Perşembe, 28 Aralık 2006 (19 yıl 10 ay önce)
Tarihsel bir misyon yerine getirilmiş, bir dönem kapanmıştır. Emekçi memur hareketi, özelde eğitim emekçileri hareketi açık bir dönemsel yenilgiye sürüklenmiştir. 90′lı yılların başında öncü devrimci girişimlerle, bedeller ödenerek yaratılmış mücadele mevzileri, yaşanan süreçte bir bir yitirilmiş;
devrimci muhalefetin büyük oranda tasfiyesi ve yasal reformcu çizginin ÖDP-Sendikal Birlik-Emek-Yurtsever Öğretmen ittifakının yöneticiliğinde hakimiyetinin pekiştirilmesi ölçüsünde mücadelenin tek bir talebe (sendika hakkı) sıkıştırılması gerçekleşmiş, bu hakkın da grevsiz-TİS’siz bir sendika olarak 4688 sayılı yasayla “bahşedilmesi” ile ekonomist sendikal ufuk tarihsel sınırlarına dayanmıştır. Bundan sonrası geriye doğru patinajın örnekleridir. Dinci ve faşist sendikal tabanın Eğitim-Sen’i de eriterek partizanca yöntemlerle genişletilmesi, yetkinin kaybedilmesi, anadilde eğitim konusunda atılan geri adım, “ulusalcı” darbe ile Eğitim-İş’in tabandan bir kitle daha kopartarak ayrılışı… Tasfiyeciler örgütü bitirmenin eğik düzleminde lanetli rollerini oynamaktadırlar. Şimdi geriye doğru yaşanmış bu büyük kırılmayı resmileştirmek, kefene koymak, teslimiyet çizgisine ideolojik bir kılıf biçmek gerekmektedir.
Eğitim-Sen Program Kurultayı ile hedeflenen budur!
Kurultayın Amacı
Resmi olarak Kurultay Yönetmeliği’nde amaç:
“Madde 7- Sendikanın, 2. olağan genel kurulunun aldığı kararlar doğrultusunda değişen siyasal ve örgütsel koşullara uygun program hazırlamak. Bu programın sendika üyeleri içinde tartışılmasını ve kavranmasını sağlamaktır.”
“Değişen siyasal ve örgütsel koşullar”. Nedir bunlar? Sendikal Birlik, DSD, Emek ve Yurtsever Öğretmen’in değişen siyasal koşullardan anladıkları ne olabilir? Tarihsel bir değerlendirme içerisinde görülmektedir ki bu çizginin ortaklaştığı temel,
birincisi devrimci politik en küçük açılımı dahi ezme üzerine yemin etmişçesine kurucu devrimci dinamiklerin tasfiyesi;
ikincisi işkolunda yetkinin kaybedilmesine uzanan yenilgi sürecine karşın koltuklarına yapışma;
üçüncüsü dağılmış ve politik bir güç olmanın çok uzağındaki politik partilerinin mecalsizliğini sendika ve kitle örgütlerinde tuttukları konumları aracılığıyla perdeleme çabasıdır.
Emekçi memur hareketinin gelişiminde bir engel oluşturan bu gerici temel, elbette sendikal mücadelenin politik bağlamı konusunda sürekli bir belirsizlik ve gelgit halinde olacaktır. AB sürecinden açık ya da örtük olarak medet umma, hem koşulları farklılaştıracak bir iç dinamizmden yoksunluğun çaresizliği ve hem de partilerinin politik karakterleri gereği bu iç dinamizmi bastırmanın gerici misyon bilincinin kıskacı içerisinde kaçınılmaz olmuştur.
