Ankara'da 19 Aralık etkinliği

19 Aralık katliamının 17. yılında, 19 Aralık İnisiyatifi'nin çağrısıyla Ankara'da bir anma etkinliği yapıldı

GÜNCEL
Cuma, 22 Aralık 2017 (8 yıl 6 ay önce)

19 Aralık katliamının 17. yılında Ankara'da, Alınteri'nin de içinde olduğu 19 Aralık İnisiyatifi'nin çağrısıyla düzenlenen anma etkinliği gerçekleştirildi. Anma etkinliği, Tüm Bel-Sen genel merkezde, akşam saat 19:00'da başlayıp 22:00'de sona erdi. Etkinlik yoğun ilgiyle karşılandı.



 



Etkinliğe Avukat Kazım Bayraktar, Veli Saçılık, Mürvet Küçük, Mahmut Konuk, Ali Rıza Bektaş konuşmacı olarak katıldı. Ardından Grup Devinim, direniş marşları ve ezgileriyle coşkuyu arttırdılar.



 



Etkinlik saat 19:00'da, 19 Aralık katliamında ölümsüzleşenler için saygı duruşuyla başladı. Saygı duruşunun ardından 19 Aralık İnisiyatifi adına hazırlanan ortak metin okundu. Metnin ardından konuşmacılara söz verildi.



 



Veli Saçılık konuşmasına, Nazım Hikmet'in şu dizesiyle, “Yoldaş sen isimlerin hepsini unut, ama 28 Kanun-i Sani'yi sakın unutma, sakın” başladı. Ve 19 Aralık Katliamını asla unutmamak gerektiğine vurgu yaparak konuşmasına devam etti.



 



Saçılık konuşmasına, “burjuvazi ile proletarya arasındaki kavgada, burjuvazinin, 'sokaklara hakim olmak için cezaevlerine hakim olmalıyız, IMF kararlarını hayata geçirebilmek için cezaevlerine hakim olmalıyız'” sözünü aktararak başladı. 19 Aralık katliamını hücre tipi yaşamı dayatmak için hayata geçirdiklerini söyledi. Sözlerine şöyle devam etti:






Hücre tipi yaşam, sadece cezaevlerinde devrimcileri tecrit etmek, yalıtmak değildir. Hücre tipi yaşam, aynı zamanda sokaktan yalıtılmış, hayattan koparılarak inkarcılaştırılmış kişilikler haline getirilmemizdir. F tipi dayatmasının temelinde esas olarak bu vardır. 19 Aralık katliamı bunun üzerinden yapılmıştır.





19 Aralık katliamının temeli Ulucanlar katliamıyla atılmıştır. Ulucanlar, tarihte en vahşi katliamlardan biridir. 'Kadınlardan ölü istemiyorum, 30'dan fazla ölü istemiyorum' denilerek gerçekleştirilmiştir. Bu katliam süreçlerini anarken katliamın proje mimarlarını da anmak gerekiyor. Hikmet Sami Türk'ü, Ali Suat Ertosun'u zamanın başbakanı Bülent Ecevit'i anmak gerekiyor. 'İçerdeki devrimci iradeyi kırar teslim alırsak, sokağa da hakim oluruz' mantığıyla hapishane katliamları gerçekleştirildi. Bugünkü faşist AKP rejiminin temeli o günlerde atılmıştır. Ama şu da gerçektir ki, devrimci mücadeleyi katletmekle bitiremezler. Toplum, her ne olursa olsun kendi içinde mücadele dinamiklerini her zaman yaratır. Mücadeleyi, direnişi bitiremezler. Kişiler katledilebilir ama mücadele dinamiği ve direniş dinamiği her zaman varolacaktır.




