Bir tutsak mektubu

TİKB davası tutsağı Murat Güneş'in sendikalara ve Diyarbakır Barosu'na gönderdiği mektubu yayınlıyoruz

GÜNCEL
Çarşamba, 20 Eylül 2017 (8 yıl 7 ay önce)

20 yıldır hapishanede bulunan TİKB dava tutsağı Murat Güneş, Tekirdağ 2 No’lu F Tipi’nden DİSK’e bağlı Genel-İş ve Nakliyat-İş sendikalarıyla Diyarbakır Barosu’na birer mektup göndererek, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşadıklarını ve tanıklık ettiklerini anlattı.



 



Kendisi de bir işçi olan Güneş’in hapishanelerdeki baskı ve şiddeti, hak gasplarını, onur kırıcı ve keyfi uygulamaları anlatarak, toplumsal duyarlılık çağrısı yaptığı, içerisiyle dışarısının nasıl bir bütünlük oluşturduğunu vurguladığı mektubunu yayınlıyoruz:



 




Merhaba Genel-İş çalışanı emekçi arkadaşlar;



 



Size ülkenin diğer ucundan Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nden yazıyorum. TİKB davasından yargılanıp müebbet hapis cezası alan ve 20 yıldır içerde olan politik bir tutsağım. Bu hapishaneye bir yıl önce Sincan 1 Nolu F Tipi’nden sürgün edildim. Hapishanelerde son süreçte hak gaspları, yasaklar ve saldırılar o kadar arttı ki, dolayısıyla biz tutuklu ve hükümlü tutsakların üzerinde uygulanan tecrit ve izolasyon da bir o kadar ağırlaştı. Duyarlılık göstereceğiniz, sesimize ses katacağınız düşüncesi ile sorunlarımızı siz değerli arkadaşlarla da paylaşmak istedim.



 



Bilindiği gibi yaşadığımız şu son süreçte içeri ile dışarısı arasındaki o kalın çizginin/duvarın pek bir anlamı kalmadı. Zira OHAL ve KHK’lerle yönetilen bir ülkede hemen her sektörden çalışanların uyduruk sudan sebeplerle her an işten çıkarılma ve içeriye atılıma yüzdesi çok yüksek. Artık içeri dışarısı, dışarı içerisi olmuş, ikisi arasındaki ayrım büyük oranda kalkmış durumda. Her iki halde de yaşamı sürdürmek zorlaştı. Ama direnenler ve mücadele edenler açısından her ne kadar zorluk çekilse de bu durum sorun teşkil etmiyor tabii.



 



Dışarıda iken 15 yıl kadar ağırlıklı olarak çelik konstrüksiyon imalat ve montaj işlerinde çalışan bir işçiydim. Dolayısıyla işçi-emekçi sorunlarına pek de yabancı sayılmam. Gerçi sorunlara duyarlı olmak için illa işçi-emekçi, Alevi-Kürt veya başka bir şey olmak gerekmiyor. Bugün Türk burjuvazisi ve onun devleti ülkeyi öyle bir cendere içine soktu ki, hayatından memnun ve mutlu olan işçiyi, emekçiyi, kadını, gençleri, öğretmeni, avukatı, doktoru, akademisyeni... mumla arar olduk. Ancak iktidarın araştırma şirketine dönen TÜİK ise, bu gerçeği tersyüz ederek ironik bir biçimde 'yaşam memnuniyeti araştırması'nda mutlu olduğunu söyleyen insanların oranını her yıl yüzde 55-60 veya üzeri olarak gösteriyor utanmadan. TÜİK’e göre Türkiye’de her şey sütliman, herhangi bir sorun yok!



 



Oysa toplumun genelinde memnuniyetsizlik had safhada... Her gün yapılan gözaltı, tutuklama, ölümler, zam, zulüm, zorbalık karşısında sesini yükselten, bu gidişata itiraz eden, direnişe geçen, greve giden kim olursa olsun saldırıya uğruyor. Diğer yandan içte ve dışta bir savaş hali var. Hemen her gün insanlar ölüyor, insanlar yerlerinden ediliyorlar. Artık insanlar geçimlerini sağlayamıyor. O bakımdan geleceklerinden endişe duyuyor, bu yüzden mutlu oldukları da söylenemez.



 



Hemen her kurum ve alandan onbinlerce insan mevcut iktidar tarafından sırf muhalif olarak görüldüğü için OHAL ürünü KHK’lerle işinden çıkarıldı. Bu yetmezmiş gibi işten atılan emekçilerin herhangi bir başka yerde çalışmaları engellenmekte ve bu 'yaşarken öldürme' yöntemi ailenin tüm üyelerine de uygulanmaktadır. Şu an tüm bu insanlar KHK’ler nedeniyle mağdur durumda. Kimse bu kadar büyük çapta bir saldırıya bir başına karşı koyamaz. O nedenle birlikte-örgütlü hareket etmenin yolları bir an önce bulunmalı, bunun çabası içinde olunmalı ve vakit kaybetmeden birlikte direnilmelidir.



 



Burjuvazi ve onun temsilcilerinin en küçük bir işçi hakkı protesto eylemine dahi tahammül göstermemesi, işçi ve emekçilere durmadan saldırması, grevleri yasaklaması, işsizlik sopasını sürekli insanların tepesinde sallaması, emek sömürüsü yasalarının hiçbir engele takılmadan meclisten geçirilmesi, en temel insan haklarının bile pervasızca gasp edilmesi vb. gibi saldırılar gözü dönmüş kar hırsından ileri geliyor ve bunu hepimiz biliyoruz.