Kurultayın İçeriği
Program Kurultayı ile resmileştirme amacını taşıdıkları ortak politik platformları en net ve açık ifadesini
Sendikal Birlik grubunda bulmaktadır. 4′lü ittifak utangaçça bu görüşlerin arkasında mevzilenmektedir. Haziran 2006 tarihli Sendikal Birlik’in Program Kurultayı açıklamasından birkaç örnek:
Avrupa Birliği: Bizim için Avrupa Birliği üyeliği de bir sorun değil! Neden sorun olsun ki? Belki de birçok sorunumuzun çözüm yeri, çözüm kapısıdır. AB olayı da tarihsel ve toplumsal bir olaydır, olgudur… Ne yapsın Avrupalı? Birleşmesin mi? Barış ve refah içinde yaşamayı istemesin mi? İstesin. İşte Avrupalı'nın da yaptığı bu… Şimdi, tarih ve coğrafya bize yeni ve büyük bir görev veriyor. Birlikte, bir arada, bir zeytin ağacının altında barış içinde, (olabildiğince) refah içinde yaşayın diyor. Sorunlarınızı kavgayla, kanla değil, uzlaşmayla, anlayışla çözün diyor. Demokrasinin, insan haklarının ve emeğin her türlü örgütlenme ve dayanışma olanaklarının mevcut olduğu bu (cennet!) ortamda elbet de Türkiye emekçi sınıfı da kendi ekonomik ve sosyal hakları için uygun mücadele ortam ve araçlarını bulacaktır.
Pes doğrusu! Konuşan Türkiyeli emekçiler değil, Türkiye burjuvazisidir. Pazarlanan “Emeğin Avrupası” adı altında emekçinin boyunduruğunun sıkılaştırılmasıdır. “AB özgürlük getirecek!” Bildik bir yavenin bu kadar sıradan bir sokak diliyle ifadesi bir polemiği dahi hak etmemektedir. Bu dil yanıtını ancak sokakta emekçilerin militan mücadelesiyle almayı hakeder. Devam edelim:
Küreselleşme: Kimileri “Tarihin sonu geldi!” diye sağa sola kaçışırken, kimileri de şeytan taşlar gibi, küreselleşmeyi taşlamaya başladı. Bir kısım aklı evveller ise koskoca ülkeyi dünyadan tecrit etmeye, içe kapalı, narsist bir toplum haline getirmeye kalktılar. Bunların gideceği ve Türkiye’yi götüreceği bir yer yoktur. Tarihsel bir olguyu yerli yerine oturtmak, onun getiri ve götürülerini süzgeçten geçirerek; doğru tespit, doğru eleştiri ve doğru önerilerle doğru hedefe yürümek… görevi önümüzde ve omuzlarımızdadır. Küreselleşmenin toplumsal hayata getirdiği sorunlar da küreseldir, dolayısıyla çözüm yolları ve yöntemleri de küresel olacaktır. Bunu da, bilgi, birikim ve akıl çözecektir.
“Küreselleşme” de, sınıfsal bağlamından kopartılarak AB gibi pazarlanmaktadır. Satırlarda belki de tek “doğru” olan, “küreselleşmenin” toplumsal hayata getirdiği sorunların da küresel niteliği, dolayısıyla çözüm yolları ve yöntemlerinde de proletaryanın enternasyonal mücadelesinin zemininin güçlendiği gerçeğidir. Elbet bu, çözümün “bilgi” toplumunda falan değil, tek ülkede ve tüm dünyada proleter sınıf mücadelesinin yükseltilmesinden geçtiğini göstermektedir.
Kürt Sorunu: Bu son derece karmaşık ve çetin konuyu “sorun” olarak görmemiz ve ele almamız da epey zaman aldı ve tartışma konusu oldu. Grubumuz, ülkemizin gündeminde böyle bir sorun olduğunu kabul etmekte ve çözüm yol ve yöntemleri üzerinde hassasiyet göstermektedir. (Bravo size!) Etnik durumumuzu ve yöreselliğimizi, karşılıklı olarak, red ve inkar etmeden veya gereğinden fazla öne çıkarmadan konuya yaklaştığımızda, çözüme de biraz olsun yaklaşmış oluruz.
