yeni dönmüşüm ha! Yok dediler, “Senin Ermeni olmadığın ne malum? Zaten Gündem dağıtımcıları Ermeni'dir. O yüzden sizin gibi -özür dilerim- orospu çocuklarının gebermesi gerekir!”

Tüm bunlar gazete dağıttığın için mi oluyordu yani?
Evet, ama ben de buna bir anlam veremedim hiçbir zaman. Yani ben bir gazete dağıtımcısı olduğum için düşmanlık besliyorlardı. Bir gazete dağıtmak bu ülkede suç kapsamına mı girer yani! Üstelik devlet dememiş ki bu gazete dağıtılmayacak diye. Ben küçükken de bu soruları hep sorardım kendime.

Annenler sizi bu işi bırakmaya zorlamıyor muydu?
“Bir gün sizi öldürecekler, bırakın bu işi” derdi annem. Ama biz bu işi çok seviyorduk. Bizim maceramızdı aynı zamanda. Ayrıca aslında rahat bir işti. Sabah saat yedide dağıtıma çıkardık. Öğlene doğru da gazetelerimizi bitirip dönüyorduk.

Özgür Gündem dışında senin için risk taşımayacak başka gazeteleri dağıtmayı düşünmedin mi hiç?
Özgür Gündem'in Diyarbakır'da diğer gazetelere göre daha çok okuyucusu var. Okuyucu kitlesi de gazeteyi alırken bize sempati gösterirdi. Saygınlığımız vardı. Ama diğer gazetelerin dağıtımcıları benzer bir sempatiyle karşılanmazlar. Bizim okuyucumuz gazete aldıktan sonra bize çay ısmarlar, sohbet ederdi her zaman. Çok yorulmuşsan dinlenmeni ister, içecek bir şeyler verirdi. Halen de o sıcaklık ve diyalog yüzünden bu işe devam ediyorum ben.

1991'den bu yana, yani on beş yıldır gazete dağıtıyorsun. Ne zaman emekli olacaksın?
(Gülüyor) Ben de bazen arkadaşlara o yönlü espriler yaparım. Artık emekli olmamın zamanı geldi derim. Bazen okuyucular da bana yirminci yılında emekli ol diyorlar. İnsanlar yorulduğumu düşünüyorlar galiba. Ama ben yorulmadım. Sadece artık gençlerin önünü açmak gerektiğini düşünüyorum (gülüyor). Eğer 1990'ların ortasında evlenip çocuk yapsaydım şimdi çocuklarıma bırakırdım mesleğimi.

Seninle birlikte gazete dağıtan kardeşin de işe devam ediyor mu?
O 1994'te dağa çıktı. 1998'de de herhalde yaşamını kaybetti. Yani onu da kesin bilmiyorum ama sanırım öyle. O benden beş-altı yaş küçüktü. On dört yaşındaydı galiba gittiğinde.

Dağa çıkmadan önce kaç defa gözaltına alınmıştı?
Epeyce alındı o da. Her dağıtımcı ayda ortalama on-on beş defa gözaltına alınır zaten.

Halen oluyor mu bu?
Eskisi gibi değil tabii ama halen gözaltılar oluyor. Sonuçta bir kimliğimiz var: Özgür Gündem dağıtımcısıyız. Ama polis eskisi gibi müdahale etmiyor. Bize karşı belli bir tavrı olan polisler halen aynı tavrı sürdürüyor ama.

Hiç gözaltına alınmadığın yıl oldu mu?
Hayır ama gözaltına alınmadığım aylar oldu. Özellikle 2000 yılından bu yana baskılar çok azaldı. 2000'den bu yana en fazla yirmi defa gözaltına alınmışımdır.

Kaç defa gözaltına alındığını sayıyor musun?
Aslında saymıyordum. Şimdiye kadar 148 defa resmen gözaltına alındığımı da polisten öğrendim zaten. Yoksa unutmuştum sayıyı. Ama ben zaten basit gözaltıları saymıyorum. Belki polis de saymıyordur onları.

Basit gözaltılar hangileri?
Bir-iki saat gözaltında kalma, tekme, tokat gibi dayaklara maruz kalma, arabayla dolaştırıp tehdit etme, korkutma...

