İnatçı gerçek

Siyaset ağası Barzani, son aylarda yine Türkiye’yle kurduğu kirli ittifak ilişkileriyle gündeme geldi

Perşembe, 6 Nisan 2017 (9 yıl 2 hafta önce)

Nergis Torul



 



Neoliberalizmin ve onun felsefesini oluşturan post modernizmin yükseliş sürecinde “ideoloji düşmanlığı” modaydı. Kendi içinde belirli bir bütünlüğe ve disipline sahip her ‘büyük anlatı’, “özgür düşünceye ket vuran zincir” olarak görülüyordu.



 



Hayatla ve siyasetle ilişkisinde olduğu gibi düşüncel planda da fazla sıkıya gelemeyen küçük burjuvazinin istikrarsız yapısına ve an’ı yaşamayı esas alan hazcı karakterine hitap eden bu belkemiksizlik savunusunun baş düşmanı elbette Marksizmdi. Onun devrimci ruhu ve esasları, özellikle de tarihin oluşumunu sınıf gerçekliği ve sınıflar arasındaki mücadele temelinde açıklayan materyalist yöntemi, post modern belirsizlik felsefesinin rüzgarına kapılan bütün “yeni” savunucularına “zamanı geçmiş dogmatik kalıplar” olarak görünüyordu. Sınıflardan ve sınıf mücadelesinin öneminden söz etmek “zaman tünelinde kalmış bir dinazorluk belirtisi” idi.



 



O zamanlar “tarihin sonu”nu ilan etmeye kadar varan bu “yenililikçiler”e bakılırsa, sınıflar ve sınıf gerçekliği temelinde yükselen bütün kavram ve yaklaşımlar artık “aşılmıştı”. Sınıfların ve sınıf mücadelerinin yerini başka gerçeklik ve çelişkiler, örneğin kimlik talepleri, yerel ve kültürel özellikler vb, vb almıştı.



 



Sosyalizmin büyük bir prestij ve güç kaybına uğradığı, proletarya hareketi ve devrimler dalgasının geri çekildiği, işçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin burjuvazi tarafından geriletilip güçten düşürüldüğü koşullarda bu tür fanteziler fazlasıyla taraftar buldu. Sadece devrimci Marksizmden değil, sınıftan ve sınıf gerçekliğinden kaçış o koşullarda başını aldı gitti.



 



Az gittik, uz gittik, bireyler için belki uzun ama insanlığın ilerleme tarihi açısından kısa bir zaman geçtikten sonra gördük ki, asıl bu post modern yavelerin herbiri büyük birer palavra ve aldatmacaymış. Ne “tarihin sonuna gelinmiş”, ne “ulus devlet aşılmış”, ne “iktidarlaşma iddiası taşımayan bir toplumsal dönüşüm ve kurtuluş” mümkünmüş ne “kendinde bir demokrasi gibi kendiliğinden bir demokratikleşme de olabilirmiş”…



 



Bu iddiaların neredeyse herbiri bizzat hayat tarafından ıskartaya çıkarıldı. İflas o kadar açık ve ortadaydı ki, onları üreten neoliberal ideolog taslakları dahi özeleştiri yapıp bir zamanlar söylediklerini yutmak zorunda kaldılar. Onların sahte parıltısına aldanıp peşine takılan ahmakların payına da eşekten düşmüş karpuza dönmek düştü.



 



Lenin’in tekrarlamayı sevdiği bir İngiliz atasözünde de denildiği gibi “gerçekler inatçı şeylerdir ve hoşumuza gitsin gitmesin hesaba katılmaları gerekir.” Siz ne kadar üzerinden atlamaya çalışırsanız çalışın, onlar bir biçimde gelir karşınıza dikilir. Hele bu gerçek ‘sınıf gerçeği’ gibi tarihin akışına yön veren bir olgu ve kuvvet ise ondan kaçabilmeniz büsbütün imkansızdır.



 



Bu kadim gerçek Kürdistan özgülünde bugün karşımıza ‘Barzani gerçeği’ olarak çıkıyor. Gerçi ne Barzani örneği bu alanda verilebilecek tek örnek ne de gücünü asıl olarak babasının tarihsel şöhretinden ve aşiret bağlarından alan feodal ağalık ve politika tarzının bu çürümüş temsilcisinin sicili şu son sıralar yaptıklarıyla sınırlı.



 



Bu siyaset ağası son aylarda yine Türkiye’yle kurduğu kirli ittifak ilişkileriyle gündeme geldi.