Bırakın bu devlet ağzını! Kimseyi aldatmadan gerçekleri konuşalım.
Günümüzde ulusal hareketlerde dünya çapında işçi sınıfı hareketi ve sosyalizmin gerilemesinden ve emperyalist küreselleşmeden kaynağını alan bir eğilim baskın durumdadır. Bu eğilim, ulusal kurtuluş hareketlerinin
bağımsızlık istemlerinin geriye doğru kırılması biçiminde kendisini göstermektedir. Ulusal kurtuluş hareketleri bağımsızlık isteminden vazgeçerek kültürel haklar (ve yerel ve bireysel düzeyde kalmak üzere kısmi siyasal haklar) temelindeki uzlaşmalara doğru bir eğilim gösteriyor. Ayrılarak kendi kaderini tayin etme talebi devam ettiğinde ise bu talep, daha geri egemen ulustan ayrılıp daha ileri emperyalist güçlere (ABD, AB vb) eklemlenme arayışı biçiminde olmaktadır. Ezilen ulusların burjuvazisi ve orta sınıfların üst katmanları emperyalist küreselleşmeden nemalanabildiği oranda ona eklemlenmekte, buna karşın proletarya ve ona yakın sınıflarda emperyalist küreselleşmenin getirdiği yıkım ve ulusal ezilmişlik duygusuyla birlikte yükselen bağımsızlık istemine paralel
sınıfsal özlemler de büyümektedir. Bu yeni durum içerisinde kangrenleşmiş çıkmazları ve tarihi derinlikleri olanlarda “ulusallık” yönü ağır basmakla birlikte “sınıfsallığın” potansiyeli gelişmekte, her bir ulusal hareket kendi içerisinde sınıfsal iç ayrışmalara uğramakta, bunun getirdiği politik geçiş sancıları da görülmektedir.
Bu durum sorunun proletarya devrimine bağlı çözümünün olanağının, bunun objektif temelinin geliştiğini gösterir. Bu, sendikalar açısından Kürt emekçilerini etkin bir güç olarak sınıf temelinde örgütleme olanağının genişlemesi anlamına gelmektedir.
Program kurultayında emperyalist küreselleşme başlığı altında yapılacak genel uluslararası ekonomik-siyasi durum değerlendirmesinin bir parçası olarak ulusal sorunlara ve Kürt Sorunu’na bu perspektif ve yeni durum içerisinden bakılmadıkça söylenenler çıkışsızlığı resmileştirmenin ve derinleştirmenin dışında bir işlev görmeyecektir.
Bağımsızlık, Demokratikleşme, AB sorunu, Kürt sorunu, Kadın ve Çevre sorunu, Kapitalist Küreselleşme… belirlenen başlıkların tek tek her birinin ve Program Kurultayı’nın içeriğine ilişkin esas sorun şudur ve bu gerçekten de programatik bir nitelik taşımaktadır: Her bir sorun ve olgunun ele alınışında gelişmeleri
proletaryanın tarihsel rolü ve misyonu içerisinden ele alıp politikaları ve örgütlenmemizi bu temel devrimci eksende mi oluşturacağız, yoksa
burjuvazi ve devletinin sınıf düşmanı politikalarına kan mı taşıyacağız? Memur hareketi içerisinde ayrım ve çatallanmanın programatik ifadesi budur!
Burada yapılacak sınıfsal tercih Kurultay gündeminin ikinci bölümünde sıralanan örgütsel sorunlara çözüm önerilerine de damgasını vuracaktır: Çalışma ilişkilerinde yaşanan değişimler ve sendikalar da, sendikal örgütlenmede yaşanan sorunlar da, sendikal örgütlenmede hedef, strateji ve mücadele biçimleri de, farklı statülerde çalışanların örgütlenmesi ve Eğitim Fakülteleri öğrencilerine yönelik çalışmalar da, yeni bir örgütlenme modeli de en sonu, sendikal demokrasi, karar alma süreçleri, kurumsallaşma ve seçim sistemi de bu temel politik konumlanışa bağlı olarak şekillenecektir.
