Kennedy'i ben öldürdüm (!)- I

Komplo teorileri ile mücadelenin ilk şartı, teorinin ürettiği söylemin dışına çıkmaktır

GÜNCEL
Pazartesi, 27 Mart 2017 (9 yıl 3 hafta önce)

 



Nəriman Bakı



 



Başlıktaki itirafı (!) kanıtlamak kolay.



 



ABD Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963 günü Lee Harvey Oswald tarafından öldürüldü. Lee Harwey Oswald da 24 Kasım 1963’te öldürüldü. Ben Oswald’ın reenkarnasyonuyum (reerkarnasyon: yeniden doğum, ruh göçü). Oswald yeniden bende ruh bulmuşsa, 54 yıl önce onun karıştığı bir cinayeti hatırlamam da elbette mümkün olur. Dava çözüldü! Gerçekte çözüldü mü?..



 



Metin Gürcan’ın -Alınteri’nde de yayınlanan- “Paranoyak Yurttaş’ın Yükselişi” yazısı, komplo teorilerinin kitleselleşmesi ve gündelik hayata etkileri bakımından oldukça uyarıcı bir yazı. Komplo teorileri bugün Sözcü, Aydınlık gibi bu işlerin meraklısı gazetelerin haber ve yorumlarına değil kitlelerin günlük sohbetlerine dahi yön verir durumda.



 



M. Gürcan, yazısında, komplo teorilerinin ideolojilerin yerine geçtiğini belirtirken Paranoyak Yurttaş’ın Yükselişi yazısının asıl sahibi Ivan Krastev’den oldukça çarpıcı alıntılarla Türkiye’de son dönemin revaçtaki komplo teorileri ile oluşmuş siyasi söylemlere ışık tutuyor.



 



Komplo teorilerinin çapı ve derinliği o kadar çarpıcı boyutlara ulaşmış durumda ki, siyasi bir tartışmada muhattabınızı ikna şansı şurada dursun, tartışmanın kendisi gerçeklikten çoktan kopmuş bir zeminde cereyan ediyor. Bu nedenle, komplo teorilerinin bazı oluş biçimlerine ışık tutmak gerekiyor. Çünkü, tartışmalı bir iddia olsa da günümüzde ideolojilerin yerine geçen komplo teorileri ile özel bir mücadeleye girişmek gündelik politik mücadelenin kaçınılmaz gereklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.



 



Şeylerin birbiri ile ilişkisi



 



Materyalizmin temel argümanlarından ilki, varlık ile bilinç arasındaki ilişkide hangisinin hangisini belirlediğine dairdir. Marksizme göre toplumsal bilinci toplumsal varlık belirler. İdealizm ise bunun tam tersine varlığın bilinç tarafından belirlendiğini söyler.



 



Bu bağlamda komplo teorileri özü itibariyle idealisttir. Ancak komplo teorileri felsefi alanla sınırlı kalsaydı onun idealist yanını belirlemek kolay olurdu. Tersine, komplo teorileri, utangaç materyalistler gibi materyalist ilişkileri de kapsadığı için ondaki idealist öz kendisini çok sinsi biçimde gizler. Bu özellik nedeniyle komplo teorileri çok çabuk, kendisine sol diyenlerin ve/veya sol adına konuşanların dahi söylemi haline gelebilir.



 



Referandum sürecinde PKK’nin evet mi hayır dediğine dair egemen siyasi partilerin söylemleri komplo teorilerindeki gizli idealizme güncel örnektir. AKP- MHP koalisyonunun başını çektigi evet’çi kamp, “kokteyl terör örgütü” söylemi eşliğinde referandumda Kandil’in/PKK’nin hayır diyeceğini belirterek şöyle devam ediyor: PKK hayır diyor. PKK terör örgütü. O zaman hayır diyenler terörist.



 



Terör kavramının hukuken ne olduğunun bu söylemde hiç bir önemi yoktur. Çünkü her şeyi bir kenara bırakalım, mevcut burjuva hukuk sisteminde bir kişi yargılanmadığı sürece suçlu ilan edilemez. Fakat komplo teorisyenleri için gerçeklikteki ilişki koparılıp söylemdeki ilişki ile sonuca gidilir. Böyle olunca  birisini terörist ilan etmeniz için onu yargılamanıza bile gerek yoktur. Havada asılı duran bir söylem trafiği kanıt için yeterlidir.



 



Şimdi de tersten gidelim: Şovenizmin bayraktarlarından CHP ile Vatan Partisi de PKK’nin “evet” diyeceğini iddia ediyorlar. Peki onların kanıtları ne? “Çözüm süreci”ne ilişkin kendi algı ve yorumları. Bunların mantığı da şöyle çalışıyor: “Bir dönem terör örgütü ile masaya oturan, terör örgütü ile aynı söylemde bulunan AKP’nin evet için PKK ile masaya oturmadığını kim kanıtlayabilir? Aksi ispat edilemediğine göre AKP ile PKK evet için anlaşmış demektir”. Bitti gitti.



 



PKK’nin evet diyeceğini iddia edenlerin -tarihsel tartışması bir yana- “çözüm süreci”nin hangi koşulların ürünü olduğunu irdelemeye ihtiyacı yok: “AKP terör örgütü ile bir defa masaya oturdu mu? Oturdu. Demek ki şimdi de oturdu ya da oturur”. Kafa böyle “çalışıyor”.



 



Peki, bu her iki cenahın da oturup PKK’nın referandumla ilgili kamuyla paylaştığı herhangi bir açıklamayı tartışması daha doğru bir tutum olmaz mıydı? Asla! Çünkü komplo teoricilerinin her iki kanadı için de, PKK’nın ne dediğiyle değil kendilerinin PKK’yı nasıl anladıklarıyla ilişki kurması yeterli. İşte komplo teorilerindeki gizli idealizm tam da burada saklı: Gerçeklikle ilişki kurmak yerine gerçekliğin kafalarındaki yansıması ile ilişkiyi kurup bunun gerçek olduğunu iddia etmek, savunmak.



 



Materyalizmin ikinci temel argümanı, doğa ve toplumsal yaşamda herşeyin birbiriyle ilişkili olduğuna dairdir.



 



Materyalizmin herşeyin birbiriyle ilişkisi olduğu argümanı komplo teorilerinde baş aşağı çevrilerek ‘herşey birisiyle ilişkilendirilebilir’ biçimine dönüşür. Ki bu tutum, komplo teorilerinin idealist yanının en açık göstergesi olmanın yanında en kafa karıştırıcı ve tehlikeli özelliğidir.



 



Milliyetçi ve islamcı faşistlerin anti-komünizm propagandalarının başında hemen her zaman Marx’ın Yahudi olduğu iddiası vardır. Marx’ın babası protestanlığa geçmiş bir Yahudi’dir. O zaman Marx da Yahudi. Marx komünizmi savunuyor. Demek ki Yahudiler komünizmin baş temsilcisidir!!!



 



Böyle bir “teori”yi çürütmek teknik olarak çok kolaydır. Her şeyden önce Marx’ın babası sadece dinen değil etnik olarak yahudidir. Çünkü Yahudilik hem bir dini hem de bir etnik kökeni ifade eder. Marx’ın babası dinen hristiyandır. İkincisi, Marx ateisttir. Ateist olan birinin, köken olarak yahudi olsa bile dinen yahudi olması mümkün değildir.



 



Ancak hepimizin bildiği gibi, faşist düşünce için yahudilerin ateist olması da doğaldır. Yani komplocularımıza göre hem ateist yani hiç bir dine inanmayıp  ama aynı zamanda bir dinin -ki bu nedense hep yahudiliktir- gizli temsilcisi olmanıza bu cihanda hiç bir engel yoktur!!!  



 



Daha güncel bir örnek Hollanda krizi verilebilir. Eğer iktidara inanacak olursak, Hollanda ile yaşanan krizin temelinde tarihsel olarak  AB’nin Müslüman bir ülke olan Türkiye’yi istememesi, güncel olarak da “dünya lideri” Erdoğan önderliğinde şahlanan Türkiye’yi kıskanmasıdır!!! Hollanda krizinde AKP’nin evet oyları için milliyetçi damarı kaşımak istemesi mevzu bahis bile olamaz.



 



Komplo teorilerinin kısaca değindiğimiz ilişki kurma biçimi ile mücadele etmenin ilk şartı, teorinin ürettiği söylemin dışına çıkmaktır. Bunun yolu da komplo teorilerinde “normalmiş” gibi gözüken ama öz itibariyle  uzlaşmaz olan çelişkileri ortaya çıkarmak gerekir.



 



Marx örneğinde “ateist olan birisi nasıl olur da bir dinin temsilcisi olabilir”;  Hollanda örneğinde ise “madem Avrupa Türkiye’yi istemiyor, o zaman neden Türkiye hükümetinin cumhurbaşkanı ve başbakanının oğulları Hollanda’da gemi alıyor” gibi çelişki ve tutarsızlıklar üzerinden gidilmelidir.



 



Elbette her komplo teorisi bunlar kadar kaba olmaz ama hepsinde akla ve mantığa aykırı özsel bir çeliski ve tutarsızlık mutlaka vardır.



 



Yarın: Olmayan gerçeklik, işlem sırası, mantığı olmayan mantık