Tetikçi Akit, Sivas Katliamı'nın "gerçek faillerini" bulmak ve yargılananları aklama faaliyetinde yine
Tetikçi Akit şimdilerde de Madımak Katliamı’nın “gerçek faillerini” bulmak ve bu katliam nedeniyle yargılananları aklamakla meşgul. Aslında Akit’in bu girişimi devletin resmi politikasının tipik ifadesi dışında bir anlam taşımıyor. Nitekim katliamdan hemen sonra açıklamalar yapan Demirel’inden İçişleri Bakanı’na kadar hemen hepsi “teşhisi” koymuştu zaten: Ağır tahrik vardı! Açılan davalarda savcılar-hakimler de aynı nakaratı yinelemiş, bu yaklaşım en son katliamın yılan hikayesine dönüşen davasının 2013’te zaman aşımına uğramasıyla Tayyip Erdoğan tarafından alenen güncellenmişti.
Zamanaşımı kararını, “Milletimize hayırlı olsun” sözleriyle karşılayan Erdoğan, "Sivas'a birçok gidişimde babalarının haksız yere, herhangi bir taksiratı olmadığı halde idama mahkum olduğu için ağlayan 15, 18, 19 yaşında kızlar var. Bunları göz ardı etmek suretiyle tek tarafa siyasi bir servis yapmayı doğru bulmuyorum. Gidip Ankara Adalet Sarayı'nın önünde gösteri yapmak suretiyle belli bir ideolojinin borazanlığını yapmanın doğru olduğuna inanmıyorum" demişti.
Artık kaç tutuklunun olduğunu bile bilmediğimiz (!) katliam davasıyla ilgili son zamanlarda havuz medyasının bilumum renklerince yayınlanan mahpus mektuplarıyla yaratılmak istenen “onlar masum, serbest bırakmak gerek” atmosferi, Akit tarafından katliamın yıldönümünde daha teferruatlı bir çalışmaya dönüştürüldü.
Dizi yazı biçiminde başlayan tefrikalarla Akit, katliam davası kapsamında tutuklanan ve halen cezaevinde bulunan (dediğimiz gibi bunlar kaç kişi bilmiyoruz! Keza arada serbest bırakılanlar, yıllardır adresleri bilindiği halde “firari” olanlarla birlikte kimler cezaevinde, kimler dışarda sorusu giderek belirsizleşti) faillerin serbest bırakılması kampanyası başlattı.
Gerçek faillerin hiçbir zaman yargılanmadığı (ki bunların başında Çiller-Ağar-Demirel gibi isimler gelir), o gerçek faillerin kışkırttığı maşaların toplumsal tepkiyi dindirmek için yem olarak kullanıldıkları bir gerçek. (Fakat masumiyetle yıkanmaya çalışılan o piyonların mahkemeler sürecinde katliamda yakınlarını kaybeden ailelere neler yaptıklarını, hangi söz ve davranışlarla saldırdıklarını unutmadığımızı, piyonların da öyle “dini duyguları kışkırtılmış” gariban kişiler olmadıklarını da belirtelim.)
Akit de bu gerçekten yola çıkarak yeni bir gerçek, yeni bir tarih yazımına girişti bir kez daha. Son yılların tarihsizleştirme ve belleksizleştirme saldırısının tipik ifadesi olacak şekilde katliama “gerçek failler” yaratmaya…
Ona göre asıl fail Kürt özgürlük hareketi! CHP ise o dönem içli dışlı olduğu kontrgerilla üzerinden bu hareketle birlikte tasarladığı katliamı kendi ideolojik argümanları temelinde kullanan diğer siyasi özne. Onunla aynı ideolojik argümanlara sahip yargıçlar-hakimler de bu oyunun diğer kurucuları olarak suçu günahı olmayan 33 kişiye idam yani ağırlaştırılmış müebbet cezası vererek, sürece hukuksal bir kisve giydirmişler! Ama artık yetmiş! Gerçekler açığa çıkarılmalı, kimin ne yaptığı-neyi hedeflediği bir bir ortaya dökülmeliymiş… vs. vs.
Akit’in yazmaya çalıştığı “yeni tarih okuması” üç aşağı beş yukarı bu şekilde özetlenebilir. Bu ana fikri halen tutuklu bulunan katliam faillerinin ailelerinin trajik anlatımları, mektuplardan yapılmış ağlamaklı alıntılarla paketleyip, “ne verirsem gider” kafasıyla sayfalarına-okurlarına taşıyan Akit, dediğimiz gibi bu yolda tek başına yürümüyor. Zaten Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapan tutuklu faillerin bu konjonktürde şu ya da bu şekilde tahliye edileceklerini kestirmek zor değil.
Akit “yeni tarih paketi”yle sadece mahkemeleri etkilemek gibi bir “naiflikle” (keza o mahkemelerin şu dönemde vereceği kararları az çok öngörecek bir akla sahip kendisi de) hareket etmiyor. O asıl olarak katillerin değil katledilenlerin “masum” olduğu argümanları üzerinden yükselen yeni bir Sivas Katliamı hikayesi yazmak, tarihe kaydetmek peşinde.
Bugün IŞİD’leşen dinci gericiliğin ön habercisi: Sivas
Akit’ler, siyasi ağızlar, o ağızlara bakan hukukçular ne derse desin Sivas’ın halen yanan ateşi her şeyi açıkça anlatıyor.