 



Günümüzde tüm baskılara ve saldırılara karşı sokağı, işgali, grevi ve başka yaratıcı eylemleri daha fazla gündeme taşımak gerektiği aşikardır. Çünkü örgütlü olmak, birlikte kolektif biçimde hak alma eylemine geçmek, dayanışmak, birbirimize destek olmak, mücadeleyi yükselteceği gibi kazanımlarımızı da artıracaktır. Türkiye’de milyonlarca işçinin yaklaşık 1 milyon kadarı sendikalarda örgütlü, ezici çoğunluk ise örgütsüz. Bu ezici çoğunluğa ulaşmak ve onları emeğin kurtuluşu temelinde örgütlemek çok daha büyük bir önem taşıyor.



 



Gerginlik üzerine siyaset yapan ve devletin bütün araç ve gereçlerini kullanarak tüm toplum üzerinde bir korku iklimi yaratan faşist rejim, son seçim sonuçlarının da gösterdiği gibi artık OHAL’siz ve KHK’siz iktidarda kalamaz. Düpedüz rejim değişikliğine giden mevcut iktidar, bugün ilk ve dış siyasette, dolayısıyla ekonomide, kültürde vb. dibe oturmuş durumda. İçte ve dışta devamlı kutuplaştırma ve kirli savaş siyaseti güdüyor. Bunun sebeplerinden birisi iktidarının devamlılığını sağlamak ve tabanını bir arada tutmaksa, bir diğeri de Kürt fobisidir.



 



Sürekli kendine düşman üretmesi ve savaşa da ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Bu çerçevede bilindiği üzere, artık devlette kemikleşmiş Kürt fobisi sebebiyle, Irak ve Suriye topraklarına girerek batağa saplandı. Her ne kadar ABD ve Rusya’nın göz kırpmasıyla, yani perde arkasında yaptığı kirli anlaşmalara güvenerek girdiği yerlerde kalıcı olduğunu düşünse de ayak bastığı o yerlerden çıkarılacaktır. Emperyalist güçler de halklar da buna izin vermez. Dolayısıyla oradan nasıl ve ne şekilde çıkacağını da bildiği söylenemez. Diğer yandan Türkiye emperyalist ülkelerin Ortadoğu 'oyun sahası'nda deneme tahtasına döndü de diyebiliriz. Faşist rejim bir yandan da işçi sınıfı ve emekçi kitleleri, başta Kürt halkı olmak üzere ezilen halkları karşısına almaya da devam ediyor. OHAL ve KHK’lerle, zorbalıkla, durmadan geleceksizlik ve umutsuzluk üretiyor.



 



Öte yandan bu OHAL neden hala sürüyor? Bunu üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz. Ancak geçtiğimiz gün OHAL ve KHK’lerle ayakta durabilen iktidarın temsilcileri, her zaman 'terör' ve 'güvenlik' gibi gerekçeler öne sürerken; bu kez baştemsilci bunun cevabını, 'OHAL’in sınırlarını biz belirleriz. OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Biz grev tehdidi olan yeri OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. E bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i' şeklinde cevap vermiş ve OHAL’in dolayısıyla KHK’lerin gerçekte hangi amaçlar için sürdürüldüğünü de itiraf etmiştir.



 



Bu bakımdan işçi sınıfı ve örgütleri, emekçi kitleler, Kürt halkı ve hareketi, kendisini bu zorlu sürece göre konumlandırmalı, çetin bir mücadeleye hazır olmalı ve ortaklaşan birleşik devrimci mücadeleyi sokağa taşıyarak sürdürmelidir. Artık sadece basın açıklaması, imza kampanyası ve cılız mitingler gibi eylemlerle hak kazanmak çok zordur. Bu nedenle eylem alanlarımız sokak olmalıdır. Faşizme karşı sokakta mücadele verilmelidir. Aksi taktirde resmi olarak kölelikle karşı karşıya kalınacak ve hayatımız çekilmez kılınacak. Buna dönük birçok adımlar da atıldı. İşçinin nefes alacak bütün hakları bile tek tek gasp edildi, ediliyor.



 



Hepimizin bildiği gibi kapitalist sistemde insanın sadece çalışma özgürlüğü vardır. O halde hak ve özgürlükler için dövüşmekten başka çıkar yol yok. Korku üzerine kurulu bir yaşamı kabul etmek yerine umudumuzu diri tutmalı ve en başta işçi sınıfı onuru için, insanlığın kurtuluşu için, alanları, fabrikaları, şantiyeleri ve nereye ayak basıyorsak artık orayı zapt etmeli, kıdem tazminatımıza ve diğer bütün haklarımıza sahip çıkmalıyız.



 



Rejimin işçi sınıfı ve devrimcilerinin, Kürt halkı ve hareketinin yükselen mücadelesini zor ile bastırmak, sınıfa ve halklara bu yolla korku salmak maksadıyla kullandığı araçlardan biri de hapishanelerdir. Her yıl trilyonlarca lira harcanarak onlarca hapishane inşa ediliyor ve her gün onlarca insan hiçbir delil, şu-bu olmadan buralara dolduruluyor.



 



Diğer yandan 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklamalarla da birlikte hapishanelerde tutuklu ve hükümlü sayısı iki katına çıktı. Dolayısıyla baskı, işkence, saldırı, hak gaspları artarak tecrit ve tredman daha da ağırlaştırıldı. Şu an içeride hapishane yönetimleri, canı istediği her şeye 'yasak' koyuyor ve her 'hakkı' gasp ediyor. Bu serbestliği ve pervasızlığı bakanlık gizli iç genelgelerle sağlıyor. Bugün içerde ne 'yasa' ne 'hukuk' ne 'yönetmelik' vb. hiçbiri işlemiyor; bildiğimiz 'orman kanunları' ile yönetiliyor hapishaneler.



