10 yıllık AKP’li komşumla sohbetimde, bu kesimin gerçeklerin gözünün içine bakmaktan ne kadar korktuklarını gördüm
Başkanlık sistemine dönük Anayasa değişikliği referandumu için 10 yıllık AKP’li komşumla ettiğim sohbette bu kesimin gerçeklerin anlatılması karşısında nasıl bir gerilim yaşadıklarına ve aslında gerçeklerin gözünün içine bakmaktan ne kadar çekindiklerine bir kez daha tanık oldum. AKP ile hangi nedenler üzerinden ruhsal bir yakınlık ilişkisi kurduklarına da elbette…
Komşum, AKP’nin ilk yıllarından beri bu partiyle çalışmış, oldukça güçlü duygusal bağlar kurmuş biri… AKP’nin kendisi için taşıdığı anlamı ailesinin anlattıkları yanında kendi kişisel tarihinde de tanık olduğu pekçok olaydan yola çıkarak tanımlıyor. Dindar sıradan insanların Cumhuriyet’in kuruluş yılları ve Milli Şef dönemlerinde yaşadıklarını ailesinden dinlemiş. Aynı geleneğin devamı olarak 28 Şubat ve sonrasını ise bizzat kendisi yaşamış. İnanç sahiplerinin yaşadıkları horlanma ve baskıları, türban yasağı aşağılamasını, “ikna odaları”nı, AKP’li birinin Cumhurbaşkanı yapılmaması için başvurulan ayak oyunlarını, 27 Nisan ‘postmodern darbesi’ni, vb. hala öfkeyle hatırlıyor. Bu mağduriyetlerin onun AKP’yle kurduğu aidiyet ilişkisinde belirleyici olduklarını anlıyorum. Sohbetimiz boyunca hep bu uzak ve yakın tarihsel yaşanmışlıklara vurgu yapıyor. Onun aslında tepeden inmeci, dayatmacı laiklik anlayışının yarattığı toplumsal tepkinin somut sonuçlarından biri olduğunu hissediyorum.
Kendisiyle referandum üzerinden konuştuğumuzda hem bu gerçekleri dile getiriyor hem de yine onlarla da bağlantılı olarak AKP’yi tarihsel bir kazanım olarak gördüğünü bir şekilde ifade ediyor. Onu, mütedeyyin kesimin yaşadığı baskıların, acıların ödülüymüş gibi algılıyor. Elbette AKP ile ilişkisinin kendisine getirdiği maddi kazanımlar da var. İş olanakları genişlemiş, yapıp ettiklerini kolaylaştıracak sayısız bağlantı kurmuş… Eşinden ayrılmış bir kadın olarak oldukça rahat koşullarda yaşıyor olması biraz da bu olanaklar sayesinde desem yeridir…
Bu denli güçlü bir duygusal bağ kurduğu, dahası bugünkü yaşam standartlarını koruyabilmesinin onun varlığını, gücünü korumasına bağlı olduğu her halinden belli. Buna rağmen, AKP’nin nerden nereye geldiğini, 14 yıllık iktidarı koşullarında nelerin olup bittiğini, hangi vaatlerle yola çıkıp aslında kimin desteğini alarak kimin çıkarlarının temsilcisi olduğunu anlatmaya çalıştığım anda geriliyor.
Söylediklerim karşısında ekonominin güçlenmesinden, yapılan yatırımlardan ve hatta Kürt sorunuyla ilgili yaptığı “açılımlardan” bahsederek savunmaya geçiyor. Kendisine AKP’nin ilk yıllarında toplumsal desteği geniş kesimlere yaymak için tutturduğu söylemle bugünkü söylemi arasındaki açı farkını göstermek için kimi örnekler veriyorum. Ekonomi konusunda bugün gelinen noktayla 2002 krizi sonrasında iktidara geldiği nokta arasındaki farkı, temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki astronomik artışı göstererek anlatmaya çalışıyorum. İstikrar ve güvenlik söyleminin ne kadar kof bir söylem olduğunu ve asıl istikrarsızlığın AKP döneminde nasıl derinleştiği, kirli politikalarıyla ülkenin nasıl bir intihar eylemcileri cennetine dönüştüğünü anlatıyorum. Bu söylediklerimin herbirine bir savunma cevabı veriyor. “Ama…” ile başlayan sayısız karşı yanıt geliştiriyor.
En sonunda sohbetimiz kadınlar mevzuuna geliyor. Komşum türbanlı bir kadın olmasına rağmen özgürlüğüne düşkün… Kendisine de bunu söylüyorum: “Bak sen özgürlüğüne düşkün bir kadınsın. Bunların kadınlar konusundaki söylemleri bile seni irrite etmiyor mu? Gidişat, yarın belli bir saatten sonra şu ya da bu nedenle sokakta olmak zorunda kalan kadınların hedef haline getireceğini gösteriyor. Bak kızın da var… Daha bir ay önce, 12 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesinin önünü açacak, tecavüzcüleri nikâh karşılığında serbest bırakarak aslında tecavüzü meşrulaştıracak bir düzenleme yapıyorlardı. Az kalsın yasalaşacak olan bu düzenlemeye karşı tepkiler gelişince geri çektiler. Ama zihniyetleri değişmedi. Şu ya da bu şekilde benzer düzenlemeler yapmak isteyeceklerdir. Kürtaj hakkını bile geri almak istiyorlar. Yarın başkanlık sistemi olduğunda ucunu gösterdikleri tüm bu düzenlemeleri birer birer yasalaştıracaklarından hem de son derece hızlı ve her türlü itiraza kapalı şekilde yapacaklarından eminim. Ben bir kadın olarak buna evet demeyeceğim. Senin de diyebileceğini sanmıyorum”.
En hassas noktası buydu. Ekonomik çıkarlar, edinilen statüko, çıkar ilişkileri ya da kurduğu duygusal aidiyet ne kadar güçlüyse, bu söylediklerim üzerinde biraz düşündükten sonra verdiği tepki de o kadar kaygılı ve tedirginlik kokuyordu. Sonuç olarak ben onu HAYIR’a ikna edememiş olabilirim ama en azından hakikatin durduğu yerden baktığı gibi olmadığına dair sayısız soru işaretiyle baş başa bıraktığımdan eminim. Son olarak söylediği “Amaaaan sus artık kabus gibi konuşuyorsun. Kafamı zehirledin, uykumu kaçıracaksın” sözleri bile bunun somut ifadesiydi.
O ve onun gibi kadınlara gerçeğin baktıkları yerden göründüğü gibi olmadığını anlatmaktaki ısrarımı sürdüreceğim.
[Alınteri'nin 16 Şubat 2017 tarihli 9. sayısından alınmıştır]