Türkiye faşist rejimi kimyasal vahşeti riyakarca kullandı
Emperyalist haydutlar ve bölge gericiliklerinin oyun alanına dönüşen Suriye’de son zamanlarda oluşan denklem, İdlib’e bağlı Han Şeyhun’da kimyasal silahlarla gerçekleşen katliamdan sonra bir kez daha bozuldu. Suriye Ordusu'nun gerçekleştirdiği iddia edilen katliamla birlikte mevcut halde oluşan dengenin yapaylığı olduğu kadar, güçler arasındaki çelişkilerin ne kadar derin olduğu da bir kez daha açığa çıktı.
Bütün Batılı emperyalistler ve Türkiye-İsrail başta olmak üzere bölge gericilikleri hızla gerçek yüzleriyle konuşmaya başladılar. “Fırsat bu fırsat” diyerek Suriye’de daha büyük ölçekte bir savaşın başlaması için ellerini ovuşturarak kışkırtıcı açıklamalara giriştiler. Anında Birleşmiş Milletler’i toplantıya çağırdılar. Türkiye gibileri de kendilerini bu kanlı savaş için pazarlamaya kalkıştılar. Bölgedeki her hamleleri, her kirli oyunlarıyla burunlarına kadar pisliğin içine dalmış olmanın hıncıyla ortaya çıkan yeni durumun kendilerine sunacağını düşündükleri fırsatların heyecanına kapıldılar.
Arkası, içerde de ciddi bir siyasi kriz yaşayan Trump’un Suriye’nin Humus kentindeki Şeyrat Hava Üssü'nün vurulması emriyle geldi. Stratejik bir hamleden ziyade durumu kurtarma ve Rusya’ya ilişkin tutumuna dair diğer burjuva kliklerin basıncını savuşturmak için yapıldığı anlaşılan bu hamlenin arkasının nasıl geleceği bilinmiyor. Bilinen tek şey bu pilavın daha çok su kaldıracağı...
Hegemonya ve rekabetin düğüm noktalarından biri olan ve aynı zamanda Rusya-Çin-İran-Lübnan- Irak anlamına gelen Suriye’de, Esat rejimi ve dahil olduğu kamp, 7. yılına giren savaşı kendi lehlerine çevirerek, belirleyici güç olmaya doğru gidiyorlardı. Batılı emperyalistler ve onların bölgesel ittifakları tarafından şu ya da bu şekilde desteklenen cihatçı savaş çetelerini büyük oranda püskürtmüşler, en önemli kentlerde denetimi sağlayarak; emperyalist aktörleri bile ortaya çıkan bu dengeyi gönülsüzce de olsa kabule zorlamışlardı.
ABD’de Trump yönetimi bile çeşitli stratejik hesaplarının da etkisiyle “Esat’sız bir seçeneğin gerçekçi olmadığını” söylerken, bölgede emperyalist güçler arasında pekçok belirsizlik ve yeni kriz dinamikleriyle birlikte bir dengenin oluştuğu izlenimi doğmuştu.
Cihatçı çeteler, Halep-Hama-Humus gibi önemli kentlerden çıkmak zorunda kalmış, IŞİD Rakka’ya doğru sıkıştırılırken diğerleri de kendi aralarındaki çelişkilerle birlikte Türkiye’ye sınır olan İdlip’te toplanmışlardı. Esat rejimi ve dahil olduğu blok bu gelişmeyi daha da ileri götürerek İdlip’teki çetelere karşı da savaş başlatmış, Rakka konusunda da belirli planlamalar içine girdikleri kamuoyuna da yansımıştı.
Tam bu sırada 4 Nisan tarihinde İdlib’e bağlı Han Şeyhun’da kimyasal silahlarla gerçekleşen katliam tüm denklemi hızla gerçek yerine oturttu.
Bu korkunç katliamın nasıl-kim tarafından ve neden yapıldığına dair emperyalistler arası hukukun temel gerekleri uyarınca asgari bir araştırma bile yapılmadan Suriye Ordusu'nun havadan kimyasal silah attığı senaryosuna yaslanıldı. Bu senaryo her açıdan tutarsızlıklar taşırken (en basitinden kimyasal silahların havadan atılamayacağı-görülemeyeceği!) kimse bunlara aldırmadı. Herkes pusuya yatıp beklercesine gerçek tutumlarını ortaya döktü. Suriye’de Esat lehine gelişen dengenin bölgesel bir savaş da dahil daha kapsamlı bir savaşla değiştirilmesi yönünde politika ve söylemler geliştirdi. Bunların en ateşlileri Türkiye ve İsrail oldu.
