Bir hikayeden çok daha fazlasıydı Barış
Güler Yıldız
Roman Polanski’nin yönettiği Piyanist’i düşündüm, ajanslar haberi yakaladıkları bir detay üzerinden verirken. Savaş yıkıntılarının arasında incecik parmaklarıyla piyano tuşlarına ağıtı, isyanı ama en çok da aşkı taşıyordu Wladyslaw Szpilman. Varşova’nın varoşlarında yaşayarak kendini kamplara gitmekten korumuştur belki. Ama gördüğü yıkım, yaşayacağı dehşetin kenar süs olamayacak kadardır. İncelikli müzisyen, gitmek ile kalmak arasında ailesiyle tartıştığı ve onlar giderken kendisinin kaldığı bir hayatın öznesi olarak iliklerine kadar donar. Donar çünkü üzerine giydiği palto bir Alman askerinindir ve onu üşümekten koruyamaz.
...
Uzun uzun anlatmayacağım bu filmi.
Ama Barış Yazgı’nın kemana sarılı ölümüne bakıp, gitmekle kalmak arasında keman çalan bir gencin hayallerini konuşabiliriz. O hayallerin başladığı yer ile bittiği yer arasındaki deniz ve kemanına yüzme öğretemeyen bir müzisyenin fotoğrafı bize dehşet hakkında eni konu bir şeyler düşündürmeli.
“İnsan bilmediği şeye el uzatmamalı, el uzatıyorsa bilmeyi de göze almalı. Bilmek ürkütür, korkutur insanı. Bilmek lanetlenmektir biraz da...” Murathan Mungan’In Cenk Hikayeleri’nde halı tezgahının başındaki acemiye ustasının yegane öğüdüdür bu.
Barış gitmek’in ne demek olduğunu biliyor muydu?
Çok istediğine göre, neresi olduğunu biliyor muydu gitmek’in?
Dağ yolları aşmak, büyük sular geçmek, açlıkla terbiye olmak, donmayı göze alabilmek...
Donmak ama ölmeden menzile varabilmek...
O çok istediği şeye uzandığında elinin nereye kadar varacağını biliyor muydu? Yetip yetmeyeceğini?
Bir hikayeden çok daha fazlasıydı Barış.
Bir ölmekten dahası...
Gitmişti, denemişti ve 15 günlük kamp hayatının ardından ağabeyinin yanındaydı. Kolay sandı, ‘yine yaparım’ oldu adı. Ama bu kez olmadı. Niye gittiğini itinayla habere yerleştiren muhabirler, bir keman metaforuna sarmayı ihmal etmediler Barış’ı. Öyle ya... Her gün onlarcası, Libya açıklarında ise yüzlercesi aynı gerekçeye sığınarak ölüyor. Ama Barış’ı tarihe gömen bir detay şarttı ve aranan sihir kemandaydı!
“İnsan bilmediği şeye el uzatmamalı,” di mi Barış! Adına yüklenen her türlü ima ve anlamı da peşinden sürükleyerek bilmediği denizlere girmemeli di mi canım!
Hadi merak, hadi heyecan diyelim, gittin, girdin.. Ama insan bu kadar kolay da ölmemeli di mi kardeşim.. Oysa sen ölümün de en az doğum kadar kolay, her an her yerde, her şekilde olabileceği topraklara aitsin. Pencereden bakınca, yemeği karıştırdığın mutfak camında, top oynadığın sokakta, ekmek bulabilir miyim diye kafanı uzattığın 75 yaşında, 3 aylıkken daha, her an her şekilde ölebiliyorsun.
Piyanist’ten bahsettik yukarıda, izledin onu belki de... “sanki çok ömrümüz varmış gibi beklemeyi öğretiyor bize hayat” diyor piyanist bir yerde.
Sen gitmek’in ne olduğunu biliyordun. Annen, baban, onların da anne babası, onların da büyük anne ve babaları... Gitmek üzerine kurulu bir hayatın ayaklarıydılar. Nesilden nesile aktarılan bir kültür gibiydi gitmek. Kalınca olanları biliyorduk. Ölüyorduk, ölüyorduk, Szpilman gibi kalmayı tercih ettiysek bir yerlerde, üzerimizde bir Alman paltosu ile bulunabiliyorduk. Dilimizi unutmuş, kimliğimizi unutmuş olabiliyor, saçlarımız siyah dahi olsa kendimizi bir Alman sanabiliyorduk!
İnsan şimdi dünyanın en temel meselesi gibi görünen barışı bir keman sesi ile gömer mi sulara?
Barış ne kadar gerçekse ölüm o kadar yalandır aslında. İnsan kanadığı yerden başlar büyümeye, serpilmeye...
Barışın umudu Avrupa’ydı. Oturup Avrupa’dan Barış’a bakmanın edebiyatı olmaz.
Hah, ne diyordu piyanist:
“Bizi yaralarsanız kanamaz mıyız?
Bizi gıdıklarsanız gülmez miyiz?
Bizi zehirlerseniz ölmez miyiz?
Ve bize karşı yanlış davranırsanız, intikam almaz mıyız?”
Bir de şu fotoğraflara bakın, nasıl da benziyorlar en inceldikleri yerden birbirlerine...
Yeni Özgür Politika