Patron daha fazlasını vermek ister mi? Ama biz daha fazlasını veriyoruz ona! Bu hayat ne olacak böyle? Bu bizim hayatımız değil zaten.
Fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır; ruhen sefil eder. İnsanda insanı öldürür.
Charles Peguy
Açlık, yoksulluk, sefalet… Emekçinin dayanılmaz, ağır yükleri oldu her daim. Sefaletin ruhları teslim alıp insanı öldürdüğü bugünden bakınca emeğin “en yüce değer” olarak kapitalizmin meta pazarında rağbet gördüğü zamanların tesellisi olarak anlamlandırsak da söyleneni, fakirlik güzelleştirir mi hiç insanı? Açlık, yoksulluk, sefalet… İçine hapsolduğumuz ve ne yaman çelişkidir ki ürettiğimiz zenginliklerin katlanarak büyümesi karşılığında daha da içine gömüldüğümüz yaşamlarımızı anlatır bu sözcükler. Sırf değiştiremediğimiz için kuşaklar boyu tüm yıkıcılığıyla üretip yeni nesillere miras bıraktığımız ve kader bellediğimiz yaşamlarımızı.
53 yaşında, 8 çocuk annesi asgari ücretle çalışan Feride teyze: Asgari ücret nasıl belirleniyor biliyor musun? Bir işçinin günlük yevmiye ücreti 10 milyon civarında. 5 milyonu yol parası ve yemek olarak hesapla. Geriye ne kalıyor 5 milyon, onu da eve bırak tamam mı? Şimdi sen rahatladığını düşünüyorsun değil mi? Hayır işte! Bu işçi bütün ayı bu parayla nasıl geçinirim diye düşünür. Eve bıraktığı parayla karısı mutfak masrafına nasıl yettirebilirimle kafayı yerken, kendisi kirayı nasıl ödeyeceğim (ha bir de arka cepheden borçlar birikir) borçları nasıl ödeyeceğim, çocuğun okul masrafı, hastane masrafı,...
İşte böyle belirleniyor asgari ücret! İşçiyi hep bunlarla oyalamak için; başka bir şey düşünmesin diye. Aç ancak midesindeki kurtları geçici olarak susturur ve buna şükreder. Hiçbir şey öğrenmesin; sadece bu mideyi nasıl doldurabilirimle uğraşsın. Bunun için hep ‘Ben ekmek kavgası veriyorum’ derler.
Devlet hastanesinde taşeron temizlik işçiliği yapan Narin teyze: İhaleyle gelen bir şirkette 2000 yılından beri asgari ücrete çalışıyorum. Onun dışında başka hiçbir şey yok. Sadece ücret alıyorum. 07:00, akşam 16:00 arası çalışıyorum. Büyük bir laboratuvarda tek başıma çalışıyorum. Bir hastane katını düşün, iki katını temizliyorum. Temizlik yaparken oranın çöplerini topluyorum, lavabolarını yıkıyorum, paspasını yapıyorum, tezgahlar, etrafın toparlanması, hoca odalarının temizlenmesi.
Çok hızlı çalışıyorum gerçekten. Arada bir nefes alıyorum ama işime göre hareket ediyorum. Ben aslında orada 3 kişilik iş yapıyorum. İlk girdiğimde benim bölümümde 2 kişi çalışıyorduk, sonra 3 kişi çalıştık, şimdi de tek kişi çalışıyorum. Bir doktor gelip nasıl çalıştığımı görmüştü, ondan sonra günde 1 saatliğine bir kişi yardımıma geliyor.
Bu ücretle tabii ki geçinemiyorum. Ha ne yapıyorum, 1,5 kilo alacaksam bir şeyi, 1 kilo alıyorum. Et alacaksam almıyorum, elbise alacaksam almıyorum, alamıyorum çünkü. Yani o şekilde oluyor. Onun dışında amcanın emeklisi var. Onunki de kiraya, elektrik-suya gidiyor, benim aldığım da eve gidiyor. Bu kesinlikle insanca yaşanacak bir ücret değil, değil.
Asgari ücret mutfak masrafını bile karşılamaz. Hadi diyelim mutfağa harcadın, peki bu insan hiç mi ayakkabı eskitmeyecek, elbise giymeyecek mi, bu insan gezmeyecek mi, bu insan hastalanmayacak mı, bu insanın misafiri gelmeyecek mi, bu insan sinemaya gitmeyecek mi? İnsanın çocuğu askere gidiyor, kızı evleniyor, hastalık var, sağlık var.
