Hükümet cephesi de kıdem tazminatı konusunda 'bütün kesimler mevcudun devamından yanaysa bir kıyıya koyarız' diyor
Kıdem Tazminatının bireysel fonlara devredilerek fiilen gasbedilmesi ve esasında işçinin nispi iş güvencesinin de tasfiye edilmesi anlamına gelen düzenlemeler karşısındaki toplumsal tepkiler-kaygılar hükümete de, patronlara da, işbirlikçi sendikalara da şimdilik geri adım attırmış gibi görünüyor.
“Kıdem tazminatı kırmızı çizgimizdir” diyen sendika konfederasyonları hükümetin hazırladığı saldırı programı netleşmişken bile doğru düzgün bir tepki göstermemiş olmalarına rağmen, TİSK ve TOBB gibi patron örgütleri işçi sınıfı içindeki nabzı almış olmanın “tedirginliğiyle” bu modelden vazgeçilmesinden, “toplumsal mutabakattan” bahseder oldular.
Türk-İş merkezi hükümetin çalışmaları netleştikçe iki ayrı eğilimi ifade eden bir çatlama yaşamıştı. Başkan başka telden sekreter başka telden çalışıyordu. En son TİSK “mutabakat olmadan yapılmamalı” diye açıklama yaptıktan sonra Başkan Atalay “bakın patronlar da istemiyor” minvalinde ve özünde patronların arkasına saklanan bir açıklama yapmak durumunda kalmıştı.
DİSK işçi sınıfının her şeyden önce nispi iş güvencesi anlamına gelen bu büyük saldırı karşısında açıklama ve sembolik eylemler dışında ciddi bir mücadele iradesi ortaya koymamıştı.
Hak-İş zaten ne dediği belli olmayan ama özünde hükümetin arka bahçesi olma gerçeğine de uygun olarak “bir değişiklik yapılmalı, ama mutabakat da sağlanmalı” diyordu.
En son CHP orta sahaya fırlayarak bu 3 işçi konfederasyonun yöneticilerinin de katıldığı bir çalıştay düzenledi. Bu çalıştaydan çıkan sonuç bildirgesinde kıdem tazminatının fona devrinin onun fiilen gasbedilmesi olduğu vurgulandı. Hükümetin “sadece yüzde 20’lik işçi kesimi yararlanıyor” söylemine gönderme yapılarak bu durumda tüm işçilerin yararlanmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılması gerektiği belirtildi.
Kıdem tazminatı fonu konusunda taraflar arasında mutabakat olmadığı, mutabakat sağlanmadan kıdem tazminatı fonunun kurulmaması gerektiği ifade edilen bildirgede, kıdem tazminatı ödemelerinde 30 gün hakkından vazgeçilmemesi, hak kayıplarını önlemek için kıdem tazminatının her türlü fesihte ve istifada süre aranmadan ödenmesi istendi.
“Kıdem tazminatına tüm çalışanların erişimi sağlanmalı, bu erişim önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Kıdem tazminatında kanun hakimiyeti ve herkesin bu hakka saygı göstermesi sağlanmalıdır” denilen bildirgede, patronların ödeme güçlüğüne düşmesi durumunda kıdem tazminatı alacağının devlet ve bankaların ipotekli alacaklarının önüne alınması ve öncelikle ödenmesi gerektiği ifade edildi.
Bildirgede yasalarda yapılacak değişikliklerle, kazanılmış haklara dokunulmadan, tüm işçilerin kıdem tazminatından yararlanmasının sağlanması talep edildi.
CHP’nin sendikalardan rol çalarak gerçekleştirdiği bu girişim sonrasında hükümet cephesinden de “madem taraflar istemiyor o halde rafa kaldıralım” minvalinde açıklamalar geldi.
Önceki gün ekonomi muhabirleriyle iftarda bir araya gelen Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, gelecek günlerde de kıdem tazminatının gündem olacağını söyledi.
Bakan, şu anda kıdem tazminatı alanların oranının yüzde 20’yi geçmediğini yineleyerek, ‘mağduriyetlerin olduğu bir tabloya duyarsız kalmalarının’ ya da “Ben şundan hiç geri adım atmam” demenin doğru olmadığını kaydetti.
Müezzinoğlu, halen ‘olgunlaştırılan’ düzenlemeyle ilgili tarafların tavrına bakacaklarını anlattı: “O zaman işçiler de işverenler de ‘Mevcut halden memnunuz’ diyorlarsa, biz kendimiz için çıkarmıyoruz. Dolayısıyla bütün kesimler mevcudun devamından yanaysa alırız, bir kıyıya koyarız, tekrar bir ihtiyaç olduğunda birileri getirmek istiyorsa getirir. Ama şu anda öyle bir gündemimiz yok.”
Saldırılarda oldukça iştahlı görünen ve temsil ettiği sınıfın kolektif çıkarları için en militan temsiliyeti ifade eden AKP cenahı bu saldırının er ya da geç gerçekleştirileceğini biliyor. Fakat patronlar cenahının üretim alanlarından aldıkları nabzın tedirginliğiyle “şimdilik dursun” işareti vermesini dikkate alarak “şimdilik rafa kaldırmaya” hazırlandığı anlaşılıyor.
Bu, saldırı tehlikesinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Asıl olarak geçici manevralarla öfkeyi kontrol etme çabasına işaret ediyor.
Bunu da yapmak zorundalar. Sınıfın nabzı bu yılki tüm TİS görüşmelerinde grev kararının çıkmasından da anlaşılıyor. Petro kimyadan metale, gıdadan selüloza, camdan ilaca kadar hemen tüm işkollarında sendikaların tabanın da basıncıyla grev kararı almak zorunda kaldıkları, bu grevler yasaklanmasına rağmen yine işçilerin basıncıyla çeşitli direniş biçimleriyle tutum almak zorunda kaldıkları bir işçi iklimi var karşımızda. Kendi iradelerinin hiçe sayılmasına duydukları öfkeyi her minvalde dile getiren, edilgen olmaktan çıkıp süreçler üzerinde daha aktif bir rol oynama yaklaşımıyla hareket eden bir irade bu. Henüz olgunlaşmamış ya da sınıf çıkarları temelinde derinleşmiş bir örgütlülüğe sahip olmasa da bunun için uygun bir zemin sunan bir iklim bu… Patronların da hükümetin de sarı sendikaların da dikkate almak durumunda kaldıkları, çeşitli taktik manevralarla kontrol altına almak istedikleri bir iklim…
Esas sorun bu iklimi kimin, nasıl değerlendireceği?