Bizim eleştirimiz, CHP'nin yürüyüşünün içerdiği belirsizlik ve zaaflara gözlerini kapatanlara...
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olarak en son şaibeli referandum karşısında bile genlerine işlemiş devlet refleksleriyle hareket eden CHP, bir milletvekilinin tutuklanması üzerine Ankara’dan İstanbul’a uzanan uzun bir yürüyüşe çıktı.
Bu yürüyüşle aslında, 1923'te kurulan rejimin gelinen noktada geriye dönüşü olmayacak şekilde yıkıldığının altını da çizmiş oldu. Bu alt çizme aynı zamanda sadece rejimin değil CHP’nin kendisinin de bu yıkıntılar altında kaldığının ve son bir hamleyle çıkmaya çalıştığının ilanıydı.
Bu gerçek her şeyiyle apaçık ortada duruyordu. Gerek 15 Temmuz darbe girişimi gerekse son olarak şaibeli referandumla olgunlaşmış bir biçimde gözümüzün içine bakıyordu.
Bu gerçekle yüzleşmekten korkan CHP, bu iki kritik dönüm noktasında dahi can havliyle yangını söndürmeye koşmuş, mevzubahis Kürtler olunca da bugün “adaletsizlikle” itham ettiği AKP’nin omuz başında yer almıştı.
Gel gör ki CHP, faşist diktatörlüğün eski biçiminin yıkıntıları üzerine inşa edilen yeni biçimde burjuva siyasetin kendisi gibi 'geleneksel' aktörlerine dahi fazla yer olmayacağını nihayet görmenin ve sıranın kendisine geldiğini farketmenin paniğiyle İstanbul yürüyüşüne bir açıdan mecbur kaldı. Fakat bunu yaparken bile ipleri sıkıca elinde tutarak ortaya çıkacak toplumsal enerjiyi “belli sınırlar içinde tutma” hassasiyetini terketmedi. Yani CHP bir yönüyle kemikleşmiş mıymıntılığını bir kenara bırakarak “radikal” bir kulvara adım atarken diğer yandan 'CHP'liliği' elden bırakmadı.
İlginç olan, elinden gelse kuşun uçmasına bile müsamaha göstermeyecek olan yeni rejimin aktörlerinin, CHP’nin her gün ortalama 20 kilometre yol alan ve artık İstanbul’a dayanmış yürüyüşüne pespaye demeçler ve birkaç 'yerel' provokasyon denemesi dışında şu ana kadar fazla bir tepki göstermemiş olmalarıdır. 9 Temmuz’da İstanbul’da yapılması planlanan büyük bir mitingle bitecek olan bu “uzun yürüyüşü” en fazla tehdit açıklamalarıyla adeta seyreden başta Tayyip Erdoğan olmak üzere bu aktörler, anlaşılan o ki, CHP’nin bu silkelenme hamlesini de bir “demokratik feraset gösterisi” olarak kendi hanelerine yazma peşindeler.
Tabii bu arada geniş toplumsal kesimler içinde bir 'umut' ve 'beklenti' yaratmış olan yürüyüşü, bir çeşit barometreye dönüştürme uyanıklığıyla hareket ettiklerini söylemek de mümkün. Onların 'umudunu' da CHP'nin sonunda yine “CHP'liliğini konuşturarak” geleneksel tutum ve reflekslerine dönmesi oluşturuyor. Rabia işareti yapan provokatörlerden bozkurt işareti yapan MHP'lilere kadar herkese gülücük dağıtılırken Kürtler sözkonusu olduğunda mesafenin hala belirgin bir biçimde korunması, en önemlisi bu “tutukluğu” da içerecek tarzda Maltepe mitingi sonrası hangi somut hedef ve talepler ekseninde nasıl bir 'muhalefet' anlayışıyla hareket edileceği konusunda hala süren inatçı sessizlik ve belirsizlik onların bu umut ve beklentisini besleyen en önemli etken.
Öte yandan, bu kadar 'barışcıl' bir tutum sergilenmesine rağmen yürüyüşe yapılacak herhangi bir müdahalenin CHP’nin bütün o kontrol mekanizmalarını da aşarak başka bir şeye dönüşebileceği korku ve tedirginliğinin payını da elbette gözardı etmemek lazım.
Onların beklentileri, hesapları ya da yürüyüşün bundan sonraki etaplarının nasıl gerçekleşeceği, nelerle karşılaşabileceği vs.’den de bağımsız olarak asıl mesele CHP’nin her açıdan birikmiş toplumsal öfke dinamiklerine “önderlik ediyor” pozisyonuna oturması ve solun devrimci-demokrat bölüklerinin uzun bir süredir bu iradeyi CHP’ye teslim etmiş olmasıdır. CHP’nin nefes alışverişlerine göre rota belirler hale gelecek bir misyon kaybına uğraması ve bunun uzun zamandır böyle olmasıdır.