Değişimin Kavranması-Yaşanan Dönüşümün Parametreleri
Tarihi önce Kasım olarak belirlenmiş, ardından Şubat’a ertelenmiş, tarih yaklaştıkça göstermelik ve şekilsel şube taban katılımının sınırlılığı karşısında bu kez
“şu tarihe kadar komisyon çalışmalarınız gelmezse dikkate alınmayacaktır” demek durumunda kalmış, ön hazırlık sürecinde hedeflenen “canlı düşünce ortamı”nın bir tek panelle dahi yanına yaklaşamamış bir Program Kurultayı’nın arefesinde tarihsel sorumluluk bilincimiz ve memur hareketinin yeni devrimci dinamiklerine önderlik sorumluluğumuz gereği bir kez daha hatırlatıyoruz.
Yaşanan dönüşüm kavranmadan, büyük resim görülmeden ve bu çözümleme devrimci politikalar, mücadele ve örgütlenme biçimlerinin diline çevrilmeden Eğitim-Sen’in yaşadığı tıkanıklığı aşması imkansızdır. Kurultay gündeminde devletin ve ekonominin yeniden yapılanması, emekçi memur kitlesindeki dönüşüm, yeni mücadele dinamiklerinin tespiti birer gündem maddesi olarak dahi yer almamaktadır. Emekçi memur hareketinin kendi tarihsel sürecini değerlendirmesi ve sonuçlar çıkarmasına ilişkin bir gündem maddesi dahi unutulmuştur! Ve bu tesadüf değil, sınıf işbirlikçiliğinin tarihsel rolü gereğidir.
Kapitalist üretimin dünya çapında ve Türkiye’de devletin, toplumun yeniden yapılandırılması ile birlikte geleneksel sendikal hareket tarihsel sınırlarına dayanmış, tıkanmış durumdadır.
Devletin yeniden yapılanma süreciyle birlikte asli işlevlerine doğru daralması, eğitim, sağlık gibi kamusal-sosyal faaliyet alanlarının terki yönündeki gelişmeler emekçi memur hareketinin yapı ve bileşimini de farklılaştırmaktadır. Devletin bu yeniden yapılandırılması, sosyalizmin ve sınıf mücadelelerinin baskısı ve keynesyen politikaların sonucu olarak uygulamaya sokulan sosyal işlevlerin terkini de içermektedir. Bir dönemin sınıfsal dengeleri ve üretim-bölüşüm ilişkilerine dayalı “sosyal devlet” gibi yanılsama yaratıcı ögelerden de uzaklaşarak devletin, burjuva sınıfın yalın yönetsel-idari ve baskıya dayalı çıplak aygıtı olma yönünde biçimlendirilmesi görünür hale gelmiştir. Bu şekilde biçimlendirilen yeni devlet aygıtı, burjuva “sivil toplum”u oluşturan ekonomik, politik, sosyal, kültürel kurumlarla da yönetişim ilişkisi içerisinde yeniden yapılandırılmaktadır. Sendikalar ve Eğitim-Sen de kapsama alanı içerisindedir, gelişmeler ve sınıf işbirliğinin sendikal yönetimlerde kazandığı konum ve derinlik bunu doğrular niteliktedir.
Devletin bu yeni biçimlenişi, yönetsel ve baskıya dayalı aygıtların vazgeçilmez kadrolarını çekirdek olarak muhafaza eder ve devlet örgütlenmesinin asli unsurları haline getirirken, geriye kalan ve büyük bir sayıya ulaşan emekçi memur kitlesini yeni bir durumun içerisine sokmakta, farklı bir konuma, dışa doğru itmektedir. Planlanan; yüksek nitelikli, profesyonel yönetsel görevler ve polis, yargı gibi baskı aygıtları için 300 bin dolayında çekirdek kadronun belirlenmesi ve geriye kalan 1.5 milyon memurun sözleşmeli vb. biçimlerle konumlandırılmasıdır.
