Macron Fransa’yı milliyetçi-popülist bir iktidar tehlikesinden koruyabilir mi?
Ela Çağlar
Fransa başkanlık seçimleri sonuçlandı. Geleneksel partilerin silindiği, seçmenleri popülist milliyetçi, sağ liberal ve sosyal demokrat olmak üzere üç ana siyaset kanalında yer alan tarihi bir ikinci tur yaşandı.
Emmanuel Macron oyların yüzde 66.1’ini alarak cumhurbaşkanı oldu. Ancak Macron Avrupa Birliği, ana akım basın ve finans burjuvazisinin geniş ittifakıyla, liberal global ilkelerden küçük bir sapmayı bile öngörmeyen sözde değişim vaadiyle iktidara gelen bir cumhurbaşkanı. Oysa, sağın ve sosyalistlerin ekonomik ve sosyal politikalarından yılmış Fransız halkına bundan fazlasını vermek zorunda. Bütün sorun Macron’un böyle bir gücü, yeteneği, isteği ve iradesi olup olmadığı.
Bu seçimde geleneksel sağın kadim hedefinin değiştiği görülüyor. Merkez sağ partisinin çatısı altındaki Fransız burjuvazisi sosyal demokratlarla mücadelesinde önemli bir kırılma noktası yaşıyor. Sosyalist Parti, uzun süredir merkez sağ partilerden farklı politikalar üretmiyor. Bu olgunun en açık örneği çalışma yasasını 'düzenleyen' El Khomri Tasarısı ve bu tasarının anayasanın 49-3 maddesi kullanılarak (Türkçe meali KHK) meclisteki milletvekillerinin onayına sunulmadan Ağustos 2016’da yasalaşmasıdır. Buna göre, günlük azami çalışma saati ondan on ikiye çıkarılmış, haftalık çalışma süresinin tanımındaki azami yerine ortalama kelimesi getirilmiş, mesai ücretleri düşürülmüş ve işten çıkarılma kolaylaştırılmıştır. Dolayısıyla programları, bu iki partiyi hasım değil müttefik haline getirmektedir. Konjonktürel olarak burjuvaziyi tehdit eden ise aşırı sağın popülist-milliyetçi politikaları ve Front National’dır (Ulusal Cephe).
Fransız burjuvazisi iki yüz yıllık kazanımını ve iktidarını aşırı sağın sosyal politikalarla süslediği, asla tutamayacağı sözlerle doldurduğu milliyetçi programına teslim etmeye gönüllü müdür? Tabii ki hayır; o, çok önceden partiler üstü olduğu iddiasıyla ortaya çıkan En Marche (Yürüyüş) hareketini destekleyerek bu seçime hazırlanmıştı. Burjuvazinin siyaseten sıkıştığı noktada kendisini kurtaran jokeri Macron ve En Marche hareketidir. Global politikaları uzun süredir benimseyen cumhuriyetçi ve sosyalist ana akım partiler, önceki geceki ikinci turda Macron’u destekleyerek aşırı sağın hamlesini savuşturmuş görünüyor. Bugün, May ve Merkel’den Renzi, Tsipras, Rajoy, Michel ve Solberg’e Avrupalı liderler Macron’a tebriklerini ilettiler. Bu tebrikler nezaketin çok ötesindedir çünkü Macron, onlar için Avrupa’da statükonun korunacağı garantisidir.
Sola gelince, o, artık ne komünist ne de sosyalist partinin çatısı altındadır. Sol çok uzun süredir iktidar mücadelesi yürütmüyor; daha demokratik bir Fransa söylemiyle idare ediyordu. Bu seçimde de solun liderleri, Arthaud, Jadot ve Melenchon kendi seçmenlerine ve söylemlerine sıkı sıkı sarılarak ittifak ümidini ortadan kaldırdı. Sol bu stratejik birleşmeyi gerçekleştirebilseydi kendisini ikinci tura taşıyacak şartları sağlayacaktı. Solun böyle bir ittifakı tarihi bir ittifak olacak ve kendisini iktidar için güçlü bir aday haline getirebilecekti.
Farklı ülke ve tarihlerde kullandığı zayıf performans asasını tozlu sandığından çıkarıp kuşananan sosyal demokrasi, bir kez daha kolayca kaybetti. Bir kez daha tüm çabasını, çoktan razı olduğu bir yenilgiyi mazur göstermek için harcadığını ispatladı.
Kamuoyu yoklamalarına göre gerçek oy kapasitesi yüzde 20'nin altında olan Macron, oyların büyük çoğunluğunu alarak hiç haketmediği halde iktidar koltuğuna sahip oldu. Oylarını gönülsüz bir şekilde sadece aşırı sağ iktidara gelmesin diye ve aslında ekonomik ve sosyal politikalarını asla desteklemedikleri halde Macron’a veren seçmenler, bugün Le Pen’i frenledikleri için sevinçliler. Ama yarın 120 bin memurun işten çıkarılması, 60 milyar Euroluk kamu harcamaları kısıntısı, 35 saatlik işgününün ilgası vb’den müteşekkil Macron düzenlemeleriyle karşılaştıklarında derin bir çaresizlik ve öfke dışında ne hissedebilirler. Eğer toplumsal itirazın seçim sürecinde ortaya çıkan gerçek gücü, global politikaların ağır faturalarını Macron iktidarına çıkarmaz ve daha önce sergilediği kolektif tutumu demokrasi, adalet, çok kültürlülük ve enternasyonalizm savunusuyla birleştiremezse Marine Le Pen'lerin iktidara gelişi önlemez görünmektedir.