Rutinimiz bu olmalı

Bir toplumun değişim sürecinde olması aynı zamanda onu değiştirme koşullarının da daha elverişli olduğu anlamını taşır

GÜNCEL
Cumartesi, 18 Şubat 2017 (9 yıl 2 ay önce)

Tanur Oğuz Gündüzalp



 



Evet’ çıkması halinde, ‘Führer’ rejimine anayasal bir kılıf geçirerek Türkiye halklarının geleceğini zorba ve despot bir adamın eline bırakacak olan referandumun tarihi 16 Nisan olarak belirlendi.



 



Karar alma ve denetleyici mekanizma adına zaten herhangi bir işlevi olmayan burjuva parlamenter sisteme dahi tahammül edilmediği; gücün yoğunlaştırılarak tek adamın elinde toplanacak şekilde merkezileşmesini sağlayacak yeni anayasa oylamasıyla faşist rejimin yeniden yapılanmasında milyonların rızasını da almaya çalışan AKP, şimdiden ‘Hayır’ cephesini oluşturan politik çevreleri sindirme ve baskı altına almaya başladı bile.



 



Doğası gereği ‘onaylamak ya da onaylamamak’ biçiminde iki seçenekten oluşan referandum oylamasında medya ve iletişim kontrolünü de elinde tutan Erdoğan ve AKP cenahı, seçimini ‘Hayır’dan yana kullanacakları, “PKK ve FETÖ saflarında yer alanlar” olarak kodlamaya başladı. Toplumsal yarılma ve kutuplaşmayı derinleştirmesi bir yana, olası bir toplumsal çatışmayı da referandum malzemesi haline getirmeye hazır olan faşist Erdoğan’ın bu açıklamalarının, faşist- dinci gerici çevrelere açık bir saldırı emri ve ‘Hayır’ cephesinin çalışmalarının engellenmesi için bir çağrı olduğu su götürmez bir gerçekliktir.



 





 



Kaldı ki, içinde bulunduğumuz hafta itibariyle HDP yöneticilerine ve esasında referandum çalışmasında işin pratik yükünü omuzlayacaklara dönük başlatılan gözaltı furyası, farklı yıldırma ve engelleme çabalarıyla da buluşup tutuklamalara kadar varan bir dizi saldırganlıkla iç içe geçecektir. Dolayısıyla, referandum çalışması yürütecek kuvvetlerin engellenme çabalarına ve harekete geçmeye hazır gerici faşist güruhlara karşı uyanık ve tedbirli olması ne kadar önemliyse; iddia, cüret ve kendine güven duyan bir çalışma tarzıyla politik aktiviteye yönelmesi de bir o kadar önemli ve kaçınılmazdır.



 



Bu gelişmelerden hareketle referandum çalışmalarının önemini belirleyen iki temel nokta var ki, o da çalışma yürütecek politik kuvvetlerin süreci nasıl kavradıkları ve bu çalışmanın emekçi kitleler üzerinde nasıl bir siyasal anlam ve etki yaratacağıdır.



 



Araştırma şirketleri tarafından yapılan anketlerden de görüleceği üzere geniş bir kesim, referandumun ya da farklı bir ifadeyle başkanlık sistemi oylamasının ne getirip ne götüreceğine dair belirgin bir fikir sahibi olmadığı gibi, sayısı hiçte azımsanmayacak bir kesim ise hala kararsız. İşçi ve emekçi kesimler içinde yaygın bir ‘kararsızlık’ yaşanırken, AKP-MHP ittifakının dışında kalan birçok politik oluşum referandumun ‘Hayır’ cephesinde buluştu. Beş benzemezler olarak da tarif edilmesinde bir sakınca olmayan bu cephede, her oluşumun ‘Hayır’a kendince yüklediği farklı siyasal içerik ve anlamlar var. Referandum için kimin ne dediği ve bu sürece kimin nasıl bir siyasal anlam yüklediğini bilmek isteyenler ise bu oluşumların açıklamalarına ve pratikte ortaya koydukları tutum ve çalışmalara bakarak bir öngörüde bulunabilirler.