 







Konuşmasına cezaevlerinin sınıf mücadelesinin bir cephesi olduğunu ve kimi zaman dışarısı için önemli moral-motivasyon rolü oynadığını, kimi zaman da dışarıdaki toplumsal canlanmanın ezilmesi-sindirilmesi için kullanıldıklarını belirterek başlayan Mürvet Küçük, '90'lardan itibaren cezaevleriyle dışarıdaki mücadele arasındaki doğrudan ilişkiyi örneklerle anlattı:



 



'90'ların başının TDH'nin '80'den sonra yaşadığı bozgunu nispeten aştığı ve varlık yokluk sorununu çözmeye başladığı bir dönem olduğunu söyleyen Küçük, o dönem boşalan ceaevlerinin yeniden dolduğunu, devrimci ve komünistlerin dışarıda yükselen sınıf mücadelesine paralel olarak cezaevlerinde yeni bir statü oluşturduklarını söyledi. '90'ların ortalarına doğru yükselişin ciddi bir toplumsal güce dönüştüğünü, cezaevlerinin buna paralel olarak dolduğu gibi dışardaki mücadele için de önemli moral merkezler haline geldiğini ifade etti.



 



Devletin bu gerçeği de görerek onların bu rolüne karşı saldırı planlarına başladığını anlatan Küçük, bunu Buca-Ümraniye katliamları, '96 Genelgesi ve direnişi, arkasından gelen Ulucanlar ve Burdur operasyonlarıyla örnekledi. Sistem açısından, cezaevlerinde can pahasına oluşturulan bu statü ve kazanımların dağıtılmasının aynı zamanda toplum içinde önemli bir saygınlığı olan devrimci hareketle birlikte bu sempatiyi de kırmak anlamına geldiğini vurguladı.



 



F Tiplerine geçiş ve 19 Aralık operasyonunun aslında bu stratejik niyetin ifadesi olduğunu söyledi. Pek çok devrimci komünist kadronun cezaevlerine doldurulduğu o dönemde, dışarda da 12 Eylül'den sonraki neoliberal politikalarda sıçramalı bir saldırının zorunlu hale geldiği yıllar olduğunu, Ecevit'in, “F Tiplerine geçemezsek IMF programını uygulayamayız” sözünün de aslında bu gerçeğin özeti olduğunu belirterek 2000 kanlı operasyonunun büyük bir krizle ve arkasından gelen yeniden yapılanmayla doğrudan ilişkisi olduğunu dile getirdi.



 



AKP'nin iktidara gelmesine zemin hazırlayan ve kapitalizmin ekonomik-siyasi-kültürel bütünlük içinde sıçramalı bir gelişim yaşamaya başlamasının kapısının bu operasyonla atıldığını ifade etti. Cezaevlerinde uyglanan hücreleştirilmenin dışarda da Özal poltikalarının derinleştirildiği yılllar oduğunu söyleyen Küçük, bugün de führerci tipte bir faşizme geçiş yapıldığı bu koşulllarda cezaevlerinde tek tiple, sürgünlerle aslında tahayyül edilen toplum modelinin cezaevlerinde de bir infaz rejimi haline getirilmek istendiğini belirtti. Tutsakların sayısız taşra cezaevine gönderilmeleri ve tüm kazanımlarının gasbedilmesiyle aslında dışarıdaki toplumsal politikaların özdeşleştiğini, o nedenle de bugün cezaevleriyle dayanışmanın örgütlenmesinin hayati önemini vurguladı; tutsakların sürgünler-disiplin cezalarıyla seslerini duyurma olanaklarından mahrum bırakıldıklarını vurgulayarak sözlerini tamamladı.



 







Avukat Kazım Bayraktar ise konuşmasında, saldırıların yargı eli olmadan yapılamayacağına vurgu yaptı. Bayraktar konuşmasında, özellikle hapishane saldırılarının tarihsel kesitlerinden örnekler vererek yargının nasıl ön açıcı olduğuna ve sürekliliğine dikkat çekti. Saldırıların, katliamların, işkencelerin yargı boyutu dikkate alınmadan değerlendirilemeyeceğini vurgulayarak konuşmasına devam etti.





