Televizyon=dizi midir?

Haftada 80 saate yakın dizi yayınlayan kanallar 30 saati kadın programlarına, yaklaşık bir 20 saati ise magazine ayırıyorlar.

Salı, 26 Aralık 2006 (19 yıl 10 ay önce)

Her gün yeni bir dizinin seyirciye merhaba dediği beyazcamda program akışlarının ağırlığını diziler oluşturuyor. Bir zamanların gözdesi olan açık oturum, tartışma ve haber programları ile 'talk show'lar dizilerden kalan boşluklarda yayın şansı bulabiliyor.

İzlenme oranının tek ölçü olduğu televizyon dünyasında dizilerin ömrü de 'reyting' rakamlarına bağlı. Televizyon kanalları, herkesin ekran başında olduğu 'prime-time' kuşağını bütünüyle dizilere ayırırken gündüz kuşaklarında hatta ana haber bültenlerinde de aynı gün içinde yayınlanacak dizilerin tanıtımını yapıyor. Gündüz saatlerinde dizilerin tekrar bölümlerini yayınlayan kanallar, çoğu zaman aynı gece birden fazla diziyi ekrana getiriyor. Oyuncu ve yapımcı Ahmet Yenilmez 'Maalesef televizyon dizilere kaldı.' derken, iletişim bilimci Haluk Şahin, 'İzleyici televizyonu kendi amaçları için kullanabilirse TV'de herkese yönelik programlar var' diyor.

Kanal D, Show TV, atv ve Star TV gibi kanalların yayın saatlerinin tamamına yakınını diziler işgal ediyor. Tekrarları ve yenileriyle birlikte Kanal D'nin bir haftada dizilere ayırdığı süre 75-80 saat arasında. 1 saat kültür; 2,5 saat tartışma programı yayınlayan kanal, kadın programlarına 26-30, magazine ise 16-20 saat ayırıyor. Star TV, son haftalardaki çıkışıyla Kanal D'nin ardından 75-80 saatle en çok dizi film yayınlayan ikinci kanal oldu. Kültürel yayınların yer bulamadığı kanalda izleyiciler, 12-15 saat magazin, 2 saat tartışma, 4-10 saat sinema ve 9-15 saat kadına yönelik yapımları görüyor. Haftada 60-70 saat yerli dizi yayınlayan atv de kültürel yapımlara soğuk. 8-10 saat sinemanın ekrana geldiği kanalda 10-15 saat kadın programı ve 7-10 saat açıkoturum ve tartışma programı yayınlanıyor. Show TV ise 55-60 saat ile dizi yayınlamada diğer kanalların gerisinden geliyor. 20-25 saat ile en çok kadın programı yayınlayan kanalda gece yarısından önce ekrana gelen sinema filmleri 80-10 saati geçmezken, magazin programları 6-10 saat arasında izleyiciyle buluşuyor.

Ahmet Yenilmez (Yapımcı-oyuncu)
'Maalesef televizyon denilince dizi anlaşılır oldu'

"Aslında diziler 24 saat devam eden yayınların belli bir dilimini oluşturur. Ancak reklam pastasından fazla pay aldıkları için el üstünde tutuluyorlar. Maalesef televizyon denilince dizi anlaşılıyor. 'Seyirciye ne verirseniz alır' mantığının yerine kanalların da sorumluluklarını hatırlatmak gerekiyor. Seyircinin tanıdığı mesuliyeti kanal yöneticileri de taşımalı. Kaliteli yapımlara şans tanımak lazım."


Prof. Dr. Haluk Şahin (İletişim bilimci)
'Seyircinin eğitilmesi lazım'

"Tek kanallı dönemde bu türden eleştiriler geçerliydi. İzleyici televizyonu kendi amaçları için kullanabilirse bugün TV'de herkese yönelik programlar var. Seyircinin eğitilmesi lazım. Ben patron olsam sadece diziye yüklenmem. Bir de dizilerden şikayetçi olmamak lazım. Dünyanın birçok yerinde insanlar ABD dizileri izliyor. Türk insanı da artık ekranda kendi öyküsünün anlatılmasını istiyor."


