Evet cephesinin, hayır’cıları suçlamak dışında kendi tabanını dahi ikna edecek argümana sahip olmaması önemlidir
Cihan Çetin
Özellikle Suriye-Irak ekseninde ortaya çıkabilecek ve referandumun ertelenmesine yol açabilecek sürpriz gelişmeler dışında referandumun Evet-Hayır cephelerinin ana ekseni kendisini belli etmeye başladı.
1987 yılındaki siyasi yasakların kaldırılmasına yönelik anayasa referandumunda “hayır” kampanyasını anlatmak için Özal’ın bile bir gerekçesi vardı. Özal, Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş gibi yasaklı siyasetçilerin 12 Eylül öncesi darbe koşullarını hazırlayanlar olduğunu vurgulayarak seçmenlere “bu adamlara mı güveneceksiniz” sorusunu sorabiliyordu.
2010 anayasa referandumunda AKP iktidarının cemaatle olan kirli ittifakı henüz bozulmamıştı. Bunun yanında liberalinden kendisine Marksist diyenine kadar “yetmez ama evet”çi bir cephenin de desteğini alıyordu. Hatta Kürt açılımının o bahar günlerinde, Kürt halkının AKP tabanı dışındaki kesimlerinden bile destek alarak ”evet” hiç zorlanmadan kazanabildi.
Ancak bu kez anayasa değişikliğinin referanduma gidişi kesinleştikten sonra ne Erdoğan ne de Binali Yıldırım değişikliği savunan tek bir cümle kurmadan doğrudan hayır kampına saldırarak “hayır” diyecekleri baştan “terörist” ilan ederek kampanyalarının startını verdiler. Artık yok hükmünde olan MHP’nin de değişikliği olumlayan cümlesi olmadığından Bahçeli, Erdoğan ve Yıldırım’ın oynadığı “kötü polis” yanında “Hayır diyen de bizimdir” diyerek “iyi polis” rolünü üstlendi.
AKP’nin bu değişikliği olumlu yönden pazarlayacak tek bir gerekçe dahi sunamayan sıkışmışlığı öyle bir noktadadır ki, bırakalım Erdoğan ve Yıldırım’ı, TV’deki tartışmalardan birinde “evet” yanlıları karşılarındaki “hayır”cı aksini tekrar tekrar kanıtladığı halde, “madem hayır diyorsun, demek ki sen bu 12 Eylül darbe anayasasını destekliyorsun” ucuzluğuna başvuracak kadar düşkünleştiler.
AKP iktidarı 1 Kasım seçimlerinde bile savaşı tırmandırmasının etkisiyle seçmeni “verelim de kurtulalım” noktasına getirebilmişken, referandum sürecinde de şiddeti arttıracak olmasına rağmen kendi seçmenini bile öncelikle ikna etmesi gerektiğini kavramış durumda. Öyle ki bu referandumda hayır’cılardan çok evet’çiler kendi tabanlarını ikna etmek zorundadır.
Ancak ikna noktalarının toplamı sıfır noktasındadır. Çünkü referandumun seçimlerden önemli bir farkı vardır. Seçimler, sonuçta seçmenin kendisine yakın bulduğu bir partiyi desteklemesidir. Ve seçimlerde seçmen illa vaatlerine bakmadan en geri, en ilkel ilişkiler içinde bile oyunu bir partiye verebilir.
Ama anayasa değişikliği gibi referandumlarda, seçmenin ikna edilmesi şarttır. Yakın zamanda açıklanan bir ankette, “evet” diyecek seçmenin yüzde 80’ninin anayasa değişikliğine dair bilgisi olmadığı ortaya çıktı. Hatta Erdoğan, hayır’ların yüksek olduğunu bildiği için sürekli geçiştirdiği referandum sorularından birisini, “halkımızı henüz ikna edememişiz” mırıldanmasıyla cevapladı.
Önümüzdeki süreçte evet cephesinin, hayır’cıları suçlamak dışında kendi tabanını dahi ikna edecek argümana sahip olmaması önemlidir. Çünkü evet cephesinin bu sıkışıklığı, doğru değerlendirildiği takdirde evet cephesinin tabanından da referandumu belirleyecek bir niceliğin hayır yönünde kazanılması olanağını sunmaktadır.
AKP’nin, anayasa değişikliğinin ne olduğunu anlatarak referanduma hazırlanmayacağı belli oldu dedik. Bu nedenle iktidar gücünü de kullanarak bazen birbirini dışlayan bazen iç içe geçen birkaç zemin üzerinden hareket edecek gibi gözüküyor.
Birinci eksen, Hayır cephesini her fırsatta kriminalize etmek. Bunu da hayır’cılar üzerinde baskı, gözaltı, tutuklamalarla fiili olarak yaparken aynı zamanda “hayırcılar teröristtir” söylemini ısıtıp ısıtıp kullanacaklar.
İkinci eksen, Suriye ya da Irak’ta olabileceği gibi ülke içinde de milliyetçi duyguları kabartacak birkaç atak yapma ihtimali oldukça yüksek. Bu eksende özellikle Kürt illerindeki savaş suçlarını tekrar hızlandırıp yoğunlaştırarak önünü arkasını fazla düşünmeyen öfke patlamalarına -örneğin TAK’ın yönelebileceği eylemlere- çanak tutmaktır. Veya Batı’da Gezi Parkı gibi sinir uçlarına dokunarak provokasyon zemini hazırlayacaklar.
Elbette bir toplumsal patlamanın önüne sırf referandum olacak diye set çekilmesi düşünülemez. Ancak uzun vadeli sonuçlar doğuracak taktik savaşlarının yaşandığı böylesi kritik kesitlerde bir adım atılır bir tepki verilirken, o kesitte bunun kimin işine daha fazla yarayacağı hesabı daha titizlikle yapılmak ve süreçler dünden daha örgütlü ve bilinçli bir şekilde yürütülmek zorundadır.
Evet’in son ekseni, evet çıkmaması haline ne olacağına dair korku senaryolarının işlenmesi olacaktır. Bu eksen şimdilik AKP iktidarının üst düzeyinden çok, Manisa’da, Avusturya ya da Antalya’da olduğu gibi alt düzeydeki kadrolar eliyle “iç savaş korkusu”nun işlenmesi biçiminde işleyecektir. İç savaş korkusunu güçlendirmek için başvurabilecekleri provokasyonlar arasında -zamanında cemaatle yaptıkları türden operasyonlarla- bizzat MHP içindeki hayır’cılara veya Vatan Partisi gibi ajanlaşmış hayır’cılara yönelik adli/siyasi komplolar düzenlenmesi ihtimali de vardır. (*)
Evet'in kirli yollarını şimdiden bilmek, farkına varmak, üzerinde düşünmek önemlidir. Çünkü olasılığı yüksek bu yollardan birisi gerçekleştiğinde bu olasılığın yaratacağı tahribat ve zararın önüne geçme, azaltma ihtimali yüksektir. Şu an için zayıf bir ihtimal olarak düşünülse bile, pasifleşerek değil tersine etkin biçimde bile ikinci bir 10 Ekim’e izin vermemek, genel olarak solun öncelikli sorumluluğu olacaktır.
(*) Aydınlık gazetesi yazarı MHP’li kalemlerden Sebahattin Önkibar, “Atatürkçü” bir istihbarat örgütü elemanının, Meral Akşener başta olmak üzere muhalif MHP’lilere “Bahçeli’ye çakma bir suikast” gerekçesiyle tutuklanacağını yazdı. “Perinçek olmayan yerden duman tütmez” demek yeterli olur sanırız.