Barzani Türk devletini yine öptü
Helin Adar
Faşist rejim, referandum yaklaştıkça, hem başkanlık sevdası hem de Ortadoğu politikalarının önünde en önemli engellerden biri olarak gördüğü Kürt özgürlük hareketinin tarihsel kazanımlarını ezerek ilerleme sevdasında.
Bunu tek bir alan ve hamleden ibaret düşünmüyor. Kürdistan illeri ve Türkiye cephesinde “Hayır” çıkma ihtimali gibi yeni kriz unsurları onları çılgına çeviriyor. Binlerce kadrosu tutuklanıp etkisiz hale getirilen Kürt siyasi hareketinin dinamik yeni bir kitle seferberliğini henüz başlatamaması gibi politik atmosferi fırsata çevirmeyi deniyorlar.
Rejimin kendilerine hayrı olamayan akıldane analizcileri, bu amaçla yine “Kürtleri analiz etmeye” soyundular. Fakat devletin çeşitli dönemlerde denediği tükenmiş kirli savaş politikalarının güncellenip güncellenip piyasaya sürülmesinin ilerisine de gidemiyorlar. HDP’lilerin cezaevinde olmasının “Kürt oylarında çözülmeye neden olduğu”, “Kürtlerin tereddütlerinin yüzde 70 oranında psikolojik ortamdan beslendiği, bu psikolojinin iyi yönetilmesi durumunda destek sağlanabileceği” yorumları yapıyorlar. “Kürtleri kazanmaya yönelik bir strateji ihtiyacından“ sıkça dem vuruyorlar.
Bu stratejinin en önemli ayağını yine devlet terörünün oluşturacağını, şimdi Nusaybin’in köylerinde yaşayarak görüyoruz. Zaten referandum halkasına bağlanmak istenen proje ve planların hemen hepsinde baskı ve zorla oluşturulan atmosferin “psikolojisini yönetme” hesapları var.
Fakat devlet cephesi tüm askeri ve siyasal operasyonlara rağmen Kürt halkının “psikolojisini yönetmenin” hiç kolay olmadığının gani gani tecrübesine sahip. Olsa olsa tuzu kuru Kürtlerin psikolojisini yönetebilir. Bunu da en az birincisi kadar tecrübelerinden biliyor. Bu nedenledir ki Kürtler içindeki sınıfsal ayrımlara göre politika geliştirmeyi deniyor. Bu anlamda Türk burjuva devleti Kürt orta sınıflarına oynuyor. ”Büyük coşkulardan büyük karamsarlıklara” kolayca savrulabilen küçük burjuva ruh halinin gel gitlerinden yararlanmaya çalışıyor.
Bu arada, devletin kirli savaşı yükseltmesi sonucu eski ‘huzurları’ bozulan, yaşam standartları sarsılan Kürt orta ve küçük burjuvalarını referandumda “tarafsızlaştırma”, diğer adıyla etkisizleştirmek için ekonomik vaadler ve rüşvet dağıtma planları gırla gidiyor. “Cazibe merkezleri” dedikleri yeni ekonomik vaad bunlardan sadece biri. Sözünü ettikleri merkezlerin cazibesini, yatırım yapmak isteyen tuzu kuru Kürtlere, aldıkları teşvik belgesinin ardından banka kredisi alıp alamamalarına bakılmaksızın devlet desteği vaadi oluşturuyor.
Referandum çalışmalarında “kutuplaştırıcı agresif bir söylemden ziyade Kürtleri kapsayıcı bir dil tutturulması“ palavrası da aynı kapsamdadır.
Peki tüm bunların, Kürtlerin en azından belli kesimlerini sandıktan uzak tutma, “nasılsa bir şey çıkmaz, zaten bunlar ne yapıp eder kazanırlar“ şeklinde boşvermiş bir ruh halini geliştirme şansı var mıdır?
Bir bütün olarak yoktur. Kürt illerinde de her şeye rağmen güçlü bir hayır oyu çıkacağının sinyalleri çoğalmaktadır. Türk devletinin Kürdistan’da dağıtmaya soyunduğu rüşvetler gibi Barzani dahil kirli ittifakları aracılığıyla referanduma evet denmesi çağrıları bu paniğin ürünüdür.
