Osman Yaşar Yoldaşcan'ı 29 Eylül 1980'de kaybettik
İster siyah çerçeveli olsun, ister tel, hiçbir gözlüğün gizlemeyi başaramadığı o cin gözler... Hem zeki, hem korkusuz, hem muzip... Daima doğrudan, kaçamaksız bakışlar... Yalnızca tarandıkları anda düzgün, yana yatırılmış saçlar, teninin beyazlığının da etkisiyle tanıyana ilk anda soğuk, hatta ifadesiz gelen bir yüz... Derbeder görünmemek için çabalayan sıradan bir tapu kadastro memuru sanki... Hırsla çekiştirmekten bir türlü düzen tutturamayan ince bıyıklar... Sadece bizim bildiğimiz becerikli, yaratıcı parmaklar... Düşünürken saçlarıyla tel tel konuşan parmaklar...
Osman bizlerden biriydi şöyle bir düşününce; ama biraz dikkatle bakınca onun büyüklüğü, tek tek herbirimizin özelliklerini bağrında toplayarak komünist kişiliğini zenginleştirmesindeydi. Osman Yaşar YOLDAŞCAN, hepimizin toplamıydı. Onu bir ya da birkaç yöne indirgemek nasıl yanlışsa, kısa bir yazı çerçevesinde bu bütünlüğün tam bir resmini çezibilmek de o denli olanaksız.
1967 yılında girdiği üniversite sınavında 46 bin kişi arasında birinci olmuş ve ODTÜ Fizik Mühendisliği'ne kaydını yaptırmıştı. Sonra devrimcilik geldi, fiziği gerilerde bırakarak komünistleşmeye yöneldi. Osman seçimini yapmıştı. İki kulvarda birden koşmaya çalışmanın handikaplarını biliyordu. Yaşamın temel doğrultusu söz konusuysa, bir koltuğa iki karpuz sığdırılamazdı. Ya biri ya öteki... O, halkının mücadelesine soluk olma yolunu seçti fiziği başkalarına bıraktı. Üniversitedeki hocaları, “Fizik dünyası onun gibi bir dehayı kaybetmesin” diye haber üstüne haber gönderdiler. Yeterki okulu tümden bırakmasında. İstediği zaman gelsin, isterse sınavlara bile girmesin... geçer not vereceklerdi. Pırıl pırıl bir zekaya sahipti; bilim adamı dehası vardı onda!..
Nefret ettiği koltuk değnekleriyle dolaştığı yıllardı. Yaralı yakalanmış, “sıradan bir gaspçı” kimliğinde diretmişti. Gerçi kangren olmadı ayağı, fakat yoldaşları tarafından kaçırıldığında yanlış kaynamış bacak kemikleri yüzünden ciddi bir biçimde topallıyordu. Yerinde duramayan Osman için bu büyük bir işkenceydi. Örgütü onu ameliyat ettirmeye karar vermişti. Önce bir başka eve nakledildi. Bürokratik engeller nedeniyle ameliyat gecikince, Osman, yerleştiği odayı atelye haline getirmeye karar verdi. Mühür ve baskı işleri için gerekli aletleri aldırdı. Bir dakika boş durmuyor, tekerlekli sandalyesiyle küçücük odada cirit adıyordu. Kartonlar, tahta ve lastik parçaları, minyatür bir 'işkence', lehim, havya, kimlikler, rapidolar etrafa yayılmıştı. Evin hanımı, saçları diken diken olduğundan, mecbur kalmadıkça odaya girmiyordu. Evlerinde bir şeyler icat ettiği söylenen saygılı, sessiz ama biraz “garip” bu adamın bir an önce gitmesi için dua ediyordu. Nihayet Osman da bu memnuniyetsiz kadından kurtuldu ve hastaneye yattı.
Sahte kimlikli bu komünist, sahte kişiliğine derhal büründü. O, yeraltı savaşında bir profesyoneldi. Tıp profesyonellerini avucunun içine alması zor olmadı. Durumuna uygun hikayelerle büyüledi onları. Olağan muayenelerden sonra Osman'ın yanında kalıp sohbet eden profesör ve doçent az değildi. Zeki ve sevimli “Bekir”i ameliyat ettiler. 20 cm'lik çelik bir çivi taktılar uyluk kemiğine. Ayrıca beline kadar uzanan alçılar içinde kıpırdamadan yattı... Yaz aylarıydı... Yaralar açıldı vücudunda. Diğer hastalar acıyla inlerken, o, çelikten iradesini, sabrını konuşturdu... ne inledi ne de yakındı... Yalnızca, ziyaretine gelen yoldaşlarına “nazlanıyordu” yanında birkaç dakika daha fazla kalsınlar diye.