Tam 24 yıl önce, tıpkı Maraş’ta-Çorum’da ve tarihin karanlık sayfalarına yazılmış diğer katliamlarda olduğu gibi tarihsel gericilik birikiminin en hassas noktalarına basılarak tetiklenen kitlesel histeriyle 33 demokrat-ilerici katledildi. İçlerinde çocuklar da vardı, halkın direniş kültürünün birikimini temsil eden aydınlar-sanatçılar da… Tekbir sesi, katliamın temel şiarıydı. Alevi halka dönük histerik saldırganlıkla birleşen bu tarihsel gericilik patlamasının vardığı nokta insanların diri diri yakılması oldu.
Ne devlet vardı ortalıkta ne de burjuva siyasetin o zamanki aktörleri…
2 Temmuz günü Cuma namazının ardından tekbir sesleriyle başlayan bu gerici histerinin büyüyerek vahşi bir katliama dönüşeceği biliniyordu. Fakat olayların başlamasıyla otelin yakılmasına varan olaylar arasında saatler olmasına rağmen her toplumsal kalkışmada hızla sevk edilen takviye polis-asker gücü burada ne hikmetse sözkonusu olmamıştı.
Camiden çıkıp etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne "Sivas laiklere mezar olacak!" sloganlarıyla yürüyen gerici güruhun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto ediyordu. Güruh her geçen dakikada yeni katılımlarla büyüyordu. Saat akşam 18:00’i bulduğunda yakılan Madımak Oteli’nin önünde 15 bin kişi toplanmıştı.
Artık zembereğinden boşalmış bir katliamcı güruh vardı orda. Otelin önündeki araçlar yakılıyor, otelin camları kırılıyor, sürüklenen heykel parçalanıyordu. 2 saat sonra da otel içindekilerle birlikte ayinsel bir şekilde yakılıyordu. Tüm olup bitenlerden an an haberdar olan Ankara yakın illerden dakikalar içinde gelebilecek asker-polis gücünü bir türlü yollamıyordu!
O zamanın çiçeği burnunda başbakanı Tansu Çiller katliama evrileceği apaçık olan bu gerici kalkışmanın önlenememiş olmasına dair tek söz etmeyip, "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” diyecek kadar alçak bir tutum takınmıştı. Demirel’inden İçişleri Bakanı’na kadar hepsi “ağır tahrikten”, Aziz Nesin’in sözlerinin yarattığı “kışkırtıcı etkiden” bahsediyorlar, olayın Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmemesi gerektiğini buyuruyorlardı.
Sonra mahkemeler, mahkemeler…
Çeşitli mahkemelerde başlatılan soruşturmalar o dönem kapatılmamış olan Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM) son buldu. Mahkeme ise görevsizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay'a gönderdi. Yargıtay ise dosyaya bakması gereken yerin Ankara DGM olduğuna karar vererek dosyayı geri gönderdi.
Ankara 1 Nolu DGM'ye sunulan iddianamede olayların nedeni, "şenliklere katılanlar" olarak gösterildi, Aziz Nesin'in varlığı "eylemin hazırlayıcı sebepleri" arasında sayıldı.
Kararla birlikte 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi. Ancak bu karar temyiz edildi.
Uzun süren hukuk süreci 2001 yılında sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin onadığı karar uyarınca, Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma girişiminde bulunan sanıklardan 33'ü ölüm cezası aldı; dördü 20 yıl, biri 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bu arada yapılan çeşitli düzenlemelerle tutuklu sanıklardan bazıları tahliye edildi, aranır durumda olanlardan biri polis karakolunun dibindeki evinde yatağında öldü, bir diğerinin yıllardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı öğrenildi. Başka örnekleri saymaya gerek yok…
2013’e gelindiğinde aranır durumda olan faillerin varlığı nedeniyle kapanmamış dosya “insanlık suçlarında zamanaşımı olmaz” kuralına rağmen AKP tarafından “sözkonusu fail devlet olmayıp sivil halk olduğu“ gerekçesiyle, tüm itirazlara rağmen zamanaşımına uğratıldı.
Mevcut halde Sivas Katliamı’nın “piyonu” olup tutuklu bulunan kaç kişinin olduğu net olarak bilinmiyor. Adalet Bakanı bu rakamı 27 olarak açıklarken, Sivas ve Ankara emniyetlerinin verdiği rakamlar daha farklı.
Bu “piyonların” önümüzdeki günlerde Anayasa Mahkemesi’ne yapılan kişisel itirazlar ve “yattığı süre göz önüne alınınca” gerekçeleriyle serbest bırakılacakları, mevcut toplumsal kutuplaşma ve gericileşmeye kan taşıyacak birer araç olarak kullanılacakları şaşırtıcı olmayacaktır.
Katliamın avukatlığını yapan altı “hukukçunun” milletvekilliğine terfi ettirildiği; IŞİD gibi savaş çetelerinin ihya edildikleri; en küçük bir muhalefetin bile zorla bastırılıp, toplumun daha anaokulundaki çocuklardan başlayarak dinci-gerici-ırkçı ideolojiyle yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı; devletin-rejimin yeniden yapılandırılıp, kadrolaştırıldığı; Kürt düşmanlığı ve yayılmacı hayallerin hiç dinmeyen savaş tamtamlarına karıştığı bu koşullarda başka türlü olmasını beklemek abes olur.
Fakat bu ne kadar abes olursa, işçi ve emekçilerin tarihin derinliklerinden biriktirip bugün yeniden ürettikleri direnişin ezileceğini, tarihin silinip yok edileceğini beklemek de bir o kadar abestir.