 



Alınteri okurları olarak bizler, referandum sürecini kampanya tarzı bir faaliyetle örgütledik ve çalışmalarımıza daha ilk günden temposu yüksek, coşkulu ve iz bırakan bir pratikle start verdik. Aynı gün içinde iki ayrı yakada on farklı semtteki ana üst geçitlere taleplerimizin özünü içeren pankartlarımızı astık. Sonraki günlerde yaygın pullamaların yanı sıra birçok semtin merkezini hedefleyen çok sayıda stikırlar yapıştırdık. Referanduma nasıl bir bakış açısıyla yaklaştığımızı da ortaya koyan gazetemiz Alınteri’nin son sayısını ajitasyonlar eşliğinde kalabalık noktalarda satışa sunduk. Daha önce yoğunlaşmış pratik faaliyet deneyimi olmayan genç ve tecrübesiz yoldaşlarımızla sürdürdüğümüz bu çalışmalardan çok değerli kazanımlarla çıktığımızı söylemek abartı olmayacaktır. Eksiklerimizi gördük, korkularımızı aştık, kendimize güvenimizin pekiştiğini hissettik. Harika bir şey gerçekten!



 





 



Daha büyük adımların ve kazanımların yolunu döşüyoruz biriktirdiğimiz tecrübelerle. Kendimizi tanıma, gücümüzün sınırlarını görme ve kendimizi sınama fırsatı buluyoruz. Çalışma boyunca kitleleri ikna etme, ikili ve kolektif tartışmalarla çalışmanın sonuçlarını ve deneyimlerimizi pekiştiriyoruz. Diyebilirim ki bu bir haftalık süreç, hem genç yoldaşlarımızın kafalarında kurguladıkları bir takım endişe ve kaygıların gerçek yaşamda nasıl bir karşılık bulduğunu görmelerini sağlayan hem de sürecin ruhuna uygun bir yöntem ve içerikle çalışmaların hangi eksen üzerinden yürütülmesi gerektiğine ışık tutan değerli bir kazanım oldu.



 



Siyasal gericiliğin derinden nüfuz ettiği, dinci-faşist çetelerin devlet desteğini de arkalayarak sokak hakimiyetine yeniden soyunduğu, korku ve sinmenin iç içe geçerek ilerici ve sol kesimleri neredeyse felce uğratan bir hareketsizliğe sürüklediği şu tarihsel eşikte, çalışmalarımızı belirli semtlere hapsolmuş bir darlıktan çıkartarak en geniş işçi ve emekçi semtlerine yöneltmemiz çalışmanın ayırt edici bir diğer özelliğini oluşturdu.



 





 



Sayıca ve sahip oldukları olanaklar bakımından güçlü olan birçok yapı, çalışmalarına daha erken başlamasına rağmen Kadıköy/Altıyol ve Taksim bölgelerinin dışına çıkmış görünmüyor. Komünistler olarak biz ise, çalışmalarımızı orta sınıf semtlerinin dışına taşırarak belirgin bir biçimde işçi-emekçi bölgelerini hedefleyen bir faaliyet hattı belirledik kendimize; ‘Hayır’ diyecekler kadar ‘Evet’i de aklından geçiren insanların yoğun olduğu kavşak ve güzergâh geçişlerinde konumlandık; emekçi sirkülasyonu yüksek olan bu noktalara çeşitli araç ve yöntemlerle yüklenerek olabildiğince geniş kesimlere seslenmek ve taleplerimizi onlara ulaştırabilmek oldukça önemli bir yerde duruyor.