 



Önce, 2014 Mart’ındaki yerel seçimler öncesinde yaptığı gibi bu kez de kritik bir başkanlık referandumu öncesinde Tayyip Erdoğan’a destek olmak için Türkiye’ye geldi (Zaten bu ziyaretin hemen arkasından Kuzey Kürdistan’daki Barzani destekçisi çevreler, “yetmez ama evet” demenin güncel biçimi olarak “boykot” çağrısı yaptılar).



 



“Bayram değil, seyran değilken” yapılan bu ani ziyaretin kokusu çok geçmeden çıktı: IŞİD gelirken Şengal’in Ezidi Kürt halkını kaderleriyle yüzyüze bırakıp tek bir kurşun dahi atmadan sıvışan Barzani’nin peşmergeleri, bu kez Şengal halkının kendi gücüne dayalı demokratik-halkçı bir sistem inşasının önünü almak için ağır silahlar kuşanmış olarak geri döndüler. Bu öylesine düşmanca bir “geri dönüş” idi ki, Kürtler arasında yeni bir çatışmaya meydan verilmemesi için konuşmaya giden HPG gerillaları, günler sonra da Hanexe’de sivil halk alçakça kurşunlandı.



 



Kürdün kurdu olmaya soyunan bu alçaklığın sinyalini Barzani’nin hem yeğeni hem de damadı olan Necirvan Barzani Kasım ayında vermişti. Sahip olunan doğal zenginliklere karşın aylardır ağır bir ekonomik krizin yaşandığı, iki yıla yakın bir süredir memurlara maaş dahi ödenemediği halde yılbaşı öncesi özel bir uçakla gelip İstanbul’da lüks bir giyim mağazasını kapatacak kadar hovarda bu asalak, “PKK Şengal’den çekilmeyecek olursa silah kullanacağız” tehdidini savurmuştu. Kimin, kimi, neden ve nereden kovmaya kalktığı soruları da bir yana, Necirvan’ın ikide-bir Ankara ve İstanbul’a gelip MİT yetkilileriyle bu kadar sık ne konuştuğunu sorgulamak bile, PKK’ye, Rojava ve Şengal devrimlerine duyulan bu düşmanlığın gerisinde hangi kirli ve karanlık ittifakın bulunduğunu görmek için yeterliydi.



 



Türk faşizmi Kuzey Kürdistan’da aylar boyunca, tank-top-uçak ve helikopter ateşiyle kentleri yakıp yıkar, Miray bebekleri, Taybet anaları kurşunlar, Mehmet Tunç’ları, Asya Yüksel’leri bodrumlarda yakarken gıkı bile çıkmayan bu “bağımsız Kürdistan” yaygaracıları, iş Rojava ve Şengal’i kuşatmaya, abluka altına alarak boğmaya gelince ‘aslan kesiliyorlardı’. Ortadoğu halklarına, özellikle de Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşayan Kürtlere cesaret ve esin kaynağı olmasından ölesiye korktukları bu halkçı devrimleri boğmak için Tayyip Erdoğan ve Türk faşizmiyle kolkola hareket etmekten geri durmuyor, açık açık işbirliği yapmaktan utanmıyorlardı.



 



Barzani ailesinin tutum ve politikalarında cisimleşen bu çıplak ihanet örneklerini hala “Kürtler arası bir sorun”, “kardeşler arasında yaşanan bir uyuşmazlık”, “kardeş kavgası” vb. olarak görenler çıkabiliyor. Bunun da ötesinde, herşey ortadayken bütün suçu ve sorumluluğu hala PKK’de gören, PKK’yi özellikle Şengal ve Rojava Kürdistanı’nda “konsensüs ve ortaklıktan uzak bir siyaset izlemekle” suçlayanlara rastlanabilirken; diğer yanda bütün bu gerilim ve sürtüşmeleri hala “kadın sorununu kavrayamama” ya da “devlet ve iktidar sorunlarına yaklaşım farklılıklarına” bağlayan, durumu bununla açıkladığını zanneden yaklaşımlarla da karşılaşıyoruz.



 



Birbirlerine taban tabana zıt bu yaklaşımların temeldeki ortak noktasını ise sınıf gerçeğinden kaçış oluşturuyor. Toplumsal yaşamı ve tarihin oluşumunu belirleyen bu tayin edici etkenin Kürtler arasında geçerli olmadığı yanılsaması iki tarafta da hala sürüyor. Ne var ki, biz ondan ne kadar kaçmaya çalışırsak çalışalım o bir biçimde karşımıza çıkıp “ben buradayım ve yok olmadım” diye bağırıyor.



 



[Alınteri'nin 5 Nisan 2017 tarihli 12. sayısından alınmıştır]