"Taşerona kadro verilirse" rekabet olmazmış, performans düşer, verim alınamazmış!
Zehra Çaldağ
Taşerona kadro verilirse rekabet edilmezmiş, verim alınamazmış.
Taşeron işçilere adeta burjuva siyasetin oyuncağı muamelesi yapılıyor. Yıllardır “Taşerona kadro vereceğiz” yalanıyla oyalanıyorlar. Umutlarıyla oynanıyor. Şimdi de yüz binlercesini dışında bırakan bir düzenlemeyle çıktılar. Hem de işçilere aba altından sopa göstererek, tehdit ederek. En önemlisi de onları kendi aralarında ayrıştırarak…
Yok ‘patronlar taşerona kadro verilirse bir birleriyle rekabet edemezlermiş’, yok ‘taşeron işçilerin performansı daha yüksekmiş de kadro verilirse performans düşermiş’...
Taşerona kadro tartışması devam ediyorken dayatılanlara ve yapılan ayrıştırmaya bakın:
1- Güvenlik soruşturmasına tabi tutulacak dediler
2- Belediyelerde çalışan işçiler kadro olayının dışında tutulacak dediler. Belediyelerin kendi şirketlerinde istihdam edilebilirler. Bu da özel sözleşmeli personel (ÖSP) demektir.
3- ‘KİT'lerde çalışan taşeron işçiler de kadro beklemesin’ deniliyor. Neden? Çünkü taşeron işçinin performansı daha yüksekmiş! Ayrıca şirketler arası rekabet, kadrolu işçi çalıştırarak yapılamazmış. TRT Haber’de KİT’lerde çalışan taşeron işçilerle ilgili bir soruya yanıt veren Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in söylediği şu sözlerle bu anlayışın altı bir kez daha çizildi: “KİT’lerin kadroya dahil edilmesi son derece yanlış olur. Örneğin Türkiye Petrolleri ne işe yarar, petrol çıkartır, kimle rekabet ediyor Shell ile rekabet ediyor, uluslararası şirketlerle, katı kuralların olmadığı, esnek olduğu şirketlerle rekabet ediyor. Nasıl rekabet edecek? Olay sadece maliyet meselesi değil, olay bazı hizmetlerin kaliteli bir şekilde ve süreklilik arz edecek şekilde yerine getirilmesidir.”
Hükümetin hiçbir açıklamasında taşeron işçinin çıkarları doğrultusunda en ufak bir “söz”, onlar lehine bir kaygı bulamazsınız. Her açıklamalarının arkasında aslında patronların kasaları daha fazla nasıl doldurulur yaklaşımı vardır. ‘Nasıl daha fazla rekabet edecekler?’, ‘Üretim oranlarını nasıl daha fazla büyütecekler?’ meselesi her açıklamalarının omurgasını oluşturur. Bu kaygı seçim yatırımı için gündeme getirilen “kadro” “yalanında” bile gizlenmeden, adeta sırıtırcasına ilan ediliyor.
Yapılıp edilen tüm düzenlemeler patronların ve onlara para aktaran devletlerinin yükünün nasıl azaltılabileceği mantığına dayanıyor. Yıllardır taşeron işçinin kadrolu çalışma talebi üzerinden nemalanıyorlar. Bunu yaparken bile gözümüzün içine baka baka bize başka gömlekler, kefenler biçiyorlar.
Burjuva devlet ve patronlar sınıflarının meşrebine uygun hareket ediyorlar. Ya işçi sınıfı cephesi? ‘İşçi sendikasıyım’ diyenler işçi sınıfı açısından cehennemi koşulları ifade eden taşeronluk sistemi konusunda aynı sınıfsal reflekslerle hareket ettiler mi? Devletin de, patronların da bu denli fütursuz olmaları asıl olarak bu gerçekle ilişkili değil mi?
Yüzbinlerce işçinin dışında bırakıldığı ve halen nasıl bir düzenleme olduğundan sendikaların bile haberdar edilmediği son düzenleme için bir de “güvenlik soruşturması” diyorlar. Güler misin, ağlar mısın belli değil. “Kadro” diye binlerce işçinin işten atılması ve aslında başka bir kadrolaşma anlamına gelen bu dayatma için kimse çıkıp, “Ya siz kimsiziniz? Neyin soruşturmasını ve ne adına yapıyorsunuz? Bu cesareti nerden alıyordunuz?” demiyor.
Gerçi bu denilse bile karşımızdaki güç örgütsüzlüğümüzden aldığı güçle o kadar hoyratlaşmış ki deyim yerindeyse “yüzüne tükürsen ya rabbi şükür” diyecek kadar kendisini kaybetmiş. Öyle olmasa Mal Adası belgeleri, Zarrab’ın ortalığa bir kısmını döktüğü pislikler, ahlaki çürümeler karşısında bu kadar pişkinlik sergileyebilirler miydi? Halen “milli dava” demagojisi yapacak cesareti bulabilirler miydi?
