AKP’nin 15 yıldır böyle ezici bir iktidar tekeli kurmasında CHP’nin oynadığı ‘kolaylaştırıcı’ role gelince...
Nergis Torul
Bu partiye gönül vermiş samimi CHP’liler kızıyorlar, en azından alınıyorlar bu sorunun ikide bir gündeme gelmesinden. Fakat duygusallıktan arınmış olarak durup düşündükleri zaman onlar da görüyorlar bu tartışmanın durduk yere açılmadığını.
Bu partinin ‘düzeltilmesi’ imkansız yapısal-tarihsel çarpıklık ve zaaflarını da şimdilik bir kenara bırakalım; AKP’nin 15 yıldır böyle ezici bir iktidar tekeli kurmasında CHP’nin oynadığı ‘kolaylaştırıcı’ rol görmezlikten gelinebilir mi?.. AKP ve Tayyip Erdoğan’ın başı ne zaman sıkışsa, onları sıkıştıkları köşeden çıkaran hayat öpücüğü MHP’den de önce CHP’den gelmedi mi?..
Bunların başlıcalarını şöyle bir anımsayalım:
2002 seçimleri yapıldıktan sonra Tayyip Erdoğan’a önce milletvekilliği, sonrasında da başbakanlık yolunu açan Baykal yönetimindeki CHP oldu.
Son referandumda yasal bir kılıf geçirilen kişi diktatörlüğüne giden yolu da yine CHP açtı. Sırf bir AKP’linin cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek adına o zamanki Genelkurmay ve yargı bürokrasisiyle ittifak kurarak “367 darbesi” olarak bilinen zorlamalara kalkıştı. Fakat çevirdiği bütün dolaplara karşın Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini önleyemediği gibi o hengamede paldır küldür gündeme getirilen “cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi” kararını da engelleyemedi. Son referandumla son çivisi çakılan parlamenter sistemin tabutunun kapağı işte o zaman açıldı.
12 Eylül Anayasası yerine iyi-kötü tartışılarak yapılabilecek bir değişikliğin önünü, taşlaşmış Kemalist cumhuriyeti koruma refleksi, özellikle de Kürtlere özerklik verilecek korkusuyla her seferinde tıkadı. Sonrasında AKP’nin istediği sınırlar içinde bir değişikliğin peşinden sürüklenmek zorunda kaldı.
AKP-Cemaat koalisyonunun son ortak yapımlarından biri olan 2011’deki Anayasa referandumu sırasında HSYK seçimlerinde blok oy kullanılmasını mecburi hale getiren bir girişime öncülük ederek yargının hükümet emrine girmesinin önünü açtı.
2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında akrabalarından başka kimsenin tanımadığı MHP eğilimli Ekmeleddin İhsanoğlu gibi birini aday göstererek Tayyip Erdoğan’a kolay bir zaferi tepside sundu.
Kürtlerle ve devrimci demokrat kesimlerle arasına ördüğü duvarları her geçen gün biraz daha yükseltirken ANAP’ın, DYP’nin, MHP’nin döküntülerine kucak açarak oy toplayacağını zannetme budalalığını ve ilkesizliğini “kitle siyaseti” olarak yutturmaya kalktı.
7 Haziran gecesi dut yemiş bülbüle dönüp günlerce sesi soluğu çıkmayan kaçak Saray’daki zorbaya ilk hayat öpücüğü yine CHP’den, yine Baykal’dan geldi. Sol değerlerle hayatı boyunca ilişkisi olmamış, buna karşın hırsı her zaman aklının kat kat önünde giden Baykal kariyeristi, kendisine el altından “Meclis başkanlığı” havucunu gösteren Tayyip’in huzuruna çıkarak Saray’a nefes aldırdı.
Arkasından Kılıçdaroğlu yönetiminin, 7 Haziran’da sandıklardan çıkan sonucun gasbına önce seyirci, sonra ortak oluşu geldi. Aynı aymazlığı gösteren HDP yönetimiyle birlikte ortalığı ayağa kaldırmaya yönelecekleri yerde Saray’ın manevralarını aval aval seyrettiler. Ardından, AKP’nin ne olduğu sanki bilinmiyormuş gibi “istikşafi görüşmeler” adı altında kamuoyunu oyalayıp uyuşturmak amacıyla sahnelenen orta oyununda figüran rolü üstlenildi.

1 Kasım’a giden süreçte Saray rejimi Kürt halkına savaş açtı, Kürt illerini yaktı-yıktı, IŞİD çetelerini sahaya sürerek Suruç ve Ankara katliamlarını gerçekleştirdi… Hedefte Kürtler olduğu için CHP işlenen bu insanlık suçlarını da resmen seyretti.
CHP, AKP’nin Ortadoğu’da bela arayan mezhepçi saldırgan politikalarına güya karşıydı. Ama bu politikalara yasal bir kılıf sağlayan savaş tezkereleri ne zaman Meclis’e gelse koşa koşa gidip destek verdi.
