Haziran'ın bereketli ırmakları

Şiirde umudun ve başeğmezliğin iki simge ismi, büyük ve bereketli bir ırmak gibi akmaya devam ediyor

Cumartesi, 3 Haziran 2017 (8 yıl 10 ay önce)

Toplumcu gerçekçi şiirin iki büyük ustası, şiirde umudun ve başeğmezliğin iki simge ismi, büyük ve bereketli bir ırmak gibi akmaya devam ediyor.



 



gece leylâk



ve tomurcuk kokuyor



geçsem de gölgesinden tankların tomsonların

şuramda bir çalıkuşu ötüyor

uy anam anam

haziranda ölmek zor!





Hasan Hüseyin Korkmazgil



 



1963′lerde yaşanılanları ben, ancak böyle dökebildim 1976′larda şiire. On üç yılda özümsemişim o olayları, on üç yıl sonra damıtabilmişim. O günleri yaşayıp da ozanlığa soyunanlar, elbette ki benden daha iyi yapabileceklerdir bu işi. ‘El elden üstündür, taa arşa kadar’ demiş eskiler.” diyor Hasan Hüseyin, Haziranda Ölmek Zor şiirini yazdıktan sonra.



 



3 Haziran 1963 ve ardından 2 Haziran 1991... Kavga şiiri için iki önemli tarih. Biri Nazım’ı diğeri Ahmed Arif’i sonsuzlaştıran iki tarih. O iki ustayı anlatmaya benim dilim yeteri kadar dönmeyecek. Şimdiden önce ustalardan sonra da okurlardan özür dilerim.



 



Nazım’dan başlayacak olursak eğer, o “Mavi Gözlü Dev” olarak anılır. Sovyetler Birliği’nde yaşadığı ilk dönemlerde Mayakovski’den etkilenerek Türkiye‘de serbest şiiri ilk kullanan şair oldu. Şiirlerinde nelerden bahsettiğini ise Nazım şöyle özetledi: “Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan, hem zindandan dönen insan ruhundan, hem kitlelerin daha güzel günler için savaşından, hem bir tek insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak istiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan bahseden şiirler yazmak istiyorum”.



 



20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anıldı. Örneğin Pablo Neruda, Nazım Hikmet adına Barış Ödülü aldı ve bir kongrede Nazım Hikmet ile ilgili “Onun yanında biz şair bile olamayız” diyerek Nazım’ı övmüştür. Komünist Parti üyesiydi, 1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kez yargılandı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre kaldı. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına çıktı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi.



 



Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova(Hikmet) ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı birçok eyleme katıldı. Yaşamı boyunca her an, içerde, dışarıda, yurtdışında yüzlerce şiir yazdı.



 



Onu tanımanın en güzel yolu bu anlattıklarımın yanında en iyisi onun otobiyografisini dinlemek.



 



OTOBİYOGRAFİ

 



1902′de doğdum

doğduğum şehre dönmedim bir daha

geriye dönmeyi sevmem

üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği

kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu

ve on dördümden beri şairlik ederim



kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir

ben ayrılıkların

kimi insan ezbere sayar yıldızların adını

ben hasretlerin



hapislerde de yattım büyük otellerde de

açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir



otuzumda asılmamı istediler

kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini

verdiler de

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ’dan Havana’ya



Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924′de

961′de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır



partimden koparmağa yeltendiler beni

sökmedi

yıkılan putların altında da ezilmedim



951′de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün

52′de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü



sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım

şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile

aldattım kadınlarımı

konuşmadım arkasından dostlarımın



içtim ama akşamcı olmadım

hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana



başkasının hesabına utandım yalan söyledim

yalan söyledim başkasını üzmemek için

ama durup dururken de yalan söyledim



bindim tirene uçağa otomobile

çoğunluk binemiyor

operaya gittim

çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın

çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21′den beri

camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye

ama kahve falıma baktırdığım oldu



yazılarım otuz kırk dilde basılır

Türkiye’mde Türkçemle yasak



kansere yakalanmadım daha

yakalanmam da şart değil

başbakan filân olacağım yok

meraklısı da değilim bu işin

bir de harbe girmedim

sığınaklara da inmedim gece yarıları

yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında

ama sevdalandım altmışıma yakın

sözün kısası yoldaşlar

bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da

insanca yaşadım diyebilirim

ve daha ne kadar yaşarım

başımdan neler geçer daha

kim bilir.