Suriye ve Rusya cephesiyse kimyasal silah kullanılmadığını, zaten Esat rejiminin elinde kimyasal silah bulunmadığını, olanların BM gözetiminde imha edildiğini belirtti. Yaşanan vahşetin cihatçılara ait bir silah deposunun vurulmasıyla gerçekleşmiş olabileceğini vurguladı. “Orasının kimyasal silah üretiminde kullanılan bir depo olduğunu biliyorsanız neden bu şekilde vurdunuz” sorusuna yanıt vermeksizin… Keza bu biline biline yapılmışsa en az doğrudan kimyasal silah kullanmak kadar suçludurlar. En az cihatçı çetelere silah taşıyanlar, kimyasal yapımında kullanılan malzeme verenler ve böylesi bir üretimi her şey bir yana sivil halkın yaşam alanları içerisinde gerçekleştirenler kadar… Elbette ki bile bile vurulmuşsa. Ki bunun bile araştırılmasına fırsat verilmeden savaş tamtamları şiddetli bir biçimde çalınmaya başlandı.
Bunların ötesinde bu tablo her açıdan avantajlı bir gücün kendisini sıkıştıracak, elde ettiği avantajların elinden kayıp gitmesine sebep olacak bölesine aptalca bir hamle yapmayacağıysa açıktır. Fakat bu Suriye’nin son zamanlardaki başarılarla birlikte yaşadığı baş dönmesiyle kimyasal silah olduğunu bildiği bir depoyu vurmayacağı anlamına gelmiyor.
ABD’de de ciddi bir rejim krizi yaşandığı pekçok konuda patlak veren krizlerle yansıyor. Trump’un içerde yaşadığı kriz ve sıkışmalar, seçim döneminde Rusya’yla gizli ilişkiler kurduğu iddialarıyla birleşerek daha ciddi boyutlar kazandı. Trump da bu basıncı Suriye’ye dönük hava saldırısıyla savma tercihinde bulundu ve bugün sabaha doğru Suriye’nin Humus kentindeki Şeyrat Hava Üssü'nün vurulması emrini verdi. ABD’nin hava üssünü bombalamasıyla IŞİD de hava üssü yakınlarında saldırı başlattı.
ABD’nin bu hamlesinin stratejik bir hamleden ziyade içerdeki basıncı hafifletme ve uluslararası konumunu koruma kaygısının tetiklediği bir girişim olduğu anlaşılıyor. Sonrasının nasıl geleceğini şimdiden kestirmek zor. Fakat bu kapsamlı kriz ve bölgesel aktörlerin çeşitliliği, çıkar çelişkisi ve çatışmalarının karmaşıklığı düşünülecek olursa Suriye’deki sürecin daha kanlı, kapsamlı bir savaşa evrilmesinin çok da uzak bir olasılık gibi görülmediğini söylemek abes olmayacaktır.
Kürt düşmanlığı ve yayılmacı hayallerle bölgede yemediği halt kalmayan Türkiye faşist rejimi, bu gelişmelerle birlikte ne kadar riyakar, saldırgan ve savaş da dahil her türlü kanlı girişime açık olduğunu bir kez daha açıkça ortaya koydu. Kimyasal vahşetin yaşanmasını riyakarca kullandı. Sözümona sivil ölümleri karşısında duyarlılık gösteriyormuş gibi yapsa da esas karın ağrısının kapıdan giremeyince bacadan girmek için çırpındığı Suriye cangılına bir kez daha dalmak olduğunu herkes biliyor. Vahşetin yaşanmasını fırsata çeviren bu fırıldaklığın Trump’a seslenerek sarfettiği ilk sözlerin “Ne gerekiyorsa biz varız ama bu sefer daha kapsamlı olmalı” olması boşuna değil. Nitekim ABD’nin daha kapsamlı bir plan sunmaması karışında Tayyip Erdoğan’ın, “Esed rejiminin kimyasal silahlarla işlediği savaş suçlarına karşı atılmış somut bir adım olarak bunu olumlu bulduğumuzu burada ifade etmek istiyorum. Yeterli mi? Yeterli görmüyorum” demesi boşuna değil.
Daha geçtiğimiz günlerde rejimin İdlip’teki cihatçı çetelere silah ve malzeme aktardığına dair haberler çıkmış, Türkiye’nin Rakka ve başka operasyonlar için denetimindeki cihatçıları toparlayarak kendisini pazarlamaya giriştiği belirtilmişti. Gerek Rusya’nın gerekse ABD’nin Rakka konusunda Demokratik Suriye Güçleri'ni, dolayısıyla YPG’yi terih etmesini hazmedemeyen, her iki emperyalist güce de mavi boncuklarla birlikte “Mehmetçiği” pazarlamaya girişen Türkiye şimdi hem Rusya’yla nasıl bir riyakar ilişki kurduğunu açığa vurdu hem de Suriye konusunda en çılgın planların paryası olabileceğini bir kez daha gösterdi.
Zaten kimyasal vahşetten sonra Türkiye ve İsrail’in yüksek perdeden açıklamalar yapmaları oldukça manidarken, ABD’nin saldırısından sonra “daha ileri gitmeli” demeleri de aynı şekilde düşündürücüdür. Kimyasal saldırının arka planı er ya da geç ortaya çıkacaktır. Bu vahşi katliamı gerçekleştirenleri asıl olarak dünya halkları cezalandıracak, halkların kanının çıkar dalaşlarının malzemesi olmasına izin vermeyeceklerini de bir kez daha halklar gösterecektir.