Hiç tutuklandın mı?
Yok, tutuklanmam için hiçbir zaman belli bir gerekçe bulamadılar.

Bu işe ilk başladığında, dağıttığın gazeteyi okuyor muydun?
Evet, günlük olarak gazeteyi okurduk. Genellikle manşet haberini okuduktan sonra dağıtıma çıkarız. Çünkü sokakta manşet haberi üzerinden “yazıyor, yazıyor!” diye bağırıyoruz.

Kaç dağıtımcıydınız ilk dönemde?
Kırka yakın arkadaşımız vardı.

Diyarbakır'da başka gazetelerin de sizin gibi dağıtımcıları var mı?
Tabii, onlarla yolda karşılaşırken selamlaşırız. Zaman, Akit, Yeni Şafak dağıtımcıları var. Ama onlar motosikletle dağıtıyorlar gazeteyi. Bizim motosikletimiz yok, ayaklarımız var. Bir de sadece abonelere dağıtmıyoruz, sokakta satıyoruz. Onlarsa sadece abonelerine gazeteyi dağıtırlar. Bazen aynı binada karşılaşıyoruz, selamlaşıyoruz. Bir de onlar hiç ölümle tehdit edilmiyorlar, saldırıya uğramıyorlar.

Dağıttığın gazete başına kaç para alıyorsun?
Özgür Gündem'in fiyatı 50 kuruş. Ben gazete başına on kuruş alıyorum.

Sol kolunda bir sorun olduğu için mi sürekli göğsünün üzerinde tutuyorsun?
Yok, hayır (gülüyor). Gazeteyi tutma biçimim öyle olduğu için alışmış olmalıyım.

Kardeşinin dağa çıkmasında karşılaştığı baskının etkisinin olduğunu düşünüyor musun?
Tabii, sadece o değil, giden pek çok kişinin sebebi kötü muameleydi.

On beş yıl boyunca gazete dağıtıp gazetecilik yapmaya heveslenmemiş olman düşünülemez herhalde, değil mi?
Gazetecilik yapmayı hiç düşünmedim. Dağıtım işini seviyorum ben. Dağıtımcılık benim için bir zevktir. Çünkü halkın gösterdiği sevgiden dolayı bu işi bırakmak istemiyorum.

Haftanın kaç günü çalışıyorsun?
Haftanın her günü çalışıyorum ama yıllık tatilim var. O da on gün zaten. Vücudun dinlenebilmesi için, yılda on gün. Hastalandığım zamanlar ise arkadaşlar benim yerime dağıtım yapıyor. Ama günlük gazete dağıtımcısına tatil biraz zordur.

Askerlik yaptın mı?
Epilepsi hastası olduğum için çürük aldım.

Diyarbakır dışına hiç çıktın mı?
Bir-iki defa İstanbul'a gittim. En son geçen sene, ilk kez de 2000'de gitmiştim. Gazetenin nasıl bir yerde çıktığını, dağıttığım gazetenin nasıl basıldığını merak ettim ve gittim gördüm. Daha sonra arkadaşlar beni gezdirdiler. Beyoğlu'nda dolaştık, Galata Körüsü'nün üstünde geçtik. İstanbul'un Diyarbakır gibi bir yer olduğunu sanırdım ama hiç yorulmayan ayaklarım, İstanbul'da beni taşıyamayacak kadar yorulmuştu.

İstanbul'da çalışmayı düşündün mü?
Yok, ben Diyarbakır'ı hiçbir yere değiştirmem. Sonuçta Diyarbakır bir cennet. İnsanlarına, taşına, toprağına alışmışım sonuçta.

Bu kadar olayın gerçekleştiği, sorunun yaşandığı, kişisel olarak da başına gelmedik kalmayan bir şehre nasıl cennet diyebiliyorsun?
Doğrudur, hepimiz baskılarla karşı karşıyayız. Ama buradaki insanların birbirine olan sıcaklığı, sevgisi bambaşkadır. Hele ki biz dağıtımcılara olan sevgi... Buradaki insanlar benim açımdan harikadır sonuçta. Burada insanlar birbirini seviyor.

