AKP'yi 'çözmenin' yolu

Tayyip Erdoğan’ın en büyük başarısı, tarihsel gericilik birikimini arkasında toplayıp merkezileştirebilmiş olmasıdır

Çarşamba, 5 Nisan 2017 (9 yıl 2 hafta önce)

A. Can



 



İşlediği bütün suçlara, ortalığa saçılan rezaletlere, hemen her konuda sergilediği onca ikiyüzlülük ve belkemiksizliğe rağmen AKP ve Tayyip Erdoğan’ın hala nasıl bu kadar güçlü bir toplumsal desteğe sahip olduğu soruluyor.



 



Bu soruya verilen yanıtlar çeşitli. Kimisi bunu “AKP’nin aslında emperyalizmin yarattığı bir proje partisi olmasına” bağlıyor; kimilerine bakarsanız -gerçekte çapsız bir kasaba bezirganından başka bir şey olmayan- Tayyip Erdoğan bir “politika dehası”, aleyhine gelişen süreçleri bile kısa sürede kontrol altına alıp yönetebilen bir usta?!!



 



Bunlardan özellikle ilkinin tümüyle yanlış olduğu söylenemez. Ancak tek boyuttan ibaret bu tür indirgemeci tezlerin hikayenin bütününü açıklamakta nasıl yetersiz kaldıklarını AB ve ABD ile ilişkilerin bugün geldiği noktaya bakarak çıplak gözle bile görebiliriz. Demek ki hesaba katılması gereken başka etken ve dinamikler var işin içinde.



 



Şu an konumuz bunların toplu bir dökümünü yapmak değil. Sadece, iç ve dış, tarihsel ve güncel bir dizi etkenin bir araya gelip iç içe geçmesinin sonucu olarak karşımıza çıkan karmaşık bir gerçekliğin açıklamasını tek bir boyut ve etkene indirgemekten kaçınmak gerektiğini hatırlatıyoruz. Çünkü mesele bu kadar basitleştirilip düzleştirilince, sık sık boşluğa düşmekten, şaşkınlık ve yalpalamalardan kurtulunamıyor.



 



Bu altçizmeden sonra baştaki soruya dönecek olursak, Türk toplumundaki milliyetçi-dinci gericilik birikiminin yoğunluğuyla karşılarında etkili bir düzen içi muhalefetin dahi olmayışının Tayyip Erdoğan ve AKP’nin ‘rakipsiz’ konumlarını hala koruyabilmelerinde belirleyici bir rol oynadıkları gerçeği görmezden gelinebilir mi?..



 



Bu ikisi yani toplumdaki gericilik birikimin yoğunluğuyla geniş kitleleri etkileyip peşinden sürükleyebilen etkili bir burjuva muhalefetin yokluğu birbirleriyle yakından ilişkili hatta bitişik iki etken aslında. Birincisi ikincisinin temel nedenlerinden biri; etkili bir düzen içi muhalefetin yokluğu ise birincinin sürüp gitmesini kolaylaştıran bir avantaj.



 



Bu bağlamda AKP’nin, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın en büyük başarılarından biri -belki de başta geleni-, kökleri Türklerin Anadolu’ya gelişine ve İslami benimsemelerine kadar uzanan tarihsel gericilik birikimini arkalarında toplayıp kendi etraflarında merkezileştirebilmiş olmasıdır.



 



Bu öyle bir ‘başarıdır’ ki, Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve çöküş yıllarından bu yana sağda, milliyetçi-muhafazakar taban üzerinde bu ölçüde kapsayıcı bir toplaşma ve merkezîleşmeyi sağlayabilen başka hiçbir gerici örgütlenme ve hareket örneği yoktur.



 



Oransal olarak toplumun hala yüzde 70 civarında bir kesimini kapsayan milliyetçi-muhafazakarlık, Cumhuriyet tarihi boyunca da farklı gerici-faşist partiler arasında dağılmış ‘parçalı bir bütün’ halindedir. 1950-’57 arasının Demokrat Parti’si (DP), 1969’da yaşadığı bölünmeye kadar Demirel’in AP’si, 1983-’89 yıllarının ANAP’ı gibi bu ‘birleştirici’ role soyunan başka örnekler çıkmıştır gerçi ortaya. Fakat bunların hiçbiri ne AKP’nin sağladığı genişlikte bir ‘birlik’ sağlayabilmişler ne de bu konuda kaydettikleri göreli ilerlemeler AKP örneğindeki kadar ‘dayanıklı/uzun süreli’ olabilmiştir.



 



AKP’nin, toplumun çoğunluğunu oluşturan milliyetçi-muhafazakar cenahta siyasal tekelini inşa süreci, her düzlemde güç yoğunlaşması ve merkezîleşme peşinde koşan faşizmin ‘mutlak iktidar’ felsefesini yansıtır. Bu anlamda AKP ‘bilinmeyen’ bir şey yapmış olmayıp tarihte Mussolini faşizminin izlediği yola benzer bir taktik izlemiştir. İtalyan faşizmi de siyasal güç tekelini inşa sürecinde önce ideolojik olarak kendisine en yakın parti ve çevreleri yutarak ise başlar. Komünist Parti başta olmak üzere yörüngesine çekip yutamayacağı muhaliflerine yönelik yasaklamalar, şiddete başvurarak ezme-kapatma uygulamaları bunun arkasından gelir.



 





 



Diğer yandan milliyetçi-muhafazakar kitleleri arkasında toplayarak merkezîleştirme başarısı sadece AKP ve Tayyip Erdoğan’a ait bir başarı da değildir. Daha önce Özal’ın da gördüğü fakat geçici bir yanılsama döneminden sonra tel tel dökülüp dağılan bu rüyanın bu kez gerçekleşebilmesi, burjuva siyaset sahnesini ‘düzleştirip’ sosyal demokrasiyi dahi muhafazakar partilere benzeten, bu arada burjuva ‘merkez’i de iyice sağ’a çekerek faşizme yaklaştıran neoliberalizm sayesinde mümkün olmuştur. Tayyip Erdoğan ve AKP, bu elverişli nesnel zemini hazır bulup onun sağladığı kolaylıklardan – en başta da “ekonomiden elini çektiği” iddia edilen devletin kaynak ve rant dağıtma olanaklarındaki genişlemeden- yararlanarak en ateşli “muhaliflerini” dahi bir biçimde satın alıp içine çekebilmiştir.



 



Tabii bu ‘başarı’nın kendisi gibi ‘dayanıklılığı’nın da tarihsel bakımdan geçici ve göreli karakteri gözden kaçırılmamalıdır. Dıştan bakıldığında ne kadar ‘sağlam’ görünürse görünsün gerici-faşist partilerin arkalarında toplayıp peşlerinden sürükleyebildikleri kitle tabanı her zaman kapsayıcılığı ölçüsünde çelişkiler de içeren heterojen bir karakter taşır. Bu kesimleri arkasında toplayabilen siyasal tekelleşme, AKP örneğindeki gibi iktidar gücü ve olanaklarının kullanılmasına dayalı olarak ‘yukardan aşağıya doğru’ gerçekleşmişse, hem bastırılan sınıfsal çelişkilerin üzerini örten örtü çok ince demektir hem de onların geriye itilmesini kolaylaştıran ‘rıza’ asıl olarak iktidar olmanın sağladığı olanakların sürmesiyle koşullu demektir. Dolayısıyla, farklı iç ve dış dinamiklerin devreye girmesiyle iktidar gücündeki bir zayıflama ya da kriz gibi etkenlerin devreye girmesi sonucu iktidar eliyle dağıtılan olanakların daralıp ortadan kalkmasına bağlı olarak kolayca harekete geçebilecek bir dağılma potansiyelini de içinde taşır. İdeolojik bir tutumla zamanla katılaşıp militanlaşan çekirdek bir güç dışında kalan halkalarda tereddüt ve yalpalama eğilimleri ortaya çıkar. Özellikle bu tereddütleri derinleştirip onlara güven verecek farklı alternatiflerin ortaya çıkmasıyla birleştiği durumlarda bu yalpalamalar çözülmeye dönüşür.



 



Zaten sözü getirmek istediğimiz nokta da burasıdır: AKP’ye karşı sonuç alıcı etkili bir muhalefet yürütülecekse şayet, bu onunla aynı kulvarda dincilik ve milliyetçilik yarışına çıkılarak yapılamaz!.. Tam tersine, onun tekel kurduğu bu alanda bastığı kendi içinde çelişkili zemine vurmak, bu siyasal tekeli sarsıp parçalayacak politikalar geliştirmek gerekir.



 



Bu politikalar özellikle 2 temel ilke üzerine kurulmak zorundadır: 1) Toplumdaki gerici-şoven önyargı ve şartlanmaları sarsıp geriletme dinamiğini içeren tek alternatif olarak emek-sermaye temel çelişkisi ekseninde sınıfsal bir politika ve taktiklerle ortaya çıkmak, 2) Birincinin devamı olarak, emekçi yığınların yaşadıkları yoksulluk ve yıkımın yanı sıra gelecek güvensizliğini de büyüten neoliberalizmin iflasına yanıt olarak kapitalizmin yeni bir versiyonunu önererek değil bizatihi kapitalizmin kendisini, tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olarak onun temellerini hedef alan bir stratejik yönelimle hareket etmek.



 



Günün bütün olgu ve gelişmelerinin adeta gözümüze soktuğu bu gerçeğin üzerinden atlamakta hala ısrar edip kırıntı niteliğindeki bazı siyasal hak talepleriyle yetinen bir “muhalefet” anlayışının, iktidara alternatif oluşturmak şurada dursun, ciddiye alınan etkili bir muhalefet dahi ol(a)mayacağı artık görülmek zorundadır.



 



[Alınteri'nin baskıdaki 12. sayısından alınmıştır]