ABD, Lübnan'a son 50 yılda iki kez askeri müdahalede bulunmuş, kendi girmediği zamanlarda ise İsrail işgallerini yaşatmıştır.
Lübnan'da, Başbakan Fuat Sinyora’nın Batı yanlısı Hükümeti'ne karşı gittikçe artan ve popüler bir hal alan meydan okuma eylemleri, Bush yönetiminin, Ortadoğu’da ABD’nin görünen stratejik çıkarları ile daha uyumlu yeni bir düzen dayatma girişiminin bir başka açmazına işaret eder.
2003 ilkbaharında, Suriye’nin Lübnan politikasındaki baskıcı rolüne karşı, şiddet yanlısı olmayan halk hareketinin -Sedir Devrimi olarak adlandırılan- başarısı, Suriye güçlerini geri çekilmeye zorlayan ve parlamenter seçimlerin Suriye müdahalesi olmaksızın yapılmasını sağlayan demokratik halk güçlerinin etkileyici bir zaferiydi. Fakat Bush yönetiminin aksini iddia etmesine rağmen, seçimler -ülkenin sömürgeciler tarafından dayatılan temsil sistemi altında yapılan tüm Lübnan seçimlerinde olduğu gibi- reformcular açısından bir zafer ile sonuçlanmadı. Aksine zafer kazananlar, bağımsızlıktan bu yana ülkeyi yöneten, esas olarak aynı geleneksel politik ailelerden gelen Batı yanlısı, çürümüş bir grup seçkin politikacıydı.
Onların Lübnan halkı gözünde itibarları, bu yaz ülkelerine karşı İsrail’in 35 gün süren, binden fazla sivilin ölmesine yol açan ve ülkenin sivil altyapısında milyarlarca dolarlık hasara neden olan vahşi askeri saldırısında oldukça azaldı.
Lübnanlılar’ın gözünde ABD’nin son zamanlardaki “Lübnan demokrasisinin inşasına yardım etmek ve Suriye ve İran’ın tecavüzlerine karşı Lübnan’ın bağımsızlığını desteklemek şeklindeki değişmez taahhüdü” yollu beyanlarının inandırıcılığı iyice azalmıştır: ABD popüler olmayan azınlık hükümetlerini kollamak için son 50 yılda Lübnan’a iki kez askeri müdahalede bulunmuştur. İsrail’in Lübnan topraklarına karşı giriştiği yinelenen saldırıları -1982'deki tam teşekküllü işgal dahil- savunmuş ve ülkenin güneyindeki 22 yıllık 2000 yılına kadar sona ermeyen İsrail işgalini desteklemiştir. (ABD ve Lübnan adlı makaleme bakınız.)
ABD, 21 Kasım'da gerçekleşen Lübnan Sanayi Bakanı Pierre Cemayel suikasti ile ilgili olarak da Suriye’yi suçlamaya çalışmıştır. Fakat Suriyelilerin, Suriye karşıtı Lübnanlı siyasi liderlere karşı düzenlenen bazı suikastlardan sorumlu olma ihtimalleri bulunsa da, Bush yönetiminin Suriye’nin Cemayel’in ölümündeki sorumluluğuna ilişkin beyanlarında pekçok soru işareti vardır. Şam’ın geçen yıl eski Başbakan Refik Hariri suikastindeki olası rolü üzerine yapılan yoğun uluslararası incelemeler dikkate alındığında, bu denli ileri boyutta bir cinayet düzenlemeleri pek mümkün görülmüyor. Üstelik, gün ortasında silahlı kişiler tarafından öldürülmek daha çok Lübnanlı rakip grupların tipik tarzı; Suriye istihbaratı geleneksel olarak saatli veya uzaktan kumandalı bombaları, sorumluluğu daha kolay inkar etme aracı olarak kullanmışlardı.
Belki de bundan daha önemlisi Cemayel’in birçok iç düşmanı vardı. O, başlangıçta Hitler gençliğini model alan ve 1930’ların sonunda kendisiyle aynı adı taşıyan dedesi tarafından kurulan faşist bir hareket olan Falanjist Parti’nin lideriydi. Bu parti, ardı ardına onlarca yıl Ortadoğu’yu etkileyen sol-kanat Arap milliyetçiliğine muhalifti. Amcasının önderlik ettiği Falanjist milisler, Lübnan İç Savaşı sırasında -1982 de Filistin mülteci kampları olan Sabra ve Şatilla’daki İsrail destekli iğrenç katliam dahil- binlerce Lübnanlı ve Filistinli sivilin ölümünden sorumludur. Bundan kısa bir süre sonra babası İsrail silahlarının gölgesi altında başkanlığa getirildi ve büyük çaplı bir ayaklanmayı başkentin güney eteklerinde binlerce ABD silahlı kuvvetinin yerleşmesi ve hükümet karşıtı güçlere karşı ABD hava saldırıları yoluyla bastırmaya zorlandı. Sonuç olarak Cemayel hanedanının devamını görmek istemeyen pekçok Lübnanlı vardı.
Suriye’nin sorumluluğu kesinlikle yok sayılamasa da, Bush yönetiminin Şam’a çamur atmaya bu kadar hevesli olması, Esat yönetimini izole etme amacıyla bölgenin siyasi gündemini belirlemek için Lübnan’ın trajik siyasi mücadelelerinden yararlanma girişimi olma ihtimali hayli yüksektir.
Benzer şekilde, Bush yönetiminin “Suriye, İran ve müttefiklerinin Lübnan’da istikrarsızlığı ve şiddeti kışkırtma girişimleri” şeklindeki eleştirileri, ABD’nin, binlerce sivilin hayatına son veren, milyarlarca dolarlık maddi hasara neden olan ve ülkenin kırılgan çevresine ciddi acılar yaşatan İsrail’in şiddet ve istikrarsızlık yüklü saldırılarını onlarca yıldır desteklediği bir ülkede fazla ciddiye alınmaz.