Öbür taraftan “HAK, HUKUK, ADALET” diyenler bunu sanırım taşeron işçiler, genel olarak emekçiler için demiyorlar. Dün mecliste örgütlenmek isteyen işçilere karşı yapılan baskıları soranların, dönüp kendi belediyelerinde taşeron işçilerin hallerini görmeye yürekleri yetmiyor, yetemez. Çünkü kendi belediyelerine bağlı taşeron şirketlerde çalışan işçiler sendikal örgütlülük yaptıkları için ya da kadro talep ettikleri, yasal olarak dava açıp kazandıkları için kapının önüne konulmuşlardır. CHP'li birçok belediyede taşeron işçiler kan ağlamaktadırlar. İşsizlik sopası hiç çekinilmeden taşeron işçilerin ensesinde patlatılmaktadır. “HAK, HUKUK, ADALET” talebiyle sokaklara çıkıp günlerce yürüyenlerin kendi içindeki adaleti, hukuku, hakkı tanıma şekli de bu.
Bakın Ankara Çankaya Belediyesi önünde Nakliyat-İş Sendikası'nda örgütlendikleri için işten atılan işçilere. Tek suçları sendikalaşmak ve alınan grev kararının ilan edildiği eyleme katılmak. 6 gündür işimizi istiyoruz diye “hak, hukuk, adalet” diyen bir partinin binası önünde eylem yapıyorlar.
İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nde çalışan 200’e yakın Genel-İş üyesi işçi de açtıkları davaları geri çekmedikleri için işten atıldılar. Genel-İş buna sessiz kaldı. İşçilerden bir tanesi İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde direnişe geçerek, açlık grevi yapıyor.
Yakın zamanda İstanbul Avcılar Belediyesi taşeron temizlik işçileri Belediye-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için topluca işten atılmışlardı. Sendikalarıyla birlikte Avcılar Belediyesi önünde yedi ay boyunca çadır kurup direniş yaptılar. Oradaki işçilerin sorunları hala derinleşerek devam ediyor.
Daha bir kaç gün önce Bakırköy Belediyesi bünyesindeki taşeron şirketlerden birinde çalışan bir işçi, Bakırköy Spor Kulübü'nün yıkım işinde çalıştırıldı ve bu sırada yıkılan duvarın altında kalarak hayatını kaybetti. Belediye ve belediyede örgütlü olan sendikaların o işçinin orada çalışmasının görevi içinde olup olmadığını, neden orada bulunduğunu sormadılar. Bu konuda hiç bir açıklama yapmadan hep birlikte başsağlığı dilediler. Bu yaklaşımlar bile işçiye bakış açısı ve özelde de sendikaların yaşadığı çürüme ve yabancılaşmanın tipik ifadesi değil mi?
Yine CHP'li birçok ilde birçok belediyede haksızlık, hukuksuzluk diz boyudur. Taşeron işçilerin sorunları derinleşmektedir. Bunun üzerini örtebilmek içinse, “AKP'li belediyelerde hiç bir sendika örgütlenmiyor, gidin oralarda örgütlenin bakalım. Sesinizi çıkarabiliyor musunuz?” diyebilme çiğliğini gösterebilmektedirler. Kendi içindeki çürümüşlüğü başka çürümüşlükle kapatmaya çalışıyorlar kısacası. Hani derler ya “YÜZÜNÜN SUYU KALMAMIŞ” diye. İşte aynı hesap…
Her şey, genel anlamda işçi sınıfının, kadro meselesi üzerinden ise taşeron işçilerin bilince çıkarmaları gerekenin sınıf mücadelesi olduğunu gösteriyor. İki sınıf vardır der Marks. Birisi burjuvazi diğeri işçi sınıfı… Burjuvazi ve temsilcileri üzerlerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. O çok örgütlü bir sınıf, tepeden tırnağa… Bizse bunca şeyi örgütsüzlüğümüzden, örgütlü gibi görünen örgütsüzlüğümüzden yaşıyoruz. Her şey bize kendi öz gücümüze güvenmeyi, kendimiz için sınıf olmayı ve bu temelde örgütlenmeyi dayatıyor.
Belediyelerde çalışan taşeron temizlik işçileri, KİT'lerde çalışan taşeronlar, madenlerde çalışan taşeronlar… hep birlikte dayanışma içinde, çok değil sadece iki gün kararlı bir şekilde genel grev şiarıyla hayatı durdurabilme bilincinde olsalar ve hayata geçirseler bakın o zaman “Güvenlik soruşturması”, “nasıl rekabet edeceğiz”, “performans düşer” diyebiliyorlar mı?
En yakın zamanda yaşanan Zonguldak örneğini iyi okumak lazım. İşçiler özelleştirmelere karşı tek vücut oldular ve şimdilik geçici de olsa başarı kazandılar.