Egemen sınıfın sınıf çıkarları doğrultusunda daha işlevsel ve etkin bir devlet yapısı biçimlendirilirken, idari nitelikteki sıradan işlerin büyük memur kitlesine yaptırılması yolu tutulmaktadır. Devletin neo-liberal temelde yeniden yapılandırılması olan bu değişimle birlikte, burjuva sınıfın baskı ve zor aygıtı olan devletin özel görevlileri olmaktan gelen statüsel ayrıcalıklar yitirilmektedir.
Memur artık eski memur değildir! Burjuva devlet yapısı içerisinde daha sıradan idari-hizmet işlerini yapar bir konuma indirilmeleriyle de önceki baskıcı-üstenci konum tümüyle ortadan kalkmamakla birlikte (örneğin Eğitim-İş özel olarak okul müdürleri vb. üzerinden kimi ayrıcalıklı kesimlerin geniş emekçi memur kitlesine karşıtlık içerisinde örgütlenmesi hareketidir), açık bir farklılaşma olmaktadır.
Emekçi sınıflara-halka karşı açık, saldırgan ve yabancı bir konum içerisinde oluş emekçi memurlarda giderek zayıflamaktadır. Yanı sıra konum kaybına uğrayan ve çok daha düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalan memurların büyük çoğunluğunun egemen burjuva sınıf ve devlet aygıtıyla
sınıfsal bir karşıtlık içerisine girmesi biçiminde bir gelişimi de ortaya çıkarmaktadır bu süreç. Devlet aygıtının özel görevlileri olan emekçi memur kitlesinin büyük çoğunluğunun ekonomik durumlarının giderek ağırlaşması ve sosyal statü kaybıyla birlikte, ona karşı mücadele içerisinde olan bir duruş göstermeleri bu gelişimin sonucudur. Memur kitlesinin direniş ve mücadele içerisinde geçen yılları da bu yöndeki ayrışmayı derinleştirmiş, daha net çizgiler kazandırmıştır. Emekçi memur kitlesinin kendisini proletaryadan ayırdığı sınırlar silikleşmiş, giderek tümüyle ortadan kalkmaktadır.
Bu süreçte memurların büyük kitlesi sadece devlet içerisindeki onlara özel bir yer ve ayrıcalık kazandıran statülerini kaybetmekle kalmamakta, sosyal sınıfsal açıdan da bir farklılaşma ve değişim geçirmektedirler. Neoliberalizmin bütün alanları artıdeğer üretim ve sermayenin birikim ve çoğaltılması süreçlerine dahil etmesi ve onun bir parçası haline getirmesi yönündeki gelişim, emekçi memurların çalıştığı alanlarda da aynı politika ve yöntemlerin uygulanmasını, onların da artıdeğer üretim sürecine doğrudan veya dolaylı olarak dahil edilmelerini getirmektedir. Sonuç,
emekçi memur kitlesinde “proleterleşme” olarak ifade ettiğimiz sürecin bugün hız, kapsam ve belirleyicilik kazanmasıdır.
Memurlardaki gerek statüsel gerekse sosyal sınıfsal konum kaybı ve değişim, düşünsel ve psikolojik bir dizi sorun ve çelişkiye ve iç karmaşaya yol açmaktadır. Bu bir geçiş sürecidir ve kısa sürede sonuçlanmayacak olmasına karşın burjuvazinin yasal ve fiili yeniden yapılanmaya dönük kararlarını gecikmeksizin uygulamaya sokması bu süreci hızlandırmaktadır. Yine de, emekçi memurlar ve emekçi memur hareketi uzunca bir dönem içsel değişim ve dönüşümün çelişkileriyle birlikte var olacaktır. Üretim sürecindeki yer alışa bağlı olarak gerçekleşmekte olan sınıfsal konum değişikliği, statüsel ayrıcalıkların yitirilmesi ve yaşam koşullarının ağırlaşmasına karşın yeni bir sınıf niteliği kazanma süreci önceki durumun-konumun sosyal-kültürel düşünce, alışkanlık ve davranışların karşı yöndeki direnciyle birlikte var olmaktadır ve uzunca bir dönem de bu sürecektir.