Bayraktar konuşmasında ayrıca, avukat olarak hapishane katliamları sürecinde, içerideki dostlarının, yoldaşlarının birçok işkenceye maruz kalırken kendilerinin avukatlık dışında bir şey yapamamaktan, müvekkilleri görmeye gitmelerinin bile işkenceye dönüştürülmesinden duydukları üzüntü ve öfke hissetiklerini ifade etti. 



 



Bayraktar, Diyarbakır Cezaevi'nden örnek vererek anlatımını sürdürdü. Diyarbakır Cezaevi'ne görüşe gittiklerinde sadece bir dakika görüş yapabildiklerini, bu görüş esnasında da sadece 'yanınızdayız' diyebildiklerini, görüşe getirilip-götürülürlerken de müvekkillerinin işkenceye maruz bırakıldığını ifade ederek, “görüşe gitmek bu anlamıyla bizi çok üzüyordu” dedi ve ekledi:




Daha sonra '84 Ölüm Orucu sürecine tanıklık ettik. '84 ÖO sırasında dışarda yaprak kımıldamıyordu. Şimdi basına bakıyoruz, yandaş da olsa, kin ve nefretle de olsa yazıyorlar. Yaşatılan süreç bir kimliksizleştirme süreciydi. Hem siyasal anlamda hem etnik kimlik anlamında. Bu kimliksizleştirmeye karşı bir direniş başladı. Bu direniş '84 Ölüm Orucu'ydu. Tek tip elbise ölümler pahasına giyilmedi. Bu dönem kısmi kazanımların elde edildiği bir dönemdi. Bizler bir dönem müvekkillerimizle rahat rahat yemek yiyebildiysek, rahat rahat görüş yapabildiysek 84 Ölüm Orucu direnişi sayesindedir.




Bayraktar, bu saldırılarda yargının önemine değinirken de şunları ifade etti:



 



“Yargı kollamadan saldırılar yapılamaz, yargı kollamadan cineyetler işlenemez, işkenceler yapılamaz. Bunu gözler önüne sermek gerekir. Yargının bu katliamlardaki rolünü birkaç örnekle anlattı.




12 Eylül döneminde yargı tek tip elbise dayatmasına nasıl destek verdi. Tek tip dayatmasına karşı devrimci tutsaklar direniyordu. Duruşmalara  iç çamaşırlarıyla geliyorlardı. Duruşmaya getirilirken dayak yiyor, işkence yaşıyor, yaralamalara maruz kalıyorlardı. Tek tipi kabul etmedikleri için mahkeme heyeti 'duruşma adabına uygun giyinmemişler' diye duruşmalardan atılıyorlar; bizler de avukatları olarak, 'müvekkillerimiz olmadan savunma yapmıyoruz' diyorduk. Burada her şeyden önemli olan siyasi savunmadır. Hakim mübaşire sorardı duruşma öncesi, 'nasıl gelmişler' diye sorardı. Mübaşir, 'iç çamaşırıyla' derdi. Heyet, 'duruşma adabına uygun değildir' diyerek duruşmayı yapmazdı.





Kendisinden çok şey öğrendiğim değerli hukukçu avukat İbrahim Açan, bir seferinde nasıl yaptıysa çantasında bir pantolon ve tişört sokmayı başardı. Oğlu yargılanıyor, onun avukatlığını yapıyordu. Hakim, 'duruşmaya uygun kıyafetle gelmemişler” diye tutukluları geri göndereceği sırada İbrahim Açan, ben kıyafet getirdim sorun bakalım oğlum giyermiymiş' dedi. Hakim boş bulunup böyle bir gaflete düştü ve sordu: 'Baban kıyafet getirmiş giyer misin?' O da 'giyerim' dedi ve hemen giydi. Selimiye komutanı binbaşının heyeti uyarmasıyla bir süre sonra işin farkına varıp bu gaflarını 'düzelttiler