Kuşkusuz, Suriye ve daha küçük ölçüde İran ülkenin istikrarsızlığından yararlanmayı umut etmektedir, fakat mevcut siyasi krizin kökleri, içsel konularda, esas olarak da, ülkenin üç ana dini cemaati içinde en yoksul ve en kalabalık olan Şiilerin Lübnan Hükümeti’nde eksik temsil edilmesinde yatmaktadır. Muhalefete ülkenin iki büyük Şii partisi önderlik etmektedir, -İran’ın desteklediği- radikal İslamcı Hizbullah ve tarihsel olarak Suriye tarafından desteklenen daha ılımlı Şii Emel Partisi. Bu karışımı bir de Lübnanlı solcular ve önceki siyasal oluşumlarda Irak’ın Saddam Hüseyin’i ve sonraları ABD tarafından desteklenen bir Hıristiyan, emekli bir general ve eski geçici başbakan olan Makyavelist Michel Aoun çeşitlendirir.
ABD’yi en fazla endişelendiren, Hizbullah’ın muhalefet kampanyasına önderlik etmesidir. Fakat Hizbullah’ın yükselişinden bizzat Bush yönetiminin sorumlu olduğu unutulmamalıdır.
Lübnan Hükümeti’nin İsrail’in bu yaz yürüttüğü saldırılara karşı savaşmadaki başarısızlığı, Hizbullah milislerinin sıkı direnişinin yarattığı sürprizle karışınca, pekçok Lübnan’lının -aşırı İslamcı Hizbullahı desteklemeyenlerin bile- sadakati, Batı yanlısı hükümetten Hizbullah önderliğindeki muhalefete doğru kaydı.
İsrail’i aylardır Lübnan’a saldırması için kışkırtan ABD (Washington İsrail’i nasıl kışkırtıyor başlıklı makaleme bakınız), bu yaz yapılan yoğun askeri saldırının Lübnan halkını, gerek 1990 Taif ve gerekse 2005 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları uyarınca milislerini silahsızlandırmayan ve İsrail sınırındaki provokatif 12 Temmuz tacizi ile İsrail saldırılarını kışkırtan ve iki İsrail askerini kaçıran Hizbullah’a karşı döndüreceğini umut ediyordu. Fakat kuvvetli bir ordunun bir gerilla gücüne ve sivil halka karşı yıkıcı bir hava saldırısı düzenlediğinde hemen hemen her durumda olduğu gibi, burada da radikal İslamcı grubun yabancıların saldırısına karşı ulusun savunucuları olarak milliyetçi kimliğini öne sürmesine izin vererek aslında Hizbullah’ın konumunu güçlendirmiş oldu.
Gerçekten de Beyrut sokaklarında Hizbullah önderliğindeki protestoların öne çıkardığı İslamcı sloganların veya Hizbullah renklerinin az sayıda olması, bunun yerine protestocuların Lübnan ulusal bayrağını taşımaları çarpıcı bir gerçektir. Hizbullah’ı El-Kaide gibi mega-terörist bir grup olarak gruplandırmaya çalışan Bush yönetiminin yetkilileri ve Kongre liderleri, Hizbullah’ı güçlü kılanın radikal İslamcı renginin değil onun milliyetçi cazibesi olduğunu görmede başarısız oluyorlar. Tam da Hizbullah muhaliflerinin onları Suriye ve İran’ın kuklası olarak tanımladığı bir sırada, Hizbullah ve müttefikleri Lübnan Hükümeti'ni Fransa’nın ve ABD’nin kuklası olarak tanımlıyor.
Hizbullah, benimsediği İslami ideolojisinin türü ne kadar tehlikeli ve gerici olursa olsun, bir yanıyla da ülkenin yoksul çoğunluğuna öncelik tanıyan ve hükümetin içsel çöküşüne meydan okuyan popülist bir ekonomik program sunarak, Batı destekli Hıristiyan ve Sünni Müslüman seçkinlerin geleneksel Lübnan politikasında önemli bir uzaklaşmayı temsil eder. Uluslararası sermaye ile güçlü bağları olan Başbakan Sinyora, serbest ticaretin ve büyük sermayenin içten destekçisidir ve bu onu Washington ve Paris’in kayırdığı bir konuma getirir ancak Lübnanlıların çoğunluğunun gözünde pek popüler sayılmaz.
Bunlara ek olarak, Hizbullah -İran’ın cömert mali desteği sayesinde- savaşın harap ettiği ülkeyi yeniden inşa etmede çürümüş ve etkisiz merkezi hükümetten daha başarılı olmuştur. Üstelik, Lübnan’ın nispeten zengin komşusu İsrail’e dört milyar doların üzerinde koşulsuz yardım sağlamaya gönüllü olan Bush yönetimi, ABD’nin İsrail’e sunduğu silah ve donanımın Lübnan’a verdiği hasarın tahminen 3.6 milyar dolar olmasına karşın, Lübnan’a yeniden inşa yardımı olarak sadece 260 milyon dolar vermeyi teklif etmiştir.
Lübnan’da giderek artan istikrarsızlık endişe verici bir hal almışken ve Suriye ve İran’ın uygunsuz etkisi gerçekten etkin bir boyuta varmışken, Bush yönetiminin dünyaya baktığı mercekten bakarak, karmaşık Lübnan siyasetini fazla basite indirgemek ve ABD’nin Lübnan’ın mevcut krize sürüklenmesinin koşullarına katkıda bulunmadaki rolünü hafife almak yanlıştır.