Kaç günde bir nöbet geçiriyorsun?
Geçen gün de düşmüşüm, yüzüm kan içinde kalmış. İlaçlarımın dengesi bozulunca düşüyorum. Psikolojik olarak sıkıntı yaşadığımda da nöbet geçiriyorum. Bir seferinde çenemi kırdım, bir seferinde burnumu. Ayda bir iki defa mutlaka düşüyorum. Bazen de haftada bir oluyor.

Gözaltındayken hiç nöbet geçirdin mi?
Sadece son gözaltında nöbet geçirmedim. Çünkü üzerime çok geliyorlardı. Kaba dayak, işkence gördüğüm için vücut dayanmıyor. Hasta olduğumu bağırmama rağmen dinlemiyorlardı.

Ne tür işkenceler yapılıyordu? Senden ne istiyorlardı?
93'te bir gün, ara sokakta alınmıştım. 15-16 yaşlarındaydım. Normalde ana caddeden geçmem gerekirken polislere yakalanmamak için ara sokaklardan giderek gazete satmaya çalışırdım. İşte o sefer, ara sokakta polisle karşı karşıya geldim. Kar yağıyordu, kıştı. Elimden gazetelerimi aldılar. Niçin bu ara sokakta yürüyorsun dediler. Kestirmeden gittiğimi söyledim. Dinlemediler, üzerimdeki elbiseleri çıkarttılar. Yalnızca külotum kaldı. Kar da çok yağıyordu. Ellerimi arkadan kelepçeleyip ana caddeye getirdiler o halimle. İki buçuk saat boyunca beni o karın altında, çırılçıplak, tek ayak üstünde beklettiler. Aynı esnada dizlerime ve kalçalarıma coplarla vuruyorlardı. Yoldan geçen insanlara ağza alınmayacak pis küfürler atarak sizi de böyle yapacağız diyorlardı. Çok soğuk bir havaydı. Şimdi kaldırılmış olan Mardinkapı Karakolu'na götürdüler. O karakolda yaşadığım işkenceleri nasıl anlatabilirim ki...

Seni sokakta soyduklarında, gelip geçenler polise tepki göstermiyor muydu?
Yok, herkes korkuyordu sonuçta. O sırada yaşadıklarım çok acayip şeylerdi. Karakola götürdükten sonra da ertesi sabah beni serbest bırakmışlardı üstelik. Çünkü suç yok, delil yok.

Hiç dayak yemediğin gözaltı oldu mu?
Dayak atmadıkları gözaltı olmaz. En normal tavırları “orospu çocuğu” ve pis küfürler olur. En az kaldığım gözaltı yedi saat, en çok da altı gün kalmışım. Bana silah sıkan polisler gözaltına almıştı beni. “Seni o kadar çağırdık, niye kaçtın, hangi örgüt üyesisin?” diyerek üstüme düşmüşlerdi. Ben de canımdan bıktığımı, o yüzden kaçtığımı, artık gözaltına alınmak istemediğimi söyledim onlara. Çünkü polisleri gördüğüm zaman... Artık canımdan bıkmışım.

Gözaltı sırasında senden ne isteniyordu?
“Bu gazeteyi dağıtmayacaksın!” Ama bütün bayilerde gazete var. Gazetenin basılması da yasak değil. Vergisini de ödüyor. Olan bize oluyordu işte. Gazetenin Türkiye'deki en eski çalışanıyım.

Sigortan var mı?
Yok.

“Dünya Dağtımcılar Günü” var. Bunu kim ilan etmiş, tarihçesi nedir?
Tarihçesini bilmiyorum ama 11 Ekim günlerinde bunu hep kutlarırız kendi aramızda.

Kaç yıldır kutluyorsunuz?
Üç-dört yıldır kutluyoruz.

Kardeşlerin ne yapıyor?
Biri inşaatta çalışıyor, şu an iki kardeşim de askerde. Yedi kardeştik ama bir kardeşim... altı kardeşiz.