Erol Avcı (Yapımcı TMC)
'İzleyici ekranda kendini görmek istiyor'

"Televizyonlarda dizilerin önemli bir yeri vardır. Seyir açısından etkilidir ve yüksek reyting alır. Ama televizyon demek dizi demek değildir. İnsanların başka yapımlara da ihtiyacı vardır. Bir de izleyici ekranda kendi örf ve âdetlerini görmek istiyor. Sinema pahalı geldiği için televizyon insanların imdadına yetişiyor. Dünyanın neresinde olursanız olun her ülkenin insanı kendi yapımlarını ekranda görmek ister."

Yusuf Bülbül - Zaman / 26.12.2006


BİR UZAKTAN KUMANDA OLARAK TV

Prime Time Dizileri

Bir evin en olmazsa olmazı nedir? Verilen cevaplarda ilk sıralardan birini televizyon alıyor artık şüphesiz. Televizyonsuz yapamıyoruz çünkü boş vakitleri öldürüyor. Yalan! Televizyon boş vakitleri öldürmüyor, sistemin kuklaları için düzenli bir eğitim çalışması olarak boş vakitleri en iyi şekilde değerlendiriyor. Sabah programları, çocuklar için çocuk programları, ev kadınlarına uydurma gerçek yaşam hikayeleriyle dolu programlar, erkekler için çoğunlukla futbolla donatılmış programlar, vesaireler en uygun saatlere yerleştirilir ve aralara da bunlara uygun reklamlar koyulur ki uyuşturma işlemi hatasız sürebilsin. Prime Time denilen zaman aralığı ise çalışmanın en yoğun ve verimli olduğu zaman aralığı; genellikle akşam haberleri ile gece haberleri arasında kalan yaklaşık üçbuçuk saatlik zaman aralığı. Bu yüzden kumandanın en çok çalıştırıldığı vakit oluyor 'Prime Time'lar. Hayır, bizim elimizdeki televizyon kumandası değil, birilerinin bizi kontrol ederken kullandıkları kumanda. Bize dayatılan, bize dayanan, sırtımıza yük olan, belimizi kıranlar, Prime Time'ları da değerlendirmek, Prime Time'da da tuşlarımıza basmak isterler. Tüm aile bireylerinin ve her yaş grubunun birlikte televizyon izleyebildiği en yoğun saatlerde öyle bir eğitim uygulanmalı ki içinde her imaj bulunsun ve sürekli olsun. Kafalarımıza o basmakalıp duygusallıklardan ve öğretilen kalıplardan ziyadesiyle sokalım. Ve Türk televizyon dizileri furyası böylece başlamış olur.