11 Eylül 1961 / Doğu Berlin. Otobiyografisinde “daha ne kadar yaşarım kimbilir?” dedikten 2 yıl sonra, 3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30′da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürüdü ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Şairin ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı katıldı ve tören siyah beyaz olarak kaydedildi. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı‘na gömüldü. Mezar taşında ise meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü vardır.



 



Özel bir kaynak vermek istemiyorum ya da illa ki bu şiiri, bu oyunu, bu romanı okunacak diye. Çünkü Nazım’ın kaleminden çıkan her şey okunası, sevilesi… Şiirlerine ve hakkında yazılanlara hemen her yerden ulaşmak mümkün. Ve Nazım için son olarak yine onun sözüyle veda edelim:



 



insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla

yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım

hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…



Bu dünya soğuyacak günün birinde,

hatta bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak

zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,

duyulacak mahzunluğu şimdiden.



Böylesine sevilecek bu dünya

'Yaşadım' diyebilmen için…



 



***



 



Umudun şairi: Ahmet Arif



 



Seni anlatabilmek seni.

İyi çocuklara, kahramanlara.

Seni anlatabilmek seni,

Namussuza, halden bilmeze,

Kahpe yalana.

Ardarda kaç zemheri,

Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu

Dışarda gürül gürül akan bir dünya…

Bir ben uyumadım,

Kaç leylim bahar,

Hasretinden prangalar eskittim.







Umut, korkusuzluk, inanç…akla ve yüreğe dair ne varsa dile gelmiştir şiirlerinde.., “Adiloş bebenin ninnisi” olup , düşmanı, sabrı ve unutmamayı salıkvermiş, “de be aslan karam” deyip zindana, zulme inatla direnenleri anlatmış, “sevdan beni” olup, inancın yüceliğini göstermiştir bize . Ve biz biliriz ki güzel günlere olan inançtır şiirlerinde buram buram kokan.. Ve “Anadolu” gibi vefalı, üretkendir şiirleri, Bedrettin gibi direngen…



 



1927’de Amed’de doğan Ahmet Arif, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde felsefe öğrencisi iken tanışır mahpuslukla. Yasaklı düşüncelerin insanlarından biridir o da. O nedenle birkaç kere ziyaret eder zindanları. Cezaevinden çıktıktan sonra yerleştiği Ankara’da, gazetelerde yazarlık ve düzeltmenlik yapar.



 



Sık şiir yazmaz Ahmet Arif, bu nedenle şiir çevrelerinde ilk başlarda çok da bilinmez. Ama ilk ve tek kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim”i çıkarmasıyla birlikte kitlelerce tanınır ve benimsenir. Kürdistan'ın doğasını, tarihini, insanını, onun cesaretini anlatan şiiri, toplumcu gerçekçi şiirin özgün bir kolu olarak değerlendirilir. Nazım Hikmet'in açtığı yolda kendi özgünlüğüyle ilerler. Birçok şiiri bestelenerek Ahmet Kaya, Hasret Gültekin, Rahmi Saltuk gibi sanatçılar tarafından seslendirilir.



 



2 Haziran 1991'de kaybettiğimiz büyük usta, şimdi, umudu ve başeğmezliği simgeleştirdiği dağlarından, aynı yalınlık ve açıklıkla sesleniyor bize:



 



öyle yıkma kendini

öyle mahsun, öyle garip…

nerede olursan ol

içerde, dışarda, derste, sırada,

yürü üstüne üstüne

tükür yüzüne celladın

fırsatçının, fesatçının, hayının…

dayan kitap ile

dayan iş ile

tırnak ile, diş ile

umut ile, sevda ile, düş ile

dayan rüsva etme beni!







Cemal Süreyya Ahmet Arif şiiri için şöyle bir değerlendirme yapar:



Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan ‘büyük ve bereketli bir ırmak’ gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları ‘asi’ dağları… Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. ‘Daha deniz görmemiş’ çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde… Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde…




Toplumcu gerçekçi şiirin iki büyük ustası, şiirde umudun ve başeğmezliğin iki simge ismi, Nazım Hikmet ve Ahmet Arif, büyük ve bereketli bir ırmak gibi akmaya devam ediyorlar.