Bu hikayenin de bir sonu var elbet

Kendi kendini yazan bir yazı bu, sürekli yeni paragraflar ekleniyor

GÜNCEL
Çarşamba, 29 Kasım 2017 (8 yıl 4 ay önce)

Nilgün Kumru



 



Yozlaşmanın, çürümüşlüğün hayatın her alanına işlediği bir çağdayız. İnsanın ne çevresine, ne başkasına ne de kendisine saygısı kaldı artık. Huzur ise dağ başına kapanıp dur duraksız meditasyon yapan keşişlerin ya da dünya yansa umurlarında olmayan bir avuç dumanlı kafalı hippinin sahip olduğu bir şeye dönüştü.



 



Şehirler tımarhane gibi. Tepede durup tepeden bakan zenginlerin hali bile içler acısı. Yalnızlaşmış ruhların hapsolduğu bedenler hep birbirinin aynı; aynı yüksek topuklar, aynı ütülü ceketler, aynı kahve kartonu, aynı civciv sarısı saç, aynı doktorların yaptığı aynı burunlar, hareketlerde aynı telaş, gözlerde aynı yorgunluk, kulaklarda aynı gürültü ve günün sonunda elde kalan aynı sıfır.



 



Ben bu satırları yazarken yan evden sesler geliyor; gür bir erkek sesinin arasından belli belirsiz cılız bir kadın sesi seçiliyor. Bağırtılar, küfürler, kırılan eşyaların çatırtısı, bir tokatın patlaması, tiz bir çığlık, bir gümbürtü, bir kapının çarpışı, sessizlik... Burası varoş mahallede bir gecekondu, burası Cihangir'de bir pansiyon odası, burası Boğaz manzaralı bir rezidans.



 



İçim sıkılıyor, camın önüne dikilip sokağı izlemeye koyuluyorum. Bir kız çocuğu yürüyor kaldırımda. Elinde babasının birkaç aylık maaşı kadar eden bir telefon. İlkokulda spor ayakkabılarının 'çakma' olduğu arkadaşları tarafından fark edildiğinde epey alay edilmiş onunla. Çocuk eve gelip bunu ailesine anlatmış; çok ama çok utandığını söylemiş, ağlamış, o okula gitmek istemiyormuş bir daha. O zaman babası söz vermiş kendi kendine 'bir daha asla utanmayacak çocuğum' diye ve utandırmamış da...



 





 



Pencereye sırtımı dönüp çalışma odamdan çıkıyorum. Koridorda yürürken, bilmemne mağazasından bilmem kaç liraya aldığımız tüylü halının ayaklarımı gıdıklaması hoşuma gidiyor. Bu halıyı almadan önce koridorun tabanı çıplak değildi, önceki halı eski de sayılmazdı. Ama bu harcama gerekliydi, duvarların rengi değiştikten sonra zemini de ona uydurmak şart olmuştu. Eşim böyle söylemişti yani; bu halı tüylüydü, tam istediği renkti, ayrıca moderndi falan filan... Tanrım! Bu ulu tüylü halı olmasa ne yapardık, nasıl yaşardık? Mutfağın kapısından içeri girerken kendi kendime gülümsüyorum.



 



Buzdolabını açıp rastgele bir ambalaj seçiyorum. Hışırtılı poşetler ve karton kutular tüketiyoruz artık sadece, o yüzden ne olduğunun pek bir önemi yok. Paketi açıp yemeye koyuluyorum. Üzerinde çilek resimleri var ve "yüzde 100 gerçek meyveli yoğurt" yazıyor, oysa ben sadece şeker tadı alıyorum. Ben marketten aldığım yüzde 100 gerçek çilekten de sadece şeker tadı alıyorum gerçi.



 



Çalışma odama geri dönüyorum, bitirmem gereken bir yazı var. Sonunu bağlamaya çalışıyorum, zihnime düşünceler üşüşüyor. Her şeyi nasıl da tüketiyoruz; aşkı, mutluluğu, antin kuntin bir kafedeki komik derecede pahalı bir dilim pastayı... Bu şekilde kendimizi anlamlı hissediyoruz. Daha doğrusu; bu şekilde kendimizi anlamlı hissetmeye zorlanıyoruz.



 



Kendi kendini yazan bir yazı bu, sürekli yeni paragraflar ekleniyor. Bitirmek, noktayı koymak benim tek başıma yapabileceğim bir iş değil.



 



Karanlık bir yazı bu ama umutsuzluğa kapılmak yersiz; her hikaye gibi bunun da bir sonu var.