Televizyon dizileri diyor ki, çocukları ağaç yaşken eğer, gençleri içi boşaltılmış özgürlük normlarına sokar, aynı zamanda vatana millete hayırlı(!) bir hale getirir, orta hallilere orta hali sevdirir, fakirlere gururlu olmayı öğütlerim. Herkesin çok az istisnayla en azından bir iki dizi takip ettiği şu günlerde yeni yayın dönemleri temcit pilavı misali başkalaştırılmış ama aslında aynı olan dizilerle geliyor. Uzun bir süre, heyecanlı ve akacak kanal bulamamış gençliği “ağır abi”lere dönüştüren Kurtlar Vadisi sarsıcı(!) bir finalle sonlandırılıyor ve yeni yayın döneminde bunun yerine yine aynı “vatan için kurşun atmaca” oynamayı bir kahramanlık masalına dönüştüren Sağır Oda başlıyor. Sözde olan biteni sorgulayanlara cevaplar veriliyor bu dizilerle. Artık “Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğü”nü koruyan nice Polat Alemdar’larla karşılaşıyoruz. Sağır Oda bu pek hoşa giden geleneği sürdüren yeni bir kanal olarak televizyonlarımızdan yaşantılarımıza akıverecek. Televizyon sadece vatan koruyucuları yaratmakla kalmıyor, Kürt illerine de el atıp şehir ağalarını piyasaya sürüyor. Belleklerden kolay kolay silinmeyecek Seymen Ağalar yaratıyor ki, vatanın bütünlüğünü bozacak potansiyel, delikanlılığa sürüklensin. Bunu yaparken işin içine aşkı ve aileyi de katıveriyor. Asmalı Konak’la ateşlenen fitil, Zerda’yla, Aşka Sürgün’le, Büyük Yalan’la, Beyaz Gelincik’le ve daha pek çoğuyla patlayıveriyor. “Evinin kadını çocuklarının anası olacaksın”ın modernize edilmiş haliyle hem gelenekçi hem de sözde yenilikçi bir “doğulu” tipi yaratılıyor. İşin en ürkütücü tarafı bu dizilerde yaratılan emekçi sınıf olsa gerek. Büyük konaklarda yaşayan ağa ailesinin yanında çalışan ve evin işleriyle ilgilenen işçilere de senaryolarda uzunca yer veriliyor ki sınıfsal çatışmaların üstü örtülebilsin. Televizyon fırınından taze çıkmış ağa ailesi tipi aynı zamanda sanki kapitalizmin barındırabileceği gibi “iyi” patronlar oluyorlar. Çalışanına hakkını veren ve onu ailesinden biri gibi gören zenginler ve onların hizmetlerini gören ve bundan son derece hoşnut olan sadık emekçileri biraraya getirip önümüze sunuyor televizyon. Sunuyor ki bir “mükemmel kapitalizm” olduğuna inanalım. Sunuyor ki çarklar aslında doğru düzgün(!) çevrilirse kimse dişlilerin arasında ezilmek zorunda kalmaz sanalım. Sanalım ki sistemin kendisinde değil, işleyişinde sorun var. Yalan söylüyor ve bu yalanları görsel olarak her akşam evlerimize sokuyor televizyon aracılığıyla kukla oynatıcıları.

Bu işin üzerine bu kadar düşmüşken özgürlük kavramının içini boşaltmayı da ihmal etmiyorlar tabii. Gençlik dizilerine özel bir ilgi olduğunun farkındalığıyla her sezon yeni yeni liseli-üniversiteli dizileri türüyor. “Özgürlüğüne düşkün” ve bir başka şekilde heyecanlı genç kitleye özgürlük kavramını yeniden öğretiyor bu diziler. Dağlarda sütyenle gezen bir özgür kız vardı, sonradan tek taşını da kendi alıp bütün kızları da topladı hani. Aynı içi boşaltılmış özgürlüğü durmadan aşılıyor televizyon. Yozlaşmış ilişkileri duyarsız başıboşlukla harmanlayıp Kurtlar Vadisi’nden nasibini almayan gençliğe de bir kol yaratıyor böylelikle.

Dizilerdeki Aile ve Anne İmajı
Nabza göre şerbet vermeyi son derece başarılı bir şekilde gerçekleştirdiğinden “aile” kavramının yüceliği tüm dizilerin olmazsa olmazı oluveriyor. Aileye bağlılık verilen en kutsal mesaj olup, her kesimin kafasına vurula vurula anlatıyor ki; en yüce sevgi aile sevgisidir. Ve de elbette ki aile kavramının içinde yoğunlukla anneye vurgu yapılıyor ve mükemmel anne imajı yaratılıyor. Fedakar, iyi yürekli, şirin ve bir o kadar da sahte olan imajdır televizyon dizilerindeki anne imajı genelde. Burnu fındık ağzı kahve fincanıdır ancak acem kızı değil bildiğimiz Türk annesidir. Genelde hep cin fikirlidirler, babayı elde oynatır, çocukları güzelce idare ederler bu anneler. En çok da o “can verircesine seven” halleri etkilidir. Bir annenin bütün hayatı çocuğudur ve ondan başka herhangi bir şeyle ilgilenmesi veya başka bir şey için yaşaması mümkün olamaz. Kadınların dünyadan elini eteğini çekmesini çocuk yaptırarak sağlar sistem. Yaratılan anne imajı emperyalizmin kirli oyunlarıyla öldürülen ya da sömürülen çocuklarla ilgilenmek yerine kendi çocuğunun hangi okullarda okuyacağını düşünüp onun için türlü fedakarlıklar yaparak, bir yandan da ailesini birarada tutmaya çalışarak geçirir ömrünü. Bu kutsal olandır. “Çocuklarım olmadan asla!”dan başka türlüsü düşünülemez bile. Televizyon dizilerinde salya sümük izlettirir kendini bu anne tipi.