Parlamenter sistemin bütünüyle tasfiye edilip tek adam diktatörlüğünün önündeki son engelleri temizleyen öldürücü darbe yine CHP’nin yardımıyla geldi. HDP milletvekilleri şahsında bu coğrafyadaki en örgütlü kitlesel demokrasi dinamiğini oluşturan Kürt siyasal hareketini etkisizleştirip tasfiyeyi amaçlayan “dokunulmazlıkların kaldırılması darbesini” üstelik “12 Eylül Anayasası’na dahi aykırı” olduğunu bile bile destekledi. Çünkü Genelkurmay’dan emir gelmişti.
Hala yanıt bekleyen bir dizi karanlık noktanın olduğu 15 Temmuz darbe girişimini daha ilk gece “Allah’ın lütfu” olarak tanımlayan Tayyip Erdoğan’ın 20 Temmuz’daki “OHAL darbesi” üzerine “hooppp, ne oluyor” demek gerekirken CHP yönetimi bu kez “Yenikapı ruhunun” kenar süsü olmaya soyundu. Uzun yıllar cemaatle kolkola devlet terörü estiren AKP’nin 15 Temmuz’daki payını sorgulamaya yöneleceği yerde o güne kadar koyduğu cılız sınırları da kaldırarak “Kaçak Saray’a adım atmama” yeminini dahi bozdu.
Geldik son anayasa değişikliği sürecine.
Ortada ne işleyen bir parlamento ne de burjuva parlamenter sistemin temel kural ve mekanizmaları kaldığı halde ‘parlamenter budalalıktan’ hala kurtulamayan CHP (ve HDP), o komisyon rezaletleri de yaşandıktan sonra AKP-MHP faşist blokunu iyot gibi açıkta bırakarak bu oldu bittinin meşruiyetini baştan tartışılır hale getireceklerine “OHAL koşullarında anayasacılık”oyununa ortak olmayı sürdürdüler.
CHP “kapsayıcı olma” kılıfı altında akıllarda kalacak demokratik tek bir karşı talep ve öneri içermeyen renksiz liberal bir kampanya yürüttü. Daha doğrusu CHP kampanyasının tek bir motifi vardı: Şoven milliyetçilik. AKP’yi bu noktadan “sıkıştırmaya” çalıştı. “Kürtlerin üzerine neden daha önce ve daha azgınca gitmedin” sorgulamasından tutalım Suriyeli göçmen düşmanlığına kadar aklına ve ağzına ne gelirse CHP onu kullandı. Tayyip Erdoğan ve çetesi, milliyetçi-dinci tabandaki tereddüt ve yalpalamaları gidermek amacıyla Hollanda ve Almanya ile yapay bir kriz yarattı; CHP yönetimi bu ucuz numaranın içyüzünü ve Türkiye’nin yasalarına bile aykırılığını teşhir etmeye yöneleceği yerde Hollanda’ya cihat kampanyasının başını çekti.
Sonuçların göz göre değiştirildiği referandum gecesinden sonra yaşananlar ise rezaletin -şimdilik- son perdesi!.. Her zaman olduğu gibi CHP yönetimi yine kafası kesilmiş bir horoza benziyor; bir dediği bir dediğini tutmuyor, önce yaptığını arkasından bozuyor. Görünen o ki, CHP yönetiminin “17 Nisan’a hazırlanmak” diye bir derdi olmamış. Ortada ne anlamlı bir direniş planı ne de az-çok güven veren bir direnme niyeti var.
“Devleti ve düzeni koruma” güdüsü, ‘sokak korkusu’ ve ‘Kürt korkusu’ dışında politikalarına neyin yön verdiği belirsiz CHP o yüzden bugün yine klasik iç krizlerinden birini yaşıyor. Düşünsenize, parti en azından resmi söylem olarak referandumla yapılan sistem değişikliğini “meşru görmediğini ve buna karşı çıkmayı sürdüreceğini” söylüyor. Tatmin olmak bilmeyen kariyerist hırs küpü Deniz Baykal efendi ortalığa dökülüp 2019’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine adaylığını açıklıyor. Yüzde 49 olarak açıklanan “hayır” oylarının tapusu sanki kendilerindeymiş gibi, “ben olmazsam Abdullah Gül gösterilebilir” diye aklınca “politika” yapıyor!!!
Baştaki soruyu tekrar soralım: Bu CHP iflah olur mu?.. CHP’ye gönül ve emek veren samimi solcular ve emekçiler, bu sorunun sorulmasına kızmayı bırakıp yukarda kısaca hatırlatmaya çalıştığımız tablo ışığında bir düşünsünler. CHP bu haldeyse -Nazım’ın sözleriyle- “kabahat biraz da onlarda” çünkü.
[Alınteri'nin baskıdaki 14. sayısından alınmıştır]