Bir "iş" güvencesi masalı

GÜNCEL
Cuma, 22 Aralık 2006 (19 yıl 10 ay önce)

42 gün fabrika kapısında beklediler, üç yıl boyunca da mahkeme kapısında. Onların öyküsünü üç yıl önce 12 Ekim tarihli Radikal İki'de "Kapılarda beklemek" başlığıyla yazmıştım. Birkaç gün önce adalet tecelli etti. Kazanmışlardı, ama sevinemediler. 42 gün boyunca Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi'nde kurulu Paşabahçe fabrikasının kapısında gece gündüz beklemişlerdi. 42. gün çadırları yıkılmıştı "yasaları koruyan güçler" tarafından. Oysa onlar yasaların kendilerini koruyacağını düşünmüştü. Yasalara hatta en büyük yasaya güvenip sendikalı olmuşlardı. Çalıştıkları şirketin Türkiye'nin mühim bir şirketi olduğunu, yasalara bağlı olduğunu, büyük büyük patronları olan bankanın Cumhuriyetle yaşıt olduğunu duymuşlardı.

Umdukları gibi olmamıştı. Sendikalı oldukları için işten atılmışlardı. Çadırları başlarına yıkılınca tek ümitleri adalete kalmıştı. Ne de olsa sendikal nedenle işçi çıkarmak suçtu. Daha birkaç ay önce, Haziran 2003'te yürürlüğe giren yepyeni İş Yasası işçiye iş güvencesi sağlamıştı. Üstelik de hızlı bir iş güvencesi. Yasa, işten atılan işçinin davasının üç ay içinde kesin olarak sonuçlanacağını söylüyordu. Yarısı fabrika kapısında beklemekle geçmişti. Bir buçuk ay kalmıştı, gerisi kolay gelirdi.

Kaplumbağa hızı

Yine umdukları gibi olmamıştı. Yargının hızı yasaya uymamıştı. Üç ayda sonuçlanması gereken dava üç yıl üç ay sürmüştü. Yargı, "Türkiye'nin gururu", 130 ülkeye ihracat ve birçok ülkeye yatırım yapan modern şirketi haksız bulmuş ve işçileri sendikal nedenle işten atmakla mahkûm etmişti. Türkiye'nin en büyük bankasına ait bu modern şirket, yasaya karşı hile yaparak paravan taşeron şirket çalıştırmıştı. Bununla da kalmamış taşeron şirket işçileri sendikalaşınca onları işten atmıştı. Sendikalaşan işçileri işten atarak suç işleyen şirket, dava süresince yargıyı geciktirmek için de elinden geleni yapmıştı. Dava hukuk labirentlerinde dolaşarak üç yıl üç ay sürmüştü. Üç gün geç dava açan işçi dava açma hakkını kaybederdi, ama dava üç yıl gecikince işçiye beklemek düşerdi! İşveren, önce tebligat doğru adrese yapılmadı iddiasıyla davayı aylarca geciktirdi. Oysa tebligat bal gibi ellerine ulaşmıştı. Sonra işçilerin kendisi ile ilgisi olmadığını iddia ettiler. Bütün bu manevralar işe yaramadı ve yerel iş mahkemesi hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde taşeron işçilerin Paşabahçe işçisi olduğuna ve sendikal nedenle işten atıldığına karar verdi. Ve Yargıtay kararı onadı. Adalet tecelli etmişti.

Durun acele etmeyin! İşçilerin çilesi bitmemişti henüz. İşçiler işe iade için başvurdu. Geçersiz nedenle işten atılan işçi işe iade başvurusunda bulunabilirdi. Ne de olsa iş güvencesi vardı. Davayı kazandıklarına göre işlerine dönmeliydiler. Ancak Osmanlıda oyun, iş yasasında labirent çoktu. İşçiyi geçersiz nedenle işten çıkaran işveren, bu durum yargıda kanıtlansa da onu geri almak zorunda değildi. Verirdi tazminatı olur biterdi. İşçiler işe alınmadı ancak tazminatları da verilmedi. Yargı kararına rağmen işveren bir kez daha işi yokuşa sürdü. İşçiler ne işe alınıyor ne de tazminatları ödeniyordu. Bir kez daha hukukun o bitmez tükenmez labirentlerine girildi. Ve nihayet bu hafta, üç yıl üç ay sonra, işçiler tazminatlarına kavuştu. Ancak geç gelen adalet, adalet değildi. İşveren, işçilerin tazminatlarını, mahkeme masraflarını ve işçilerin sigorta primlerini yatırmak zorunda kalmıştı. Ama işçiler işsiz kalmış, işveren ise sendikalaşmayı engellemişti. Bu nasıl adaletti?

Haklı ve işsiz

Siz siz olun İş Yasası'nda "iş güvencesi hakkı", Anayasa'da "sendikalaşma hakkı" var diye güvenmeyin. Memleketin en büyük şirketlerinden birinin, birkaç trilyon liraya kıyarak sendikalaşmayı engellediğini, işçileri üç yıl süründürüp işsiz bıraktığını aklınızdan çıkarmayın.

Üç yıl üç ay geçti. İşten atılan işçilerin bir bölümü tazminatlarına kavuştu. Ama işlerine kavuşamadılar. Haklı çıktılar ama işsiz kaldılar. İşçilerin bir bölümü işten atılmaktan kurtulmuş, fabrikada çalışıyordu. Ancak darbe-i sendika sanatı için kesenin ağzını açan şirket, üç yıldır toplu sözleşmesiz çalışan işçilere beş kuruş zam yapmamıştı. İşçilerin sendika seçme özgürlüğünü hiçe sayıp bir bölümünü işten atan işveren, atmayıp çalıştırdığı işçilerin üye olacağı sendikayı da kendisi seçmek istiyordu. Aslında bu modern işveren sendikaya karşı değildi! Sadece uysal ve uyumlu bir sendika istiyordu! İşçiler uysal ve uyumlu bir sendikaya tamamen biat edene kadar ve bu uysal sendika yetki alana kadar işçiye zam yoktu.

Şimdi Eskişehir'deki Paşabahçe işçileri iş güvencesi, iş yasası, Anayasa laflarını bir masal gibi dinliyor, büyük büyük patronları olan bankanın "biz buradayız" reklamını izlerken ama "biz artık orada değiliz" diye düşünüyor. Ve belki de en çok sevgili bir yazarımızın "ben de buradayım" demesine üzülüyorlar. İnanıyorum, yazarımız da bu "İş" güvencesi masalını dinleseydi, üç yıl üç aydır "orada" bekleyenlerin öyküsünü bilseydi "ben bu İş'te yokum" derdi.

Aziz Çelik
Radikal 2
17 Aralık 2006