Bir doktorun intiharının şifresi: ‘Abi dayanamıyorum’
Geçtiğimiz günlerde iki gün içinde iki doktor ve bir tıp fakültesi öğrencisi intihar etti. Toplumda oldukça geniş yankı bulan bu intiharlar, ‘iş cinayeti’ kavramına yeni bir boyut kazandırdı. Neoliberal politikalarla yaratılmaya çalışılan yeni sömürü biçimleriyle doktorların çalışma koşulları da uzun bir süredir git gide daha yıldırıcı ve yıpratıcı bir hale getiriliyordu. İnsanca yaşamak, çalışmak ve üretmenin tıp alanında da imkânsız hale geldiği, peş peşe gelen intihar haberleriyle sert bir biçimde toplumun yüzüne çarpmış oldu.
Yaşamına son veren hekimlerden, pediatri asistanı Dr. Ece Ceyda Güdemek’in ağabeyi Hasan Güdemek, bugün yaptığı açıklamada, günümüz doktorlarının yaşadıkları bunalımı kardeşi özelinde şu sözlerle özetledi; “Çalışmadan çok yoruluyordu. Çok fazla çalıştırıyorlardı. Bana ‘Abi dayanamıyorum’ diyordu. Kendisine gel buraya, mesleği bırak dedim, gelmedi. Çünkü mesleğini çok seviyordu”
Diğer mesleklere nazaran ‘daha az’ güvencesiz, ‘daha fazla’ insan odaklı dolayısıyla ‘daha az’ ticari olduğu için çalışma koşullarının ‘daha rahat’ olduğu varsayılan doktorluk, toplum nezdinde pek teşhir olmasa da aslında çoktan dönüşüme uğradı. Bu dönüşüm onun sözünü ettiğimiz tüm anlamlarını fiilen ortadan kaldırdı. Piyasalaşan sağlık hizmetleri aynı zamanda doktorluk mesleğini de sermayenin ihtiyaçları temelinde dejenere etti, dönüştürdü.
Sağlıkta Dönüşüm Programı çerçevesinde 2013 yılında uygulanmaya başlanan, kaba tabirle ‘performans sistemi’, hekimlere baktıkları hasta sayısı ne kadar fazla olursa o kadar para vermeye dayalı. Hem çalışma saatlerinin hem de iş yükünün yani yoğunluğun artmasına sebep olan bu sistem, doktorları fiilen ‘kalifiye ücretli köle’ pozisyonuna sokuyor.
Kapitalist sistem ve onun baskı aracı olan devlet; fabrikada sürekli toz yuttuğu, fazla mesailerde bitap düştüğü, yoğun sınav temposunda stres altında kaldığı, uçuk fatura korkusuyla doğru düzgün kalorifer yakamadığı için hasta olan halkı tedavi etmek için yine en iyi bildiğini yapıyor, emeği sömürüyor. Bu şekilde tüm meslekleri olduğu gibi hekimliği de piyasanın ihtiyaçları temelinde ücretli köleler kervanına katıyor.
Öte yandan yaşadığı siyasi iç krizin faturasını da emekçilere kesiyor. KHK ihraçları ile canının istediğini işinden edebileceğini göstermiş olan devlet, bunu da bir psikolojik baskı aracı olarak kullanıyor. OHAL etiketi altında devletin kendine kazandırdığı yaptırım özgürlüğü ve bu etiketle halk üzerinde kurduğu baskı ‘Daha çok çalışan daha çok kazanır’ şiarının aslında ‘Çok çalışmazsan bir daha hiç çalışamazsın’ anlamına geldiğini anlatıyor. Teoride tercihen seri ve yoğun çalışmanın ek ücrete ‘layık’ olduğu söyleniyor, ancak nesnel koşullar bunun bir tercih değil bir zaruriyet olduğunu apaçık ortaya koyuyor.
Sonuçsa; ağır iş yükü altında bunalmış, mesleğine yabancılaşmış, hayatla ilişkisi giderek zayıflamış bir toplumun yaratılmış olması.