Hatun Ana'nın cenazesine saldıranlarla ilgili açılan soruşturmanın içeriği ve Soylu'nun fotoğraf açıklaması her şeyin özetidir
Taybet Ana’nın tam 1 hafta boyunca Silopi sokaklarında kalan cenazesi bir karabasan gibi her daim yanı başımızda dururken, kurşunlara hedef olan ölü çocuklar gömülemediği için dondurucularda saklanırken, gerilla mezarlıkları iş makineleriyle yerle bir edilirken, dahası artık Kürt ölülerinin gömülmesi sayısız izne-sınıra tabi tutulurken Hatun Ana’nın cenazesine dönük alçakça saldırıyla bir kez daha sarsıldık. Çünkü bu sefer, devletin resmi faşist yüzüyle değil, mevcut tarihsel-toplumsal gericilik birikiminin nasıl bir çürümeye doğru balçıklaştığıyla yüz yüze gelmiş olduk. Devletin o karanlık ruhunun toplumun en azından bir bölümüne nasıl sirayet ettiğini, ikisinin birbirinden nasıl bir güç alıp iç içe geçtiklerini görmüş olduk.
Belki de birçoğu işçi olan, ekmek parasının peşinde canını dişine takan fakat gericilikle-ırkçılık ve kafatasçılıkla yürekleri zehirlenmiş “sıradan vatandaşlar” birer canavar olup dikilmişti karşımıza. “Alevileri, Kürtleri, Ermenileri buraya gömdürmeyiz” diyorlar, cenazeyi parçalamakla tehdit ediyorlardı.
Artık her şeyiyle dağılmış köhnemiş-çürümüş o devletin tepesine bir çete gibi çöreklenenlerin o kutuplaştırıcı-kışkırtıcı söylem ve eylemleri, bu toplumsal manzarayı var etmişti.
İçişleri Bakanı sıfatı taşıyan katil Ağar’ın karikatürü Süleyman Soylu, Ankara valisi-emniyeti, olup bitene adeta seyirci kalmışlardı. Ta ki her şey olup bittikten, o “kızgın vatandaşlar” bir tehdit sopası gibi rollerini oynadıktan sonraya kadar.
Ondan sonra belli ki bir yerlerde kulağı çekilmiş olan Soylu, kanvoyuyla mezarlığa sökün etmiş ve lütfedercesine “gömün ben kefilim” diyecek cüreti gösterebilmişti. Sanki bu topraklar onların babalarının malıymış, sanki ölülerin gömülmesi bile onların iznine tabiymiş gibi…Bu faşist çetenin en soysuz sakinlerinden olan Soylu’nun o gelişi, döktüğü diller bile, bu balçığın en mide bulandırıcı kısmı olmak dışında bir şey ifade etmiyordu zaten.
Nitekim suratına taktığı o maske hızlı düştü. Ölüyü parçalama tehdidi savuracak kadar çürümüş o güruhun bir elemanıyla karakolda çektirdiği fotoğraf sosyal medyaya düşüverdi. “Kızgın vatandaşın” halinden anlayan, sırtını sıvazlamasa da sırıtışıyla “koçum benim” diyen bir fotoğraf bu… Hrant’ı katleden tetikçi Ogün Samast’ın karakoldaki polislerle çektirdiği o fotoğrafın bugüne düşmüş izdüşümü gibi. Farkı, o zamanlar titri İçişleri Bakanı olan bir “karikatür” karakola kadar düşmüyordu. Onun yerine bu iş, kolluğun çeşitli kademelerinde görevli olanlarca yapılıyordu. Burjuva devlet; bakanı, karakola kadar inecek bir hezimet içinde görünmüyordu vesselam…
Soylu denilen şahıs bu fotoğrafta dile gelen gerçeği; “saptırma”, “fotomontaj”, “eskiye ait” gibi argümanlarla perdeleyemeyeceğini anlayınca her zamanki pişkinliğiyle tepki gösterenlere karşı “alçaksınız” sözüyle başlayan bir metin yayınladı. Alelacele yazılan bu metinde tutarlılık gibi bir kaygı da gütmedi. “Mahalleli” dediği kişinin, o vakitte karakolun içinde ne işi varmış, hem de İçişleri Bakanı gibi ciddi koruma duvarına alınmış birinin bulunduğu o karakola nasıl girebilirmiş –ki sonradan gözaltına alındığını söylüyor aynı açıklamada- gibi soruları yanıtlamadan ve her zaman yaptığı gibi bundan da “halkçı” bir hikaye çıkarmaya kalkışarak…"Olaya karıştığı anlaşılınca gözaltına alındı" gibi bir savuşturmaya giderek...
Toplumun henüz çürümeyen yanının tepkisi karşısında alelacele “dinimizde yeri yok” açıklamaları yaparak paçayı kurtarmaya çalışan devlet zevatının o çiğ samimiyetsizliğinin esas tercümesiyse yargı denilen ve gelinen noktada polisin bile emir eri haline gelmiş gücün, gözaltına alınan şahıslarla ilgili tutumu oldu.
Onca “dinimizden yeri yok”, “üzgünüz”, “kabul edilmez” yavelerinden sonra öğreniyoruz ki bir cenazeye saldıran, onu parçalamakla tehdit eden bu şahıslarla ilgili soruşturma yürüten savcı olaya alelade bir "yasadışı gösteri" muamelesi yapıyormuş. Dahası saldırganların “terörist cenazesi sandık” demeleri üzerine bu “yasadışı gösteriye” de "haksız tarik indirimi” istiyormuş!
Bu çürümenin ulaştığı boyuta duyulan toplumsal tepkinin ve elbette seçim hesaplarının basıncıyla edilen o ahların-vahların gerçek tercümesi Ağar karikatürü Soylu’nun saldırgan ırkçıyla çektirdiği o fotoğraf ve savcının yürüttüğü soruşturmanın bu içeriğidir işte.
Gerisi boş…