 



Faşizmin tırmandığı, baskıların, zorbalığın ve katliamların arttığı her dönem dışarıda olduğu gibi içeride de her türlü hak gaspı ve insan hakkı ihlali bir o kadar artmaktadır. Bunların bazılarını aşağıda görünür kılacağım. Ancak şu gerçeği de hepimiz biliyoruz. 12 Eylül Diyarbakır zindanlarından tiplerini sayısını unuttuğumuz katliam ve direnişlerle dolu bir tarihin içinden geliyoruz. Bu direniş geleneğini sürdüreceğimizden de kimsenin şüphesi olmasın isteriz.



 



Tutuklu-hükümlü tutsaklar olarak ağır tecrit ve izolasyon altında sürgünler, hücreler, baskılar, sessiz imhalar, işkenceler, yasaklar, keyfilikler, kameralar, tel örgüler, onursuz aramalar, disiplin cezaları, kitap yayın yasakları vs. vs. ile yıllardır mücadele ediyoruz ve asla umutsuz olmadık, değiliz de. Yüzümüz daima ileriye dönük, ideallerimize, onurumuza, emeğimize, geleceğimize ve umutlarımıza sahip çıkıyoruz. Dışarıyla bütün ilişkilerimiz kesilse de bu durum değişmeyecek. Tüm mücadele alanlarında biz de olacağız.



 



Değerli arkadaşlar konuyu biraz uzattım galiba. Gündeme dair bu kadar ajitasyon ve propagandadan sonra asıl konuya, sorunlara geçeyim en iyisi mi? Aylardır kesintisiz sürdürülen ve yakın zamanda kaldırılması da düşünülmeyen OHAL ile birlikte, nasıl ki işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar, gençler, Aleviler ve Kürt halkı üzerindeki baskılar arttıysa, içerde de aynı şekilde hak gaspları, baskılar, yasaklar vs. artış gösterdi. Pek tabii bunların başında faşizmin herdaim 'düşman' olarak yaklaştığı ve görüldüğü yerde yakılarak imha edilmesi gerektiğini düşündüğü kitap yayın yasağı gelmektedir.



 



Bulunduğumuz hapishanede postayla gelen ve ailelerimizin yatırdığı kitapları içeri alınmayarak kitap yasağı uygulanıyor. Yıllardır kitap ve yayınlar (3-5-10-20 adet olarak) sınırlandırıldı veya tümden yasaklama yoluna gidildi. Hapishane yönetiminin süreli-süresiz yayınlar hakkında almış olduğu yasakları itirazlarımız sonucu biraz zaman alsa da hakimlik ve ağır ceza mahkemeleri tarafından her seferinde lehimize alınan kararlarla sonuçlandırdık. Buna karşın hapishane yönetimleri her boşlukta kitap-yayın yasaklarından vazgeçmedi.



 



Bu kez de OHAL’in arkasına sığınılarak 27 Ocak 2017 tarihinde sözlü olarak 'Bakanlık talimatı, 5275 sayılı kanunun 62/1 maddesine göre, bundan sonra dini kitaplar dışında hiçbir kitap içeriye alınmayacak. Siz sipariş vereceksiniz, ücreti hesabınızdan düşünmek üzere kitapçıdan biz alacağız' denilerek bu hukuksuzluk aylardır dayatılmaya başlandı. Ortada yazılı bir bilgilendirme yok. Buna rağmen İnfaz Hakimliği’ne itiraz ettik. O da hiçbir gerekçe sunmadan hapishane idaresinin beyanını esas alıp 'cezaevi noteri' gibi yasadışı kararı onayladı. Oysa kanunda ne kitap sınırlaması ve tümden kitap yasaklanması yönünde bir karar vardı.



 



5275 sayılı kanunun 62. maddenin birinci ve ikinci fıkrası gerekçe gösterilerek 'kitap sınırlaması' veya 'kitap yasaklama'ya da gidilmesi hakkında Sincan İnfaz Hakimliği’nin lehimize aldığı birçok kararı vardı. Kanunda böyle bir yasağın olmadığını göstermesi açısından bir karara yakından bakmakta yarar var.



 



Karar (2012/542 Esas) şöyle;



 



"Maddedeki ‘bedelini ödeyerek’ ifadesi ile süreli ve süresiz yayınların hükümlüye devletçe bedelsiz verilmeyeceği, ceza İnfaz kurumunun bedelsiz temin yükümlülüğü altında olmadığının vurgulandığı, ikinci fıkrada belirtilen yayımların ücretsiz olarak verileceği ifade edilerek bu amacın pekiştirildiği, ‘bedelini ödeyerek’ ifadesinden yola çıkılarak hükümlünün kendisinin bizzat ödemediği hiçbir yayımdan yararlanamayacağı şeklinde bir yoruma ulaşılmasının yasanın metnine ve ruhuna aykırı olduğu değerlendirildiğinden şikayetin kabulüne karar vermek gerekmiştir.”



 



Kararda da belirtildiği gibi yasada kitap sınırlaması veya yasaklanması diye bir madde yok. Sonuçta 'bedelini ödeyerek' denmesi; idarenin yayın temin etme zorunda olmadığını, dolayısıyla tutuklu ve hükümlülerin kendi imkanlarıyla getirdikleri yayınlardan yararlanması ifade ediliyor. İdarenin buradaki görevi sadece yayının 'yasaklanmamış' olmasını kontrol etmektir. Ancak idare yasada da belirtilen bu gerçeği kendi kafasına göre ‘bedelini ödeyerek bayiden alınacağı’ şeklinde yorumlayıp kitapları tümden yasaklama yoluna gitmiştir. Yukarıdaki emsal kararı da belirtip itiraz ettiğimiz hakimlik de hapishane kararını onaylamıştır. Anlaşıldığı üzere Adalet Bakanlığı bu tür konulardaki tüm yetkiyi hapishane yönetimlerine bırakmış. Çünkü bitişiğimizdeki diğer dört hapishanede kitap yasağı bulunmuyor. O nedenle biri yasaklıyor, birinde ise yasak yok. Kısacası bu uygulamayla 'okuma, yazma, çizme' biçiminde bir dayatma ile karşı karşıyayız. Bu kitap yasağı 7 aydır sürmektedir.