Yaşadıklarına hiç isyan etmedin mi?
Kim isyan etmez ki? Şimdi size anlatsam ne tür şeyler yaşadığımı, oturup ağlarsınız. Belki anlatmakla inandırıcı olunmaz. O yüzden aslında sana gazete arşivini göstermem gerekiyordu. Zaten derleme işi bittikten sonra başımızdan geçenleri yazdığımız “Ape Musa'nın Küçük Generalleri” kitabı da çıkacak. O kitabı okuduktan sonra belki başımıza gelenlere inanabilirsin. Sabahleyin birlikte çıkarken acaba hangi arkadaş sağlıklı bir şekilde geri dönecek diye düşünüyorduk. Çünkü öğleden sonra ben büroya bir geliyordum, şu arkadaş yaralıdır, hastanededir, şu arkadaş kaçırılmış, bu arkadaş gözaltına alınmış... Sanırsın ki her sabah cepheye çıkıyorsun. Satırlı saldırıya uğradığım zaman bile doğrudan hastaneye gitmeye korktum. Çünkü biliyorsun ki seni yolda durdurup bekletecekler, kan kaybından öleceksin. O yüzden önce gazete bürosuna geldim, oradan iki arkadaş beni hastaneye yetiştirdi.

Kitaba niçin “Ape Musa'nın Küçük Generalleri” adını koydunuz?
Belki yayınevi değiştirir o ismi. Ama Musa Anter'in dağıtımcılara karşı özel bir sevgisi vardı. Diyarbakır'a geldiğinde bizi ziyaret ederdi. Dertlerimizi dinlerdi.

Kendisiyle tanıştın mı?
Dağıtım bürosuna gelirken kendisiyle karşılaşmıştım. O zaman daha ilk yıllarım, çocuğum. Esprili, güler yüzle yaklaşmıştı bize. Bir bebeğe güler yüzle bakarsan o da gülmeye başlar. Biz de o zaman çocuktuk; doğrusu sevgiye de hasrettik. Biri bize güler yüzle yaklaştığında çok mutlu olurduk. İsterdik ki devamlı onunla birlikte olalım.

Senin kadar gözaltına alınan kimse var mı?
(Gülüyor) Rekor şimdilik bendedir. Çocuklarım olursa, elbette onların da dağıtımcı olduklarını görmek isterim. Dağıtımcı, halkla basın arasındaki köprüdür. O köprü yıkılırsa o zaman gazetecinin yazdıklarının bir anlamı kalmaz. Gazeteyi alıp sekizinci kata kadar tırmanan bir dağıtımcının emeğini, terini, yürümekten ayaklarının nasıl patladığını, karda-soğukta ayaklarının üşümekten yandığını herkesin düşünmesi gerekiyor. Gözaltını, işkenceyi filan bir yana bırakalım. Başka gazetelerin dağıtımcıları için de geçerli bu durum. Dağıtım büyük bir emektir, büyük bir hizmettir. Türkiye'de ve dünyada, dağıtımcıların 11 Ekim gününün resmen kutlanmasını istiyorum. Eğer kutlanmıyorsa büyük bir haksızlıktır. Ayrıca Türkiye'de bütün kurum ve kuruluşların, sırf gazete dağıttık diye başımıza bunca işin açılması üzerine düşünmeleri gerekiyor. Oysa şimdiye kadar gazeteci olarak ilk defa sen gelmişsin soruyorsun halimizi. Bir seferinde de Avrupalı iki gazeteci gelip bana sormuşlardı, kameraya çekmişlerdi. Halbuki bir dağıtımcı olarak benim karşılaştığım haksızlık aslında bütün basına yapılmıştır. Diğer gazetelerin bunu görmesi gerekiyor.

Özgür Gündem dışındaki gazeteleri de okuyor musun?
Eskiden okuyordum ama artık pek okumuyorum. Sıkılıyorum, çünkü bana bu muameleler yapılırken gazete ve televizyonlar “Antalya'da falan kedi filan yerde mahsur kalmış” diye haber yapıyorlar. Düşün ki, burada bir insanın hayatı, bir hayvanın hayatından daha değersiz. Biz burada ölüyoruz gazete dağıttığımız için ama hiçbir gazete, gazete dağıtımcısının yaşadıklarını anlatmıyor.


Nokta dergisi, sayı: 5