Büyük işlerin adamı, küçük “ayrıntılar”daki tutumuyla da belli eder kendini. İskenderun'da Hacı Köse yoldaşı hastaneden kaçırma girişi sırasında bir jandarma ölmüştü. Basın ve TV Osman'ın fotoğrafını yayınlamıştı. Gazetenin baş sayfasında manşetten bakıyordu ciddi yüzü. TV'de haberler adıyla başlıyor, fotoğrafı süslüyordu ekranı “jandarma katili” diye... Osman İstanbul yollarındaydı oysa. Bir hafta kadar önce baskı işleri için tuttuğu dükkanın akıbetini düşünüyordu. Dükkan sahibi görmüş müydü fotoğrafını TV'de, basında; tanımış mıydı? Bu olasılık büyüktü ve hemen vazgeçip parayı yakabilir, yeni bir dükkan arayabilirdi. Ama işin kolayını seçmedi. Örgütün mali olanakları elinde olmasına rağmen, bunların ölüm pahasına sağlandığını en iyi bilen oydu. Hemen bir plan yaptı.
Bir yoldaşı, söylediği saatte dükkan sahibinin bürosunda olması için görevlendirdi. Ama tam saatinde orada olmalıydı, sabah saat 10:00'da. Osman o saatte büroya telefon edecek, diğeri de telefonla konuşurken dükkan sahibinin tepkilerini gözleyecekti. Asıl telefonu kapattıktan sonra ne yapacağı önemliydi adamın. Her şey tıkır tıkır işledi. Gönderilen yoldaş adamın karşısında yerini aldığında saat tam 10:00'du. Söze henüz başlamışlardı ki, telefon çaldı. Adam ahizeyi kaldırdı, yüzü aydınlandı birden, keyifle konuşmaya başladı. Telefonu kapattığında karşısındaki yabancıya yeni kiracısının efendiliğinden söz etti içtenlikle. Belli ki ya basını izlememiş ya da Osman'ı tanıyamamıştı. Yaratıcılık dendi mi Osman birinciydi.
Büyük komutandı. Dönemin koşulları, devrimci hareketin eylem birikimi gözönüne getirilecek olursa, Osman gününün çok ilerisinde bir askeri yetenekti. Daha önceki birikimler temelinde yükselen ama asla birbirinin kopyası olmayan yaratıcı ve gözüpek olanlar, ayrıntılarda dahi kılıkırk yaran bir titizlik, kararlı ve profesyonelce uygulama Osman Yaşar YOLDAŞCAN tarzının üç karakteristik özelliğiydi.
Müfrezenin her savaşçısına eylemi başından itibaren soluturdu. Eylemde yer alacak olanlar, istihbarat aşamasından itibaren işin içinde olurdu. Planı daima hazırdı ama son şeklini savaşçılarla tartıştıktan ve onların fikirlerini de aldıktan sonra verirdi. Onun komutası altında disiplin tam bir bilinçlilik, katılım ve inisiyatif temelinde şekillenirdi. Katıldığı eylemlerdeki varlığı, ayrı bir disiplin ve güven unsuruydu. Görevin en zor ve rizikolu kısmını bizzat üstlenirdi.
Nuhnebiden kalma muhallebicilerin, ucuz çorba ve süt bulunan derme çatma lokantaların, kıyıda köşede kalmış kahvehanelerin uzmanıydı. Nasıl yapar eder böyle yerleri bulur, yoldaşlarını “gel sana bir çorba ısmarlayayım” diye buralara götürürdü büyük bir keyifle.
İş yapan, çalışan yoldaşlarına nasıl olursa olsun hizmet etmek onun için bir zevkti. Yerine göre çay pişirir, balık kızartır, arada yanlarına gidip sohbet eder, espriler yapardı. Çok yorulduğu için kimi hakları olduğunu düşünenlerden değildi. Gözlerinden uyku akarken eve geldiğinde bile bir kenara ilişip yemeğinin önüne gelmesini beklemezdi. Bir kenarından tutardı işin. Bunu da adet yerini bulsun diye değil, tamamen içtenlikle yapardı. İçselleştirilmiş, sindirilmiş, tümüyle doğal bir davranış biçimiydi bu.
Evde çamaşır mı yıkanacak, Osman'ın sırtından zorla almak gerekirdi kirli gömleğini. Elinden geldiğince yük olmak istemezdi, özellikle de kadın yoldaşlara... Genellikle geç saatlerde eve geldiğinde birileri iş yapıyorsa hemen yatmak yerine onlara katılırdı.
En çok zevk alarak yaptığı işlerden biri de silahları söküp bakımını yapmak, her yoldaşa silah söküp takmayı öğretmekti. Usanmadan, saatlerce, çocuk bakımı yaparcasına özenle okşardı arkadaşlarını...
Osman Yaşar YOLDAŞCAN... TİKB'nin mayasında bulunan “Hücum ruhu”nun en yetkin simgesi... Yiğit ve ölümsüz!..