Aşıl(a)mayan bir sorun

Günümüzde işçilere asıl ulaşılacak alanlar emek-sermaye çelişkisinin en çıplak biçimiyle hissedildiği üretim alanlarıdır

İŞÇİ SINIFI
Cuma, 7 Nisan 2017 (9 yıl 2 hafta önce)

Neoliberal baskı ve sömürü politikalarının ne anlama geldiğini son on yıllarda yaşayıp gördük.



 



Özellikle 2000’lerden sonra eşine az rastlanır bir özelleştirme gerçekleştirildi. Eğitim-sağlık gibi temel toplumsal ihtiyaçlar giderek daha fazla paralı hale getirildi. Bu ihtiyaçlar patronlar için büyük kar alanlarına dönüştü.



 



İş güvencemiz, taşeronluk sistemi-sözleşmelilik gibi biçimlerle yıllara yayılarak gasp edildi. Bunun son adımı da kiralık işçiliğin yasalaşmasıyla atıldı.



 



Yine kamu emekçilerine nispi iş güvencesi sağlayan 657′nin değiştirilmesiyle sözleşmeli çalışmanın-performans baskısının temel çalışma biçimi olacağı modele geçilecek. Yani güvenceli çalışma tamamen tarihe gömülmeye çalışılıyor.



 



Bunun ne anlama geldiğini KHK’larla işten atılan on binlerce emekçiye bakarak anlamak mümkün. Daha açık tercümesi ise, mesela müdürün hoşuna gitmeyen bir memurun sorgusuz sualsiz kapı önüne konulmasıdır.



 



İşçi kıyımını kolaylaştırmak için kıdem tazminatının bu yıl içinde fona devredileceğini de eklemek gerekir. İşçi sınıfının en önemli tarihsel kazanımı olan emeklilik hakkının zorunlu bireysel emeklilikle gasp edilmeye doğru adım atıldığını da… Zaten kiralık işçilikle rüyamızda göreceğimiz emeklilik bu sistemle tamamen tasfiye olacak. Emekli olmak için çalışmanın yetmeyeceği bir sistemdir neoliberalizm.



 



Bu politikaların yılmaz uygulayıcısı AKP’li hükümetler döneminde 11 grev, patronların karları ve şöhretlerinin gölgelenmesi gibi nedenlerle yasaklandı. Sendikalı olmayı anlamsızlaştıran bu saldırılarla aslında sendikaların da ipinin çekilmek istendiğini görmek zor değil…



 



Hayat pahalılığıyla ücretler arasındaki büyük uçurumu mutfaklarda bitmeyen yangından biliyoruz. Kredi kartlarıyla sürdürdüğümüz borçlu yaşamımızın artık yürüyemez hale geldiğini…



 



Sadece bir elektrik faturasına bile sayısız vergi bindirilerek harcadığımızın 2 katını aldıklarını, ücretlerimizden yapılan kesintilerin neredeyse ödedikleri miktar kadar olduğunu…



 



Sözün kısası işçi sınıfı neoliberal sömürü politikalarının kendisi için nasıl bir cehennem demek olduğunu bizzat yaşıyor. Fakat bunların daha da katmerlenmesi anlamına gelecek bir rejim değişikliğinin onaylatılacağı referandumda azımsanmayacak bir kesim “evet” demeyi düşünebiliyor. Gerçekle ideolojik şartlanmışlık arasındaki bu uçurum halen öncülük iddiası taşıyan tüm güçlerin önünde duran en önemli sorundur.



 



Geçtiğimiz günlerde Emaar’da yaşanan bir direniş, bu yaşamsal sorunun hem anlaşılması hem de çözüm dinamiklerinin görülmesi açısından adeta bir ayna oldu. Başka pekçok direnişte olduğu gibi Emaar’da da işçiler, hakları ödenmeden işten atılan arkadaşlarına destek vermek için işten atılmayı göze alarak iş bırakmıştı. Yaklaşık 50 kişilik işçi grubu içinde AKP’lisi de MHP’lisi ve HDP’lisi de vardı. İşçilerden AKP ve MHP’li olanlar referandumda “evet” diyeceklerini söylüyorlar, “neden?” sorusuna ise ya “reisimiz öyle diyor” ya da “Erdoğan’ı seviyoruz” gibi yanıtlar veriyorlardı. Yurtsever Kürt bir işçi de evini yıkan, yakınlarını katledenlere “hayır” diyeceğini belirtiyordu.



 



Bu derin ideolojik fay hatlarına rağmen 5 gün süren direniş çözülmeden kazanımla sonuçlandı. MHP’li ve AKP’li işçilerin hepsi İnşaat-İş’in nasıl bir sendikal çizgiye sahip olduğunu da biliyorlardı. Hatta Kobanê ve Sur için yardım kampanyası yapan bir dünya görüşüyle hareket ettiğini de… Bunca derin farklılıklara rağmen işçilerin sendikayla ve Kürt arkadaşlarıyla birlikte yürümekteki ısrarı, emek-sermaye çelişkisinin tutarlı bir öncülükle buluştuğu taktirde nasıl belirleyici hale geleceğini açıkça gösteriyordu. Yine bu çelişkinin baskın olduğu noktada, tarihsel gericilik birikimi başta olmak üzere işçilerin bilinçlerindeki diğer burjuva etki ve tortuların zincirlerinin de en azından bir süreliğine kırılabileceğini ve ilişki süreklileştiği oranda bunların aşılabileceklerini gösteriyordu.



 



Bu noktada mesela DİSK’i “daha mücadeleci” görerek orada örgütlenen muhafazakar işçilerin çeşitli direnişlerde yaşadıkları hayal kırıklıkları da tersten bir örnek olarak verilebilir.



 



İşin diğer tarafıysa işçiliğin toplumsallaştığı bugünümüzde işçilere asıl ulaşılacak alanların, hala emek-sermaye çelişkisinin en çıplak biçimiyle hissedildiği üretim alanları olduğu gerçeğidir. İşçi sınıfına fabrikalarda-şantiyelerde-atölyelerde-hizmet sektörünün çeşitli birimlerinde ulaşmak yerine ayakları sokağa ya da yaşam alanlarına gidenlerin onunla sınıf çelişkileri temelinde buluşmaları dün olduğu gibi bugün de neredeyse mümkün değildir.



 



Elbette işçiyi de yaşam alanları, toplumsal ilişkileri, aileleriyle birlikte düşünmek önemlidir. Fakat bu alanların, tutucu önyargı ve alışkanlıklarla ideolojik zırhların daha katı yaşadığı alanlar olduğu gerçeği de unutulmamalıdır.



 



1 Mayıs’a da haftaların kaldığı bu günlerde, öncesi de bir yana referandum sürecinin sunduğu deneyimler, sınıfla buluşmanın yolları-üslubu-mekanları-yöntemleri konusunda bir kez daha ve derinlemesine düşünmeye vesile olmalıdır.



 



[Alınteri'nin 5 Nisan 2017 tarihli 12. sayısının DSB köşesidir]