Ne yapmalı?
Siyasal-toplumsal alanın bütününde olduğu gibi, emekçi memurlar için de yeni bir sınıfsal konuma geçişle birlikte gündemde olan, bugün mücadelenin EMEK-SERMAYE KARŞITLIĞI ve çatışması;
“Krize karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm” ve
“emekçilere özgürlük” ekseninde tanımlanması ve yürütülmesidir. Eğitim-Sen’in aşması gereken eşik, mücadelesini burjuvazi ve onun devletine karşıt devrimci proletaryanın mücadelesi ekseninde tanımlayabilmesidir. Bu temel yaklaşımın somutlanması için;
1
Programın gündeminde yer alan tüm konu başlıklarında (Bağımsızlık, Demokratikleşme, AB sorunu, Kürt sorunu, Kadın ve Çevre) çevre ve kapitalizm, kapitalizmde kadın, hangi sınıf için demokratikleşme, kimin bağımsızlığı, AB kimin için fırsat, hangi sınıf için tehlike sorularına net ve tok biçimde işçi sınıfının dilinden yanıtlar verebilmeli, Kurultay’da konuların ele alınışında bu net sınıfsal perspektif politikalar düzeyinde de ifadesini bulmalı ve sendikal mücadelemizin geçmiş politik süreci özeleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
2
“Çalışma ilişkilerinde yaşanan değişimler ve sendikalar” başlığı altında yürütülecek tartışmalarda yaşanan dönüşümün parametreleri doğru tespit edilmeli, emperyalist kapitalizmin güncel ve dönemsel şekillenilişinde esas saldırının genişletilmiş “sivil toplum” içerisinde sendikaların emeğin örgütü niteliğinin kaybolmasında somutlandığı saptanmalıdır. Sınıf işbirlikçiliği ve yasalcılığın beslediği devlet sendikacılığı eğilimi ile aramıza net bir sınır çekilmeli ve karşıtlık temelinde bir mücadele ekseni çizilmelidir.
3
Gündem maddeleri içerisinde yer alan “Sendikal örgütlenmede yaşanan sorunlar”ın kaynağının yaşanan tarihsel-toplumsal dönüşümle bağlantısı kurulmalı, memur hareketinin tarihsel gelişimi ve sınıfsal-statüsel konum kaybı da gözetilerek mücadelenin sınıf sendikacılığı temelinde tanımlanmasına sıçranmalıdır.
4
Yeni bir devrimci sendikal hareketin dinamikleri aynı dönüşüm süreci içerisinde kendisini ortaya koymakta, belirginleşmektedir. “Sendikal örgütlenmede hedef, strateji ve mücadele biçimleri” ve “Farklı statülerde çalışanların örgütlenmesi” başlıkları altında Eğitim-Sen’in şu ana dek atipik çalışma biçimleri olarak örgütlenmesinden uzak durduğu, hatta sendikal yapısına dönük bir tehdit olarak gördüğü eğitim emekçilerinin yeni ve giderek kitleselleşen kesimlerine dönük bağnazlık ve yok sayma terk edilmelidir. Devlet okullarında sözleşmeli öğretmenlik biçimlerde istihdam edilen, keza devasa bir ikinci sektör olarak şişirilmiş dershane öğretmenlerinin yaşam koşullarındaki kölece çalıştırma biçimlerine dönük tepki birikiminin örgütlenmesi zorunludur. Bugün işyeri veya işkolu esası üzerinden, miadını doldurmuş dikey bir temelde örgütlenen geleneksel sendikal örgütlenme biçimi yerine, katı işkolu ve sektörel ayrımlar yapmadan işçi sınıfı ve emekçi memur hareketinin birleşik mücadelesini ortak kesenler ekseninde militan temelde örgütleyerek, sınıfı farklı düzeylerde kucaklama kapasitesine sahip, işçi ve emekçi memurların bir araya geldikleri yeni sınıf örgütlenme biçimlerinin ve araç zenginliğinin yaratılması esas alınmalıdır.