 



Yine ailemizin veya arkadaşımızın -eskisi ile değiştirmek üzere- getirdiği kol saati de içeri alınmıyor. Buna da sözlü olarak, 'Bakanlık talimatı, bundan sonra dışarıdan saat alınmayacak, kantine getireceğiz oradan parayla alırsınız' dendi. Sanki her şeyi parayla almak zorundaymışız gibi. Bu uygulamayla ailenizin ve arkadaşların hediye olarak getirdiği bu tip eşyaların içeri alınması engelleniyor. Yine mahkeme, ziyaret, hastane, revir gibi yerleri kol saati ile gidilmesi 'bilinmeyen' bir sebeple yasaklandı. Diğer dört hapishanede ise ne dışarıdan saat almak yasak ne de kol saati ile bir yere gitmek. Buna da itiraz ettik, hakimlik 'noter' gibi hapishane kararını onayladı. Oysa yasada öyle bir şey yok. Bu da tamamen 'ben öyle istiyorum' uygulamalarından birisidir.



 



Sadece bunlarla kalınsa, diğer hücrelerde kalan arkadaşlarla haftada 10 saat 10 kişi bir araya gelinen sohbet, spor ve diğer sosyal aktivite hakları da, genelgeyle hüküm altına alındığı halde, bir yıldır tümden gasp edilmiş durumda. Böylece başka hücrelerdeki arkadaşlarla görüşüp sohbet etmemiz de fiili olarak yasaklanmış durumda. Daha sonra iki ayda bir sefer iki saat çıkılacağı söylendi. Bu da 'çıkarmıyoruz'un bir başka versiyonu olduğu için itibar etmedik ve çıkmadık. Diğer yandan bizim hazırladığımız listeler yerine, kendileri liste hazırlıyor ve bloklar arası geçişlere de izin verilmiyor. Sohbete çıkmamız bu şekilde gasp edilmiş durumdadır. Diğer yandan sohbeti vb. düzenleyen 45/1 genelgenin yayınlanmasından bu yana, yıllardır hiçbir zaman 10 saat uygulanmadı. 'Yer yok' bahanesiyle 1 ile 3 saatin dışında sohbet yapılmadı.



 



6-7 yıl önce başlatılan hala devam eden KCK operasyonlarında ve daha sonra Kürt siyasetçileri, belediyeler ve tüm kurum ve örgütlerinde çalışanlara dönük yürütülen operasyonlarda tutuklanan binlerce insan; 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ise darbeyle ilişkilendirilen ve bunun yanında darbeyle alakası olmayan muhalif kesimlerden tutuklanan on binlerce insan nedeniyle, hapishanelerde tutuklu ve hükümlü sayısı ikiye katlandı. 3 kişilik hücreler 6-9 kişiye, 8-10 kişilik koğuşlar 20-30 kişiye çıkarıldı. Dolayısıyla insanlar yerlerde yatmaya başladı ve üstüne ağırlaşan tecrit ile içeride yaşam daha da zorlaştı.



 



Burada 2012 yılına gidelim ve bir olayı hatırlayalım istiyorum. Urfa E-tipi Hapishanesi’nde kalan adli mahkumlar, koğuşun nüfusunun üç-dört katı arttığı ve yaşamın çekilmez hale geldiği ve diğer sorunlar nedeni ile protesto etmek için yatakları ateşe verdi. Sonuç 13 insan öldü. Bu insanların, yardım edilmediği, koğuş anahtarlarının bulunmadığı gerekçesiyle yanarak ve dumandan boğularak öldükleri düşünüldüğünde; günümüzde hapishanelerin tıka basa dolu olduğunu göz önünde bulundursak, hükümlü ve tutuklular içerinin köküne kibrit suyu dökse yeridir herhalde!



 



O dönemin Adalet Bakanı hapishanelerin doluluğu hakkında şöyle bir cümle kuruyor: 'Beş yıl içinde 174 cezaevi daha açmayı düşünüyoruz'. Bugün de aynı düşüncede oldukları pratiklerinden belli. Bu sorun çözme yöntemi ile Adalet Bakanlığı galiba dışarıda insan bırakmamaya kararlı!



 



Bu yöntemden anladığımız bundan sonra da hiçbir somut delil filan olmadan, başta Kürt parti, belediye ve tüm kurumları olmak üzere bütün muhalif olarak görülen dinamiklerin kurumlarına, taşınmazlarına ve diğer mallarına el konulmaya ve İnsanları tutuklanmaya devam edilecek. Türkiye bir zamanlar 'tatil cenneti' diye bilinirdi. Ama son yıllarda turizm ağır darbeler aldı ve gelirinin yarısından fazlasını kaybetti. Herhalde bugün Türkiye’ye 'hapishane cenneti' dersek yeridir. Keza bugün yeni hapishane inşaatlarının yanında ülkenin bütün sınırlarına terör bahanesiyle, gerçekte ise Kürt fobisi nedeniyle duvarlar örülüyor; dikenli teller çekiliyor, kameralar döşeniyor vs. Oysa bu yatırımların insanların yararına olan diğer alanlarda yapılması gerekir. Ancak faşist rejimden böyle bir beklentiye düşmek gereksizdir, ki öyle bir şey olmayacağı da çok açıktır…



 



