Midemiz bulanıyor, midemiz!..

Soylu, Nuriye ve Semih için ‘Yiyorlar, içiyorlar, ertesi sabah 9’da oradaki yerlerine gidiyorlar’ diyecek kadar ileri gitti

GÜNCEL
Perşembe, 25 Mayıs 2017 (8 yıl 10 ay önce)

Bu sistemin görgüsüzlüğünü, cahilliğini, çirkefini, karanlığını, yalakalığını ve aklınıza gelebilecek tüm cürufunu bu bütünlükte temsil edebilme kabiliyetine sahip nadide bir semboldür Süleyman Soylu…



 



Mevzu işçi ve emekçiler, Kürt halkı, bütün mazlumlar, komünist-devrimci ve ilerici kesimler, kadınlar… olunca tüm samimiyetsizliği ve ipini ellerinde tutanlara yaranma işgüzarlığıyla piyasaya çıkıp, aklınca “nutuk” çeken bu “zat”, şimdi de Nuriye ve Semih’le uğraşıyor.



 



Kimi zaman düşmanımız yerine bile utandığımız haller vardır. Mesela yalanın dibine en utanmaz biçimde vurduklarında “bu kadar da olmaz” diyerek onlar yerine bizim yüzümüz kızarır. Mesela yalakalık ve birilerinin gözüne girmek için tüm insan haysiyetini yerle bir ettiklerinde insanlık adına biz inciniriz. Bu çürümüş düzene olan hıncımız mide bulantısıyla birleşir. Mide bulantısı…



 



Soylu ve onun gibilerinin bizim değerlerimizle oyun kurmaya çalıştıkları her defasında “düşmanlığın bile bir adabı olur” sözünü hatırlarız. Solucanlar gelir aklımıza ve midemiz bir kez daha bulanır…



 



Bütün cahilliği, yalancılığı, yalakalığıyla bu zat bu sefer de KHK’larla ihraç edildikleri ve sadece işlerini istedikleri için ömürlerinden yemeyi göze aldıkları için akademisyen Nuriye Gülmen’e ve öğretmen Semih Özakça’ya dönük bir araba yalan sıralıyor. Onların örgüt üyeliklerinden, propaganda yaptıklarından başlayan bu zinciri, sınıf düşmanlarımızın defalarca çiğnedikleri çürük bir sakızı geviş getirir gibi bir kez daha çiğneyerek tamamlıyor: ‘Yiyorlar, içiyorlar, ertesi sabah 9’da oradaki yerlerine gidiyorlar’.



 



“Kişi kendinden bilir” der halkımız. Sistemin bir soytarısı olarak Soylu gibilerinin hakkını arayanı, komünistleri, devrimcileri, işçi ve emekçileri anlamasını beklemiyoruz.



 



İdealleri uğruna gerekirse çok sevdikleri hayattan bile vazgeçmelerini anlamasını beklemiyoruz.



 



Ama insaf!.. Bu çürümüş sakız tarihte bizim bildiğimiz en az 4 kere kendilerini pisliğe yapıştırdı.



 



1982 Diyarbakır Zindanı’nda yurtsever devrimciler bedenlerini zulmün önüne barikat yaptıklarında aynı sakız çiğnenmişti diye hatırlıyoruz.



 



Mehmet Fatih Öktülmüş yoldaş, Haydar Başbağ, Hasan Telci, Abdullah Meral 1984’te Metris’te hücre hücre erirken de…



 



Yakın tarihte 1996’da biz ölüme anlar sayarken tekrarlanmıştı bu yave… Hemen arkasından ölümlerimiz bir tokat gibi çarpmıştı yüzlerine…



 



Ardından 2000’lerdeki açlığımız karşısında tekrarlanmıştı bu çürümüşlük. Ölümlerimizle, eriyen bedenlerimizle gözlerinin içine soktuğumuz irademiz karşısındaki acizliğin en çaresiz biçimiydi!..



 



Şimdi aynı filmi bir kez daha izliyoruz. “Dindar” olduklarını iddia eden bu zatlar “günah korkuları” bile olmaksızın etimizi çiğnemeye kalkışıyorlar bir kez daha…  



 



Buna sessiz kalmaksa bizim en temel değerlerimizi çiğnememizle özdeş olacaktır.



 



Bu soysuz yalanları, saldırıları sineye çekmemek gelinen noktada insanlık görevidir. Bırakalım devrimciliği, komünistliği ve duyarlı olmayı… Kendisine Müslümanım diyen her vicdan sahibinin karşısında dikilmesi gereken bir çürümüşlüktür bu…