5
Eğitim sisteminin paralılaştırılmasında gelinen aşama, bilginin metalaşması, yaşanan dönüşümün hem bir bütün olarak, özelde de eğitim sisteminde yaşanan altüst oluş ekseninde ele alınmayışı program kurultayının asli boşluğudur. Gelinen aşamada bir değerlendirme yapılması, sadece emeğin korunması bağlamında değil, başlangıç noktası bu olmak üzere, yeni eğitim sistemine dönük burjuvazinin stratejik planlamasına karşılık bir stratejik mücadele programı çizilmesi zorunludur. Programın acil talepleri içerisinde sadece paralı eğitime karşıtlık değil, meslek liseleri, lise ve üniversiteler başta gelmek üzere öğrenci örgütlenmesine dönük de bir ortak mücadele çağrısı zorunludur. Son bir buçuk yılda gündemleşen devrimci öğrenci sendikası girişimi değerlendirilmeli, ortak mücadelenin örülmesi hedeflenmeli, örgütlü eğitim emekçileri olarak sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz.
6
“Sendikal demokrasi, karar alma süreçleri, kurumsallaşma ve seçim sistemi”nin tabanın dinamizmiyle ve demokratik esaslara göre belirlenmesi, bir sendikanın gerçek bir sınıf örgütü olup olmadığının turnusol kağıdıdır. “Örgütlenme modeli”nin köktenci bir eleştirisi zorunludur. Şu Program Kurultayı’nın örgütlenme sürecinin kendisi dahi bu konudaki zaaf ötesi yabancılaşmanın en çarpıcı örneklerden biri olarak zengin bir deneyim oluşturmaktadır. Örgütlenme modeli tartışmalarında esas olan, yetkisini dahi yitirmiş örgütün kastlaşmış yapısının korunması değil, mücadelenin yükseltilmesinde bir araç olarak sendikanın mücadele içeriğine en uygun örgütlenme biçimini bulması, kimi dönemeçlerde bunu zenginleştirmesidir. Bürokratizmin kaynağını uzakta aramaya gerek yok, o içimizde, yönetim kademelerinde, buna sessiz kalan kamu emekçilerindedir. Bürokratlar, kongreleri delegelerin geri yanına oynayarak, varolan düzeyin üzerinden şekillendirmektedirler. Dayandıkları nesnel ve öznel zeminler vardır. Bunlar; süreç içerisinde medyatikleşen kişilikleri; tekelleştirdikleri geniş teknik bilgi, kuyrukçu popülist siyaset yapma yetenekleri; sendika içi iletişim ve bilgi akışı araçlarına hakimiyetin verdiği avantajlarla sağladıkları manipülasyon; gündelik politik argümanları kullanmada sergiledikleri profesyonel tavırlar ve kitleyle oturup kitleyle kalkmakta sergiledikleri uyum vb.dir. Mücadelemizi engellemektedirler! Eğitim-Sen yönetiminde bugüne dek görev almış tüm politik-sendikal grupların istifası ve utanmazca yapıştıkları koltuklarından sökülüp atılmaları ile başlamalı; hak alıcı ve militan taban inisiyatifinin önünün açılması ve yeni koşukların dinamizmi ile buluşma esas hedef olmak üzere, tüm örgütsel şemamızı baştan aşağı gözden geçirmeliyiz.
Ufuk Çizgisi, Sayı: 52