2017 Şubat ayının son haftasında 'özel yaşam alanlarına', yani kalmakta olduğumuz hücrelerin havalandırmalarına kameralar takıldı. Hepsini etkisiz hale getirdik. Sonra ulaşamayacağımız bir yere, havalandırma üstü pencere arkalarına koydular; bir şekilde yine kameranın görüntü almasına engel olduk. Bu arada havalandırma duvarları 7 metre yüksekliğinde ve duvarın bittiği yerler komple kat kat jiletli telle de çevrili. Bu olayı şöyle de anlatabiliriz:



 



“Evinizin bahçesine veya balkonuna devlet tarafından kamera takıldığını düşünün. Oradan evinizin içi gözetlenecek ve bahçeye -balkona her çıkışınızda karşınıza kamera olduğunu bileceksiniz. Böylesi bir durumda rahat hareket edebilir ve bunu kabul eder misiniz? Kim koyarsa koysun kamerayı indirir veya engellersiniz. Çünkü özel yaşam alanınız ihlal edilmiştir.”



 



Havalandırmalar da kaldığımız hücrelerin birer eklentisi, yani 'bahçesi'dir ve bu bahçe tüm gün orada kalan insanlar tarafından kullanılmaktadır. Diğer hücrelerde kalan arkadaşlarla birlikte kullanılan ortak kullanım alanı kesinlikle değildir. Buraya kamera takmak özel yaşam alanına müdahale değil midir? İşte biz de bunu kabul etmedik ve kameraları indirdik. Bu yüzden birçoğumuz 3-5-10-20 günlük hücre cezaları aldık. Öte yandan kameraların takılması emrini veren Adalet Bakanlığı bu uygulamanın hem T.C Anayasası’na hem de Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu çok iyi biliyor. Buna karşın insanları 'gözetleme' merakından vazgeçmiş değil. Bu uygulama birkaç yıl önce de denenmiş ve aynı tepkiyi vererek tüm kameraları İndirmiştik. Sonrasında da bu uygulama rafa kaldırılmıştı. Bugün tekrar deneniyor. Anlaşılan o ki bizi rahat bırakmamakta bir hayli kararlılar.



 



Bunun dışında 'parmak izi' ve 'göz retinası taraması' uygulamaları da devreye girmiş durumda. Düşünün, adı 'yüksek güvenlikli' olan bir hapishanede üzerimize onlarca demir kapı kapanmış ve ardından sürgülenmiş hücrelerde kalıyoruz. Hücreden nereye çıkarılırsanız çıkarılın adınızla çağırılıyor ve gardiyan da elindeki fotoğrafınızla sizi karşılaştırıyor. Ayrıca hücreden her çıkışta elle ve detektörle üst aramanız yapıldıktan sonra gideceğiniz yere gardiyanlarla birlikte gidiyorsunuz. Tüm koridor, malta, çatı, iç-dış duvarlardaki yüzlerce kameralarla aynı zamanda saniye saniye izleniyorsunuz. Bu seremoni, dönüşte de aynı şekilde tekrarlanıyor. Bütün bunların üstüne her dışarı çıkış ve dönüşte sizden tekrar parmak izi alınacak ve göz retinası taraması yapılacak, neden? Siz olduğunuzu kanıtlamak için! Böylesine bir uygulama kabul edilebilir mi? Bu, İnsan onuruna saldırıdan başka bir şey değildir. Bu uygulamayı birçok hapishanede başlatsalar da devrimci tutsaklar olarak kabul etmiyoruz.



 



Bazı yetkili şahıslar basına verdikleri demeçlerde 'yok böyle bir şey' deseler de hapishane girişlerinde ve hastane-mahkeme dönüşlerinde uygulanan çıplak arama işkencesi devam ediyor. Diğer yandan 2013 yılının Adalet Bakanı verilen bir soru önergesine 'hapishanelerde uygulanan çıplak aramalar hükümlünün utanma duygusunu iptal etmeyecek şekilde yapılmaktadır' diyerek çıplak aramayı savunduğunu açıkça ifade etmiştir. Bir sürü asker-gardiyanın zorla kadın-erkek fark etmeksizin tutuklu ve hükümlüleri anadan üryan kalıncaya dek yaptığı bu onursuz arama biçimi hakkında 'utanma duygusu gözetiliyor' gibi bir açıklamaya nasıl bir cümle kurarak cevap vermek gerekir acaba? Zira bu bir insanlık dışı uygulama ve işkence yöntemidir. Bu uygulama ve yöntem on yıllardır içeride yapılmaktadır.



 



Elle aranıp, detektörle bakılıp ve duyarlı kapıdan geçildiği halde çıplak arama dayatmasının tek nedeni vardır; o da tutuklu-hükümlü tutsakların onurunu rencide etmek. Bulunduğumuz hapishanede ayrıca vücudunda platin bulunan kişiler de her hastane ve mahkeme dönüşünde sağlık dosyasında bu durum röntgen filmi ve hastane raporlarıyla sabitken bile çıplak aramaya maruz kalıyorlar. Ayrıca insanlar hücrede, koridorda, kapı altında, her fırsatta saldırıya uğrayıp elleri-ayakları kelepçelenerek 'süngerli oda' diye tabir edilen hücreleri götürülüp saatlerce işkenceden geçiriliyor. Kısacası kamera, parmak izi, göz retinası taraması, çıplak arama gibi uygulamaların hiçbirisinin güvenlik ile alakası yoktur. Aksine insan onuruna, kişiliğine ve kimliğine yapılan saldırı biçimleridir.