Bir dizi neden reyting çılgını olur? [Yan(ı)l(m)ış soru. Doğrusu: Bir dizi neden reyting çılgını olmasın ki?] Televizyon kanallarının kar hesapları da işin içine girince durum daha da korkunç bir hale dönüşüyor ve “kaliteli” dizilerle daha sağlam bir beyin kısırlaştırma döngüsüne gidiliyor. Güya sanatsal bir kaygıyla senaryoyu daha çarpıcı, konuyu daha alengirli, yönetmeni daha işbilir ve oyuncu kadrosunu daha iyi tutarak daha “üst” bir izleyici kitlesine hitab eden diziler türüyor. Üstelik bu dizilerde toplumsal meselelere de değiniliyor ki Süper Baba’nın geçim sıkıntısıyla başlayıp Çemberimde Gül Oya’daki darbe sürecine, Yabancı Damat’taki Türk-Yunan ilişkilerine kadar süregeliyor bu diziler. “Başka” bir şey söylermiş gibi yaparak aslında sistemin söylediklerini daha tehlikeli bir yoldan kafamıza vurarak göz boyuyor “kaliteli” diziler. Bunun en yakın örneği olan Hırsız-Polis’i de büyük ilgiyle izlemeye başlayan geniş bir kitle sanıyor ki ortada toplumsal bir mesele var. Oyuncu kadrosu ustalarla donanımlı, vıcık vıcık bir aşk hikayesi ya da her bölümünde en az beş adamın öldürüldüğü mafya-devlet dizilerinden değil. Üstelik şiirsel cümlelerle süslü; diyor ki mesela bir bölümünde, “Mezarlık acayip bir yer. İnsanın ölesi geliyor orada.” Hırsız baştan “kötü” değil, polis baştan “iyi” değil. Bir fakir ama gururlu kız var ama çok da batmıyor göze. İlk bölümlerden o “üst” izleyici kitlesinin kalbine tahtı kuruyor böylece Hırsız-Polis. Sonra olan oluyor, fakir ama gururlu genç kız öyle fakir ama gururlu oluyor ki, mide bulandırıyor. Üstüne bir de hırsız olduğu halde bir polise aşık oluyor ve “doğru yolu” buluyor. Hırsız “kötü” oluyor, ezberimizi hiç bozmuyoruz. Polis de elbette pek kahraman bir Türk genci haline geliyor, aşkı da öyle. Vereceği mesajı kaliteli oyuncularla veriyor, dikkatli televizyon izleyicisini de bu yolla uyutuyor dizi. Kukla dikkatli de olsa, oyunculuktan ve sanatsallıktan da anlasa kukla çünkü. Hiçbir şey değişmiyor.

Televizyon dediğimiz aygıt, uzaktan kumandanın diğer ucundan tuşlarımıza basıyorken reklam alınmış ve duvarlarla örülmüş hayatlarımızda diziler var artık. Bizim için bize imajlar üreten sistem televizyon karşısında yeni yayın dönemleriyle bağlıyor kendine. Biz izliyoruz; Polat Alemdarlarla, Afet Hocalarla, Aliyelerle, Mavilerle kafamıza kafamıza vuruyor televizyonun uzaktan kumandası.

Ufuk Çizgisi, Sayı: 47