Serviste insanlara dikkat ediyorum, genç çocuklar ceset gibi. Peki bu insan ne yemeli ki kendine gelebilsin? Bu insanın mama yiyen çocuğu vardır, okula giden çocuğu vardır, genç karısı vardır, kirası, elektriği, yemesi içmesi vardır…
Hastaneden çıkıyorlar, servisten iniyor ve ek iş yapmaya gidiyorlar. Benim yapma imkanım olsa ben de yaparım ama yok. Ben de düşünüyorum ama ev beni bekliyor. Mesela diyorum ki hafta sonları bir merdiven silsem.
İnsanca yaşanacak ücret benim hakkım demektir. İnsanca yaşam ben 1 milyar almalıyım ki insanca yaşayayım. Hayat şartlarına göre almalıyım. İyi para alacaksın tabii ki, ama biraz da saygı göreceksin. Çünkü bizde o da yok. Sonuçta taşeron şirketinde çalışıyoruz, temizlik görevlisiyiz.
Tekstil işçisi Arzu: Patron daha fazlasını vermek ister mi? Ama biz daha fazlasını veriyoruz ona? Çalıştığımızdan daha fazlasını veriyoruz. Bu hayat ne olacak böyle? Bu hayat bizim hayatımız değil zaten.
Ben bazen kendi kendime diyorum, ben ne için yaşıyorum? Bir bakıyorum, borç harç… Sabah kalkıyorsun, zorunlusun, kalkacaksın gideceksin. Mesela ben çok iş bıraktım. Ama sonra baktım, evin durumu müsait olmuyor. Çalışıyorsun 21:30-22:00. Adam 22:00 dese de 23:00 dese de çalışıyorsun.
Bence işçiler birbirine destek olmuyorlar, birlik yok. Birlik olsa, insan gider patronuyla konuşur. Ama işçilik birlik olacak, 2-3 kişiyle olmaz bu iş. Düşünün insanlar sendika demeye bile korkuyor işyerinde. Diyor ki benim ailem var, bunu yaparsam atılma tehlikem olabilir diyor.
Ya insanlara gel örgütlen diyeceksin, adam da sana “Ne ‘örgüt’ü, ne diyorsun sen!” diyecek. Korkuyorlar. İşçiler birbirini tutsa, destek olsa olur. Ama yok ki; herkes boyun eğmiş mahkum gibi çalışıyor. Yani bir hapise nasıl gidersin, öyle gibi. Bizim işyerinde sendika kurmaya çalıştılar. Ama ispiyonculuk oldu, adam hepsini işten attı.
İnsanca yaşamak, ya fazla bir şey istemiyoruz. Zaten zaman bulamıyoruz ki. İnsanca yaşamak için zaman bulamıyorsun. Bütün günün işyerinde geçiyor. Sen zamanını değerlendirmeye çalışıyorsun. Ben bugünümü değerlendirmek isterim.
Babam bana eski 1 Mayısları anlatıyor, kalabalığı anlatıyor.
“Yaşadıklarımı bir kader olarak algılıyor, aldığım maaşa şükrediyordum” diye anlatıyor Serna-Seral’de direnen işçilerden biri. Yaşadığı deneyimin etkisiyle kendi yaşamını sorguluyor.On beş sene boyunca Serna-Seral tekstil firmasında çalıştım. Maaşım asgari ücretin altındaydı. Daha önceleri patronla yüz yüze gelmekten bile korkuyordum ve on beş yıldır neden asgari ücretle ve sefil bir hayatta yaşıyorum diye kendime sormaktan çekinirdim. Çünkü işsiz kalma korkusu vardı.Ve bu sorgulayış yaşamlarımız üzerine bizim dışımızda söylenmiş en büyük yalanı “kader yalanını” ortaya seriyor. Korkuyla, sorgulamaksızın kader diye yaşadığımız aç ve yoksul yaşamlarımız, sefalete doğru sürüklenirken sınıf olarak örgütlenip patronların karşısına çıkma gücü gösterdiğimiz noktada gerçek değerini buluyor. Tıpkı direniş deneyimini aktaran Serna-Seral işçisinin hayatında olduğu gibi
Maaş ve tazminatlarımız elbette bizler için önemli, ama şimdi onlardan daha önemli olan şeyler mücadelemiz ve örgütlülüğümüzdür. Bize güç veren de budur.Fakirlik değil ama sınıf mücadelesi güzelleştirip asilleştiriyor.