 



Bir de sürgün sevkler meselesi var ki, bu da bir başka işkence yöntemi. Her gün yüzlerce tutsak bir hapishaneden bir başka hapishaneye kendi isteği dışında zorla sürgün ediliyor. Ben de Sincan 1 Nolu F Tipi Hapishanesi’nden buraya sürgün getirildim; aslında 1 Nolu’nun hepsi getirildi. Bu konuda 2011 yılının Adalet Bakanı 'Türkiye’de günde ortalama 5 bin-5 bin beş yüz arasında hükümlü-tutuklu hapishanelerde yer değiştiriyor' diye açıklama yapmıştı. Bugün kaç insanın yer değiştirdiğini-sürgün olduğunu- varın siz düşünün. Gerçekte insanlar yargılandıkları şehir sınırları içinde yer alan bir hapishanede kalmak zorundadır. Ama gel gör ki bakanlık insanları ailelerinden yüzlerce kilometre uzakta bulunan hapishanelere sürgün ederek ceza üstüne ceza çektiriyor. Dolayısıyla aileler çocuklarının ziyaretine istedikleri zaman gidemiyorlar. Bu da maddi ve manevi zorluk çekmek demektir. Bunun sorumlusu da bakanlığın ta kendisidir.



 



Hastane ve mahkemeye götürüldüğümüz ve sürgün sevkler için kullanılan ring araçları da işkence araçlarıdır ve aynı zamanda birer 'metal tabutluk'tur. Zira her ringde yaklaşık 1,5 metre karelik 6’şar kişi kapasiteli iki veya üç hücre bulunuyor. Üstelik kapıları da asma kilit ve süngülenerek kapatılıyor. Bu dapdaracık yerde eller kelepçeli vaziyette yolculuk yapmaya zorlanıyorsunuz. Yine hatırlarsak 2011 yılında Van Hapishanesinden İstanbul’a sürgün sevk götüren ve Sivas-Kayseri arasında ring içinde beş mahkûm diri diri yanarak yaşamını yitirmişti. Kapıların anahtarları 'bulunamamış!' Olay sonrası Adalet Bakanı, yarım saat bu ringlerin teknik özellikleri ve güvenilirliği hakkında basına demeç vermişti. Diğer yandan şoförler ve jandarmalar burunları dahi kanamadan kurtulmuştu. Ama mahkumlar kurtulamadı. Adalet Bakanının ringlerin 'güvenilirliği' hakkında yaptığı açıklamada mahkumların sağlığı ve can güvenliği yoktu…



 



Bugün bu ringlerin içinde birer kişilik 8 küçük hücre bulunanları da faaliyete geçmiş durumda. Diğer ringlere metal tabutluk diyoruz, bir de penceresiz ama kamerası olan, sadece bir kişinin sığabileceği ve ancak put gibi oturabildiği bu ringlerle yolculuk yaptığınızı düşünün. Herhalde FETÖ davasından yargılananlar için sipariş edilen bu ringlere şimdilik bizleri bindirmiyorlar. Bir iki kez denendi, kabul edilmeyince vazgeçildi. Zaten kabul edilecek bir şey de değil, etmeyeceğiz de. Sonuçta hangi ringde olursa olsun bir yerden bir yere gitmek işkence görmekle eşdeğerdir.



 



Tecrit ve izolasyona dayalı insan hakkı ihlalleri, gasplar, yasaklar, saldırılar vb. o kadar çok ki; birazda bunlara kısa kısa değinmek istiyorum. Açık görüş günleri dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya eşya ve benzeri alınıp verilmesi 'yasak' denilerek kabul edilmiyor. Yine koridor, malta gibi yerlerde karşılaştığımız arkadaşlara 'merhaba' demek ve tokalaşmak da yasak kapsamında. Görüşlerde ailelerimizle toplu fotoğraf çekilmesi de yasak. Hücrede istediğiniz yerde de fotoğraf çektiremiyorsunuz. Kapı, pencere ve demir parmaklıkların görünmesi istenmiyor, dolayısıyla sanki hapishanede olduğumuz bilinmek istemiyor. Ancak arkada boş duvar varsa ve tek olursan fotoğraf çekiliyor. Bizlerden hücrelerde kalmıyormuşuz, başka bir yerdeymişiz gibi davranmamızı istiyorlar galiba. Dağ, orman ve deniz manzaralı yerlerde kalıyoruz ya!



 



Hapishane merkezi yayın sistemi ile TV yayını yapılmaktadır. Bu şekilde kanal sayısı ve hangi kanalların izleneceği idarenin keyfine bırakılmış. Bizim talep ettiğimiz TV kanallarına ise yer verilmiyor. Sonuçta iktidar borazanlığını yapan ve bunlardan beter yayın yapan hizaya çekilmiş TV kanallarını izlemeye zorlanıyoruz. Havalandırma kapıları yıllardır gün ışığına göre açılıp kapanırken son süreçte artık birkaç saat önceden kapatılıyor. Dolayısıyla havalandırma hakkımızın bir kısmı fiili olarak gasp ediliyor. Sevklerden gelen eşyaların çoğu keyfi bir şekilde gasp edilip depoya kaldırılıyor, oysa hepsi de hapishane kantininden alınan eşyadır, yani kendi sattıkları eşyadır. Adımıza gelen koliler vaktinde açılıp verilmiyor; uzun süre elde bekletiliyor. Kantinde satılan mallar ise tutsakların ihtiyacını karşılayacak çeşitlilikte değil. Özellikle kırtasiye malzemeleri, resim kalemi ve kağıtları, A5 sarı zarf, daksil, pirit, kalemtıraş gibi bir sürü basit şey 'yasak', 'yasaklandı' denilerek keyfi bir şekilde satışı yapılmıyor.



 



Dışarıya gönderdiğimiz mektuplar ya kaybediliyor ya sayfaları eksik ya elde çok bekletilip gönderiliyor; aynı şeyler bize gelen mektupların başına da geliyor. Bir de hapishanelerde ücretsiz uygulanan iç posta diye bir sistem var. Aynı hapishane içinde hücreden hücreye gönderilen mektuplara 'iç posta' deniyor ve bu ücretsiz. İşte bu uygulamada paralı hale getirildi. Pulu olmayan mektuplar kabul edilmiyor. Üşenmeden bu mektuplar PTT’ye götürülüyor, sonra gerisin geri getiriliyor.



 



Revir ve hastaneye gitmek çok zor. Bazen bir ayı geçtiğinden hasta arkadaşların zamanında tedavi olmaları mümkün olmuyor; kısacası bu uygulamayla sana 'hasta olmayacaksın' deniliyor.



 



Mahkemeye giderken yanımızda götürdüğümüz savunma dilekçeleri, içerikleri beğenilmediği zaman el konuluyor.



 



Hücre değişikliği talepleri devamlı reddediliyor ya da hiç cevap verilmiyor. Hangi somut ve zorunlu gerekçe öne sürülürse sürünsün fark etmiyor, reddediliyor. Örneğin ben sigara kullanıyorum ama yanımdakiler kullanmıyor. Başka bir hücrede sigara içen bir arkadaşın yanına, sigaranın sorun olmadığı bir hücreye geçmek için birçok dilekçe verdim. Hepsi de basmakalıp gerekçeyle kabul edilmedi. Oysa bakanlığın sigara içen ve içmeyenlerin talep etmeleri halinde ayrı ayrı yerlerde tutulması yönünde bir kararı vardır.



 



Durmadan verilen 'disiplin cezaları' ile haberleşme (mektup-telefon) ve ziyaret haklarımız aylarca ve hatta yıllarca gasp ediliyor. Üç kez hücre cezası alan kişinin infaz süresi yakılıyor. Yine cezası biten kişileri tahliye etmek yerine 'iyi halli' değil diyerek infaz yakılıyor ve infazın tamamı yatırıldıktan sonra ancak tahliye ediliyor.



 



Tüm bunların üstüne dağ gibi biriken sorunların çözümü için hapishanede görüşmek için müdür ve benzeri herhangi yetkili bir kişi bulamıyoruz, görüşmüyorlar. Oysa tüm bu sorunların büyük çoğunluğu daha evvelden sorun teşkil etmiyordu. Müdür görüşü de yapılıyordu.



 



Bakanlık emri ile hareket eden hapishane yönetimi, mal bulmuş mağribi gibi OHAL’e dört elle sarılmış ve her şeyde bunu gerekçe göstererek bugüne kadar kazanılmış haklar da dahil tüm hakları gasp etmiş; üstüne de tecridi alabildiğine ağırlaştıran yeni uygulamaların startını vermişlerdir. İçeriyi direk ilgilendiren son icraat ise Recep Tayyip Erdoğan tarafından dile getirildi. Gülen cemaati üyesi diye tutuklanan bir mahkûmun giydiği tişörtteki 'Hero' (kahraman) yazısı bahane edilerek şunu söyledi: 'Mahkemeye çıkarken Guantanamo da olduğu gibi bunları da tek tip elbiseyle çıkaralım'.



 



Tüm dünyada mahkumlara yapılan insanlıkdışı tecrit ve işkencelerle özdeşleşen ve ABD’nin bu işkencenin merkezinin kapatılması için insan hak ve özgürlüklerini savunan dünyadaki tüm sivil toplum örgütleri tarafından dünya çapında kampanyalar başlatıldığı bir dönemde, Erdoğan’ın, Guantanamo’nun adını zikretmesi ve aynı cümle içinde tek tip elbiseyi gündeme getirmesi; ve bu sözü emir olarak gören ilgili kurum tarafından uygulama için hızlıca çalışmalara başladık şeklinde açıklama yapması; faşist iktidar blokunun nasıl bir Türkiye özlemi içinde olduklarını gösteren çarpıcı örneklerdir.



 



Tek tip elbise, insanın onuruna, kişiliğine ve kimliğine doğrudan saldırı biçimidir. TTE uygulaması 12 Eylül askeri faşist cuntası tarafından 1984 yılında ilk kez uygulamaya konulmuş ve bu saldırı direnişle püskürtülmüştür. Devrimci siyasal kimliğe açıktan saldırı anlamına gelen tek tip elbise uygulamasına karşı TİKB ve Devrimci Sol davalarından komünist ve devrimci tutsaklar, onuru ve kimliği korumak adına bedenlerini ölüm orucuna yatırmışlardır. Tüm ülkeyi karanlığa boğan 12 Eylül dönemine, TTE’ye ve işkenceye karşı yürütülen bu soylu direnişte Mehmet Fatih Öktülmüş, Abdullah Meral, Haydar Başbağ ve Hasan Telci yıldızlara karışarak bu karanlığı yaran birer ışık olmuşlardır. Devam eden direnişler sonucunda TTE uygulaması 1986 yılında kaldırılmıştır.



 



Bugün faşist rejim, TTE’yi tekrar gündeme getiriyor. Nasıl ki ‘84’te 12 Eylül faşist karanlığı parçalanarak günışığına çevrildiyse, bugünkü karanlığı da aydınlığa çevireceğiz. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Ancak tek tip elbise sadece tutsaklara değil tüm topluma giydirilmek istenen bir uygulamadır. O bakımdan içeride ve dışarıda yürütülecek mücadeleyi hep beraber omuzlayarak daha da yukarıya yükseltmek gerekiyor. Herkes kendisini buna göre hazırlamalıdır.



 



Kuşkusuz yukarıda yazılanlar eklenecek daha çok irili-ufaklı sorunlar vardır. Örneğin Pozantı, Maltepe, Osmaniye, Şakran hapishanelerinde 12-18 yaş arasında olan yüzlerce çocuğa yapılan işkence, tecavüz, çıplak arama, dayak vs. gibi insanlık dışı uygulamaları kim unutur? Yeni Şakran ve başkaca hapishanelerde kadınlara uygulanan insanlık dışı suçlar da daima hafızamızda. Bugün de birçok benzer örneklerinin yaşandığı 'cezaevi cenneti' bir ülkede yaşıyoruz ve ne yazık ki. Elbette dışarısı da içeride yaşananlardan azade değil.



 



15 Temmuz darbe girişimi sonrası içerideki uygulamalarda köklü değişikliğe gidildiğini, tecrit ve izolasyonun haddinden fazla ama ağırlaştığını herkes duydu artık. Darbeyle ilişkilendirilen ve 'FETÖ”'davasından tutuklanan on binlerce kişiye dönük içeride çok farklı bir uygulama söz konusu. Basına yansıdığı kadarıyla, örneğin Sincan’da bu davadan tutuklananlar İki ayda bir kez görüşe çıkıyor ve ayda bir kez telefon hakkından yararlanabiliyor. Tabii disiplin cezası varsa görüşemiyor. Dini kitap dışında kitap bulundurmaları, mektup alma-verme yasak. Avukat görüşleri cihazla kayıt altına alınıyor ve başlarında personel bekliyor. Kaldıkları hücrelerin havalandırma üsleri tel kafeslerle kapalı, ayrıca hücrenin üst kat penceresi önünde üzerinde küçücük delikler olan saç levhalar kaynatılmış. Sayımlar askeri usul ayakta veriliyor. Bütün aramalar onur kırıcı ve herdaim hakaret, saldırı, işkence mevcut. Hastane ve mahkemeye götürüldükleri ringler tek kişilik, ringleri de özel tim kullanıyor. Her çıkışta parmak izi ve göz retinası taraması da yapılıyor. Hapishane zaten Guantanamo’ya çevrilmiş. Gündeme getirilen tek tip elbiseyle bir eksikliği de böylece tamamlamış olacaklar. Bu uygulamalar devrimci tutsakların kaldığı hapishanelerde de peyderpey uygulanmaya çalışılıyor. Herhalde amaç tüm hapishaneleri bu hale getirmek. Ancak her zaman olduğu gibi direneceğiz.



 



Sorunları daha da detaylandırıp yazabilirdim. Ancak bu kadarı bile içeride neyle karşı karşıya olduğumuzu göstermesi açısından yeterli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca yukarıdaki bilgileri okuyunca insanın gözünün önüne çok karamsar bir tablo çıktığının da farkındayım. Ama insan her türlü zor ve zorbalıkla baş etmeyi direnerek, mücadele ederek öğreniyor. Hayatın kendisi de bir mücadele değil midir zaten? O bakımdan yılmıyor, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için; daha iyi bir yaşam ve insanlığın kurtuluşu İçin direniyor ve mücadelemizi sürdürüyoruz. Bundan vazgeçmeye de hiç niyetimiz yok.



 



Diğer yandan içeride bunca sorun varken, dışarıda yok mu? Var, hem de katmerlisi. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ve ezilen halkların sorunlarını da görmezden gelemeyiz. Mektup içerisinde biraz değinsem de daha kapsamlı görüşler de yazılabilirdi. Ancak konumuz içerisi olduğu için bu konuya ağırlık vermiş oldum. Yoksa işçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluşu için verilen mücadelenin içinde olmak, bu mücadeleye omuz vermek en birinci görevimizdir. Ayrıca bu meselede içeri, dışarı vs. diye ayrım yapmak da doğru değil; keza sorunlarda, verilecek mücadelede hepimizin… Sonuç olarak kendilerine boyun eğmeyen (kişi, kurum, örgüt vb.) tüm muhalefet dinamiklerini suçlu ilan eden ve hapishane kapısını gösteren Führer rejimine karşı; işçi ve emekçilerin, kadın ve gençlerin, Alevi ve Kürtlerin, içerideki tutsakların birbiriyle dayanışması, örgütlü hareket etmesi, sorunların çözümünde de ortaklaşmanın yol ve yöntemlerinin bulunması ve de buna uygun birleşik pratik eylemliklerin içine girilmesi-geliştirilmesi çok acil bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor.



 



Sevgili arkadaşlar, her ne kadar yukarıda belirttiğim kimi sorunları üç aşağı beş yukarı hepimiz bilsek de ben de bulunduğum dört duvar arasından tekrardan hatırlatmak istedim. Eksiğimiz-gediğimiz olmuşsa da kusura bakmasınız artık.



 



Satırlarıma burada son verirken umutsuzluğu ve geleceksizliği, örgütsüzlüğü ve yılgınlığı, sinikliği ve vurdumduymazlığı zor ve zorbalıkla dayatan faşist rejime karşı elimizden ne geliyorsa onunla karşı koymanın hayati önemde olduğu bir dönemden geçtiğimizi belirterek bitirmek istiyorum.



 



Çaresiz değiliz: ümitsizliğe karşı örgütlülük, yılgınlığa karşı kararlılık, sinikliğe karşı gözüpeklik, vurdumduymazlığa ve türevlerine karşı dinamizm ile cevap olduğumuzda ve umutlarımıza sıkıca sarılarak geleceğimize, onurumuza, emeğimize sahip çıkarsak; faşist rejimin ve temsilcilerinin korkusunu büyütmekle kalmaz, biz kazanırız.



 



Bu duygu ve düşünceler ile dört duvar arasından sizlere ulaşan bu sese kulak vermeniz dileğiyle hepinizi kucaklıyor; selamlarımı ve sevgilerimi yolluyorum. Çalışmalarınızda başarılar. Kalın sağlıcakla…



 



Murat Güneş



24 Temmuz 2017



Tekirdağ 2 Nolu F Tip Hapishanesi