Tayyip Erdoğan’ın Kürt oylarını etkileyebilmek için sahaya sürdüğü kozlardan biri de yine Barzani oldu. “Yine” diyoruz, çünkü Barzani aynı uğursuz rolü 2011 yerel seçimleri öncesinde de oynamıştı.
Bu iki gerici despot arasındaki yakınlığın tek nedeni sınıfsal genlerinin aynı oluşu değil. Temeli bu oluşturmakla birlikte ikisi arasında hem ticari hem de siyasi ortaklıklar söz konusu.
İşin ticaret ayağını petrol hırsızlığı oluşturuyor. Tayyip Erdoğan ve ailesiyle Barzani ve ailesi Irak petrollerini birlikte çalıp birlikte pazarlıyorlar. Elde ettikleri gelir tamamen her iki ailenin şefleri, damatları, kızları, oğulları, torunlarının cebine gidiyor.
İşin siyaset ayağını ise PKK ve Rojava devrimine düşmanlık oluşturuyor. Sadece Tayyip Erdoğan’ın çete yönetimi değil Türk burjuva devleti ile işbirlikçi Barzani yönetimi, PKK düşmanlığında, onun sadece Suriye’de değil Irak’ta da her geçen gün artan prestijinin, siyasi ve askeri etkisinin kırılması stratejik amacında birleşiyorlar. Rojava devriminin boğulması ve PKK’nin Irak’ta da darbelenip hareket olanaklarının sınırlanması bu ortaklığın iki ana hedefi.
Türk devletinin Rojava devrimini tasfiye amacıyla Bab’dan sonra Minbiç ve Rakka’ya yürümek istemi biliniyor. AKP-MHP faşist koalisyonunun milliyetçiliği köpürtmek amacıyla referandum öncesinde Kandil ya da Şengal’e yönelik askeri bir harekata girişme niyetinde olduğu da ayan beyan ortada (Bu arada, dikkatler bu olasılıklar üzerine toplanmışken PKK’nin önde gelen isimlerine yönelik suikast türü özel operasyonlar riski de gözden kaçırılmamalı). 2007’deki Zap operasyonu ve önceki benzer maceralarda olduğu gibi Türk burjuvazisi ve ordusunun boylarının ölçüsünü bir kez daha alma olasılığının yüksekliğini şimdilik bir tarafa bırakalım, bu maceralara kalkışılabilmesi bile ancak Barzani yönetiminin desteği ve işbirliğiyle mümkün.
Diğer tarafta ise Barzani ve ailesinden oluşan çete Güney Kürdistan’da zorda. Başkanlık süresi hukuken çoktan dolduğu halde koltuğu boşaltmıyor. Bunun üzerine bir de ekonomik ve sosyal bir kriz binmiş durumda. Muazzam petrol gelirlerine karşın memurlara aylardır maaş ödenemiyor. Peşmerge güçlerinin IŞİD karşısında sergilediği pejmürdelik ciddi bir prestij ve güven kaybı yaratmış durumda. Merkezi Irak yönetimiyle yaşanan sorunlar da cabası.
Barzani’nin Türkiye ziyareti bu tablo içinde okunmalıdır. Türk devleti, Kürt orta sınıflarına ve referandumda sandığa gidip gitmemekte kararsız kesimlere bir kez daha Barzani diliyle seslenmeyi denemiştir. Barzani’nin gelmeden önce ya da HDP temsilcileriyle görüşürken mırıldandığı, “Barış ortamı yaratılabilir. Bunun için referandum öncesi Selahattin Demirtaş ve diğer milletvekilleri serbest bırakılsın“ gibi söylemlerinin hiçbir samimiyeti ve inandırıcılığı yoktur. Hele ikide bir esip gürlediği “Kürtlerin bağımsızlık istemeleri son derece doğal haklarıdır“ gibi çıkışları tam bir aldatmaca ve showdur.
Sonuç olarak, Ortadoğu savaş sahasındaki gelişmeler ile Türkiye’de anayasa referandum süreci iç içe ilerlemektedir. Birbirine bağlı bu süreçte referandumda sandıktan ne çıkarsa çıksın asıl sorunumuzun, referandumun kendisinden de çok özellikle sonrasına hazırlanmak olduğu gerçeği hiç akıldan çıkarılmamalıdır.
[Alınteri'nin 3 Mart 2017 tarihli 10. sayısından alınmıştır]