Solun önemli bir bölümü yürüyüşe sayısız misyonlar yüklemeye başladı. Bazıları kayıt koymayı, hatta CHP’nin olası çarklarını da belirterek önden “ben demiştim zaten ama buna rağmen içinde yer aldım” demenin altyapısını oluşturmayı ihmal etmeden bu yürüyüşe birikmiş toplumsal öfkenin toplanma adresi olma misyonu yüklemektedirler. Bundan bir demokrasi cephesi çıkarılabileceğini vaaz etmekte, hatta Gezi gibi bir halk direnişine evrilebileceği beklentisini körüklemektedirler.
Oysaki CHP’nin elinde sıkıca tuttuğu iplerin dışına çıkan her farklılığı hızla diskalifiye edeceği bir yana soyut bir adalet sloganı ve “Maltepe’den sonra ne olacak?” sorusunun yanıtsızlığı bile yürüyüşün bir anlık “nefes” dışında bir yere varamayacağını üç aşağı beş yukarı gösteriyor.
Kaldı ki bir milletvekilinin tutuklanması ve artık yapacak bir şeyin kalmamasıyla alınan yürüyüş kararının, kervan yolda dizilirken stratejik bir hedef belirlediği açık. Bu hedef ise, ne soyut “adalet” kavramını az-çok samimi bir özgürlük ve eşitlik felsefesiyle birleştirmeyi içeriyor ne de mevcut toplumsal dinamikleri bir eksende toplayarak özgüven kazanmış bir toplumsal muhalefet odağına dönüştürmeyi.
Artık nefes almakta zorlanan CHP, stratejik hedef olarak hala 2019 seçimlerini gösteriyor. O seçimlerin yapılıp yapılmayacağı, yapılacak olsa bile ne kadar dürüst bir seçim olacağı gibi basit soruların tartışması da bir yana bu stratejik yaklaşım, herşeyden önce, hileli 16 Nisan referandumuyla “anayasal bir kılıf” geçirilen rejim değişikliğinin kabullenildiği anlamına gelir. Bu teslimiyetçiliğin güncel siyasetteki anlamı ise, kriz içindeki sisteme yastık olma rolü ve misyonunu sürdürmekte ısrardır. İstanbul Yürüyüşü gibi 'anlık parlama' ve çıkışlar, bu gerçeğin ortadan kalktığı ya da değiştiği anlamına gelmez.
Buna rağmen bu yürüyüş, geniş toplumsal kesimlerin sorun ve beklentilerini şu ya da bu şekilde taşıdıkları bir platforma dönüşmesiyle bize bir gerçeği daha gösterdi: Mevcut halde rejim krizinin aşılmasını hayli güçleştiren müthiş bir toplumsal öfke birikimi ve çözüm arayışı var. Bu arayışın güven duyacağı bir kanal bulamaması, ortak bir kanalda buluşamaması sorunu ortada duruyor.
Solun önemli bir bölüğü bu arayışa açıkça ya da fiilen CHP’yi adres göstererek insanın aklına, “Tarihte bütün önemli olaylar kendilerini tekrarlar. Yalnız ilkinde trajedi olan ikincisinde komedi olarak kendini gösterir” özlü sözünü getiriyor.
Hatırlanacak olursa, toplumsal muhalefete bugün CHP’yi adres gösteren liberaller ve solun kimi kesimleri, bundan yaklaşık 10 yıl önce de Tayyip Erdoğan’dan bir “demokrasi kahramanı” yaratmaya soyunmuşlardı. Demokrasi-adalet misyonu yüklenen Erdoğan pazarlamalarının nasıl bir “trajedi” olarak karşımıza çıktığını yaşayıp görüyoruz. Şimdi, sistemin bekası ve temsil ettiği sınıfın kolektif çıkarları dışında bir derdi olmayan CHP’nin bu misyonları yüklenebileceğini iddia etmek, sonu komediye açılan bir sahneye “perde” demek dışında bir anlam taşımıyor.
Teşbihte hata olmaz: 1848 devriminin kanla bastırılmasının arkasından da dinmeyen politik ve toplumsal çalkantıların Fransa'sında Louis Bonaparte gibi çapsız bir hırs küpünün geniş toplumsal kesimlerin öfke ve beklentilerini kendine nasıl basamak haline getirdiği, Proudhon ya da Victor Hugo gibi isimleri dahi nasıl arkasından sürüklediği, örgütsüz işçi sınıfının o güzelim ayaklanmalarının yarattığı birikimin nasıl bir diktatörlüğe tahvil edildiği ve daha sonra bu yükselişe destek verenlerin nasıl bir yalpalama yaşadıkları bilinir.
Bu örnek daha çok Tayyip Erdoğan’ın yükselişiyle paralellikler taşısa da bugün CHP’nin “umut” kapısı haline getirilmesi ve bu umudun sistemin kendisini yeniden yapılandırdığı zorlu ve kapışmalı bir sürecin manivelasına dönüştürülmesi açısından da çarpıcı benzerlikler taşıdığı açıktır.
Değişik toplumsal kesimlerin “adalet” talebini yol boyunca taşıdıkları yürüyüş, bu gerçekle birlikte asıl olarak da solun misyon kaybını açığa çıkarmasıyla manidardır. Eğer güçlü bir işçi sınıfı hareketi olsaydı ve bu hareket içinde az çok kök salmış bir 'sol' söz konusu olsaydı, CHP’nin açtığı bu kanal, onun kendisini rejim krizinin aşılmasına katkıda bulunacak bir aktör olarak özneleştirme çabasının yakıtı değil, toplumsal hareketin onu da aşıp geçeceği bir sıçrama platformuna dönüşebilir, daha doğrusu 'dönüştürülebilirdi'.
Fakat sorun da burada zaten. Ortalıkta böyle bir gücün olmamasında; olduğunu iddia edenlerin de umutlarını objektif olarak en nihayetinde CHP’ye bağlamış olmasında. “Biz buradan şunu devşiririz” gibi en hafif ifadeyle “iyimser” teoriler üretip yürüyüşle kendileri gibi ilişkilenmeyen siyasal güçleri pataklamaya, en azından “neden burun kıvırıyorsunuz” sorularıyla “sıkıştırmaya” ya da “sol çocukluk hastalığıyla” itham etmeye kalkışan 'akıllı solcular', örneğin yarın AKP Efrin'e saldırsa ve bir “milli seferberlik hali” ilan etse CHP’nin bu yürüyüşü nasıl bir şeye evriltebileceğini öngörebilmekteler midir?
Marx’ın, döneminin solcularının Bonaparte karşısındaki afallamalarına dair söylediği, “devletin özellikle kriz aşamalarında neleri başarma gücüne sahip olduğuna dair ‘gizemin’ çözülememiş olması” tespiti, bugünkü kriz koşullarında işçi ve emekçileri CHP gibi bir adrese yöneltenleri anlatır gibidir. Olağanüstülüklerin olağanlaştığı böylesi bir dönemde, kitlelerde birikmiş direniş dinamiklerini yarın ne olacağı belli olmayan -daha doğrusu, özünde belli olan- bir adrese yönlendirmek gerçekten düşündürücüdür.
Kaldı ki, bu yönlendirmeyi yapanların, iddia ettikleri olanakları devşirebilecek güçleri-kapasiteleri ve yönelimleri yoktur! Olsa zaten misyonlarını CHP’ye yüklemezler. Olmaması, onun içinde erimek ve kitleleri yeni umutsuzluk denizlerine dalmaya davet etmek dışında bir anlam taşımamaktadır.
Marx’ın o dönem kaleme aldığı çözümlemeler sırasında öne çıkardığı temel soru bugün bir kez daha günceldir: “Bu kitleler neden böyle davrandı, mesele bunu anlamak” şeklinde özetleyebileceğimiz bu temel sorun, bugün solun tutumunda somut bir ifade kazanıyor. Ciddi bir “adalet”, “eşitlik”, “özgürlük” özlemleri olan kitlelerin bunalmışlıkları-öfkeleri-tedirginlikleriyle CHP kanalına akmalarının yegane yanıtı da aslında solun bu misyon ve konum kaybında, toplam olarak acınacak ölçüde güçsüz ve etkisiz oluşumuzda saklıdır. En azından bu gerçeğin farkında/bilincinde olmak da 'önemlidir'. Ancak tek başına bu 'fark' da genel tablonun dışında olunduğunun göstergesi değildir.
Sonuç olarak CHP yürüyüşü, gerek dünyada gerekse Türkiye’de oldukça geniş toplumsal kesimler nezdinde canlı tartışmaları tetikledi. Tetiklemekle de kalmadı hemen her kesimden insan bir şekilde yürüyüşe katıldı. Fakat bu gerçek, bu yürüyüşün sorgusuz-sualsiz desteklenmesi için yetmez! Ona sol cenahtan güç taşımayı, siyasi-moral bir destek sunmayı gerektirmez! Kaldı ki sol, bugünkü haliyle, o yürüyüş ve sonrasına ilişkin olarak iddia ettiği beklentileri-hedefleri gerçekleştirebilecek noktanın hayli uzağındadır. O nedenle de kan taşıdığı şey yarın daha ciddi kırılmaların ve çözülmelerin, umut kaybının adresi olmaya adaydır.
Bu elbette hiçbir şey yapmadan olup bitene seyirci kalmak anlamına gelmiyor. Bizim eleştirimiz, CHP'nin bu yürüyüşünün içerdiği belirsizlik ve zaaflara gözlerini kapatarak adeta onun “militan propagandacısı” kesilenlere, bu yürüyüşün sorgusuz sualsiz desteklenmesine, hatta bazılarının yaptığı gibi “Hayır cephesinin önderliğine” CHP’yi oturtanlara yöneliktir. “Demokratikleşen Türkiye” masallarının değişik versiyonlarını anlatarak AKP'nin ideolojik hegemonyasını inşa sürecine kan taşınması, “Yetmez ama evet” rezilliği, 15 Temmuz sonrasının tozu-dumanı içinde önü arkası düşünülmeden önce Taksim'e, arkasından Yenikapı'ya koşulması gibi tarihsel suçların sonuçlarını da hatırlatarak, “siz ne zaman akıllanacaksınız” sorusunu gündemleştirmektir.