 



Faaliyet kapsamında hazırladığımız çeşitli materyallerimizle işçi ve emekçilerin yoğun olarak bulunduğu noktalara yüklendik dedik. Gerçekten de kafamızda oluşan bir takım kaygı ve endişelerin yersiz olduğuna tanık olduk. Gündelik yaşamın hareketliliği içinde yer alan hiçbir insandan çalışmalarımıza dönük ne bir sözlü taciz ve engelleme, ne de fiili ve aksatıcı bir saldırıya maruz kaldık. Henüz kampanyanın başındayız ve faaliyetlerimiz tempomuzu düşürmeden ilk günkü yoğunluğu ile devam edecek.



 



Hayır’ cephesinin güçlenerek kitlelerde daha fazla karşılık bulmasıyla birtakım güruhların tasmalarının çözülmesi, faaliyetlerin engellenmesine dönük zorbalık ve saldırıların gelişmesi güçlü olasılık… Olası saldırıları göğüsleyecek, hatta gerektiğinde nerelerde yuvalandıkları bilinen bu linç güruhlarına karşı ‘baskın basanındır’ diyerek daha onlar elini kolunu kıpırdatmadan bizim onların elini-kolunu kırabileceğimiz hazırlıklarımızın olması da bu kampanya çalışmasının vazgeçilmezlerinden olmalıdır.



 





 



15 Temmuz darbe girişimini bastıran AKP, 20 Temmuz’da kendi darbesini gerçekleştirdi. Adına ‘Allah’ın bir lütfu’ dediği darbe girişiminden muazzam olanaklar yaratan Erdoğan, OHAL çerçevesinde çıkardığı KHK ve buna bağlı uygulamalarla gerçekten toplumun geniş bir kesimi üzerinde güçlü bir öfke ve nefret yarattı. İşçi ve emekçilerde oluşan bu öfke ve nefrete faaliyetlerimiz boyunca sık sık şahit olduk. Gerici ve ırkçı söylemlerle konsolide etmeye çalıştığı kendi kitlesinde dahi hızlı bir yarılma ve çözülmeye neden olan bu faşist uygulama ve yaptırımlar, sadece ‘ötekiler’de değil, bunun yanı sıra çok sayıda insanın tepkisine de yol açıyor. Faaliyetlerimiz esnasında karşılaştığımız en belirgin yansımalardan birisini bu olgunun oluşturduğunu söyleyebilirim. Buradan bakıldığında dışımızda gelişen bu tepkileri, doğru söylem ve yaklaşımlarla kazanabilme imkânı da düne kıyasla daha elverişli olanaklar yaratıyor.



 



Avrupa yakasında yürüttüğümüz faaliyetler kapsamında çalışmalarımızdan mutlu olduğunu söyleyerek başarılar dileyen çok sayıda emekçiyle yüz yüze gelirken, Bakırköy’deki faaliyetlerimize tanık olan birçok insan arabalarından korna çalarak sıkılı yumruklarını havaya kaldırıp “kazanacağız çocuklar!” diyen hareketlerde bulundular. Avcılar’ın en işlek caddesi olan Marmara Caddesi’nde yüzlerce kuşlama yaptığımızı görenler alkışlarla selamladılar çalışmalarımızı. 11 işçinin yanarak can verdiği Beylikdüzü Marmara Park durağının tüm köprü ayaklarını stıkırlarımızla donattığımız esnada çok sayıda emekçinin ilgisini ve takdirini aldık. Avcılar Metrobüs durağında dağıttığımız bildirilere “Hayır yazıyorsa alırım. Evet yazan bir kağıdı sakın uzatmayın” diyen, diktatörlüğe karşı bir taraf olduğunu farklı söz ve tepkilerle ifade eden onlarca emekçinin öfkesine tanık olduk.



 



Her şey değişiyor; sınıflar arasındaki ilişkiler, mücadelenin istek ve ihtiyaçları temelinde her şey, ama her şey hızlı bir değişim içinde. Düne dair kurulu, yerleşik ne varsa; bugüne dair yıkılmaz, sarsılmaz, çok köklü ilişkilerle birbirine sımsıkı bağlı denilerek asla değişmez denilen ne kadar şey varsa; tersine, yarın çok daha sert ve yıkıcı bir şekilde yerinden ve kökünden şiddetle kopmaya hazır halde duruyor.



 



Toplumlar da bir değişim sürecinden geçiyor. Bir toplumun değişim sürecinde olması aynı zamanda onu değiştirme koşullarının da daha elverişli olduğu anlamını taşır. Böylesi süreçler, işçi sınıfı ve emekçiler cephesinden kendisine sunulanı kafasına yatarsa benimsemeye olabildiğince açık süreçlerdir. Başka bir deyişle bu süreçler politize olmaya açık süreçlerdir. Politize olmuş bir toplum ve kesimler devrimci politikalara daha çok ilgi gösterir. Bugün için politize olmasının burjuva temelli olması bu sonucu değiştirmiyor tabii ki. Demek ki değişime açık bir toplumsal tablo ve politize olmuş, olmaya yatkın bir kitle gerçekliği ile karşı karşıyayız demektir. Asıl soru şudur: Bu kitleleri kim kazanacak?



 





 



Türk ve Kürt halkının, Türk ve Kürt işçileri ve emekçilerinin, işsizlerin, kent yoksullarının, kadınların bugün kapitalizme alternatif devrimci politikalara, kendilerine bunu sunan ama aynı zamanda güven veren devrimci önderliklere ekmek gibi, su gibi, hava gibi ihtiyacı var. İnsanlar nefes alamaz durumda; boğuluyor, çürüyor, günden güne ölüyor. Çoğu hala farkında değil belki ama durumları ümitsiz; tek çareleri mücadele etmek, devrim ve sınıfsız sömürüsüz bir gelecek umudu. Bu umudu, bu kavga isteğini, bu kazanma duygusunu komünistler ve devrimcilerden başka kim yaşatabilir halklarımıza? Bu gerçek böylesine yakıcı ve çıplak biçimde önümüzde duruyorken, göz göre göre, bilerek ve tamamen farkında olarak nasıl başımızı çevirip görmezden gelir, sessizce yürür geçeriz yanlarından?



 



Ve bu tablo koca bir dal gibi gözümüze batıyorken, politikalarımız nasıl ıskalar bu siyasal-toplumsal gerçeği?



 



Elimizdeki sınırlı olanak ve sınırlı kuvvetlerle nasıl başaracağız bu çalışmayı? Kitlelerin gündelik yaşamı içinde daha fazla yer almamız gerekiyor!..



 



Dezavantajlarımızın çok fazla olması gibi çok sayıda engel var önümüzde; bir şeye dikkat etmemiz lazım: Bunları aşma kararlılığı ve iradesi göstermez, önce bunların üzerine gözü karalıkla saldırmazsak, fiziki engeller olmakla kalmaz psikolojik barikat haline de getiririz kendi ellerimizle.



 





 



Yürütülen kampanyanın önemini iyi kavramanın, devrimci sosyalist öncülük iddiamızın bize yüklediği sorumlulukların bilincine varma ve ufkumuzu geniş tutmak gerektiğini çalışmalarımız içinde bir kez daha gördük.



 



Çok önemli bir süreçtir bu. Sadece çalışmaların pratik yoğunluğu ve koşturmacasıyla yetinmemeli, attığımız her adımın siyasal anlamını da kavramalıyız. Politika yapma tarzı bakımdan sürükleyici, yol gösterici ve öncü olmanın koşulları çok daha fazla. Bu tempoyla yürürken düşünmesini, fikir üretmesini de öğrenmemiz lazım. Burjuva yalan ve demagojiyle kulakları paslanmış, beyinleri bunalmış, bilinçleri karartılmış insanlara aydınlık düşünceleri ulaştıracak olanlar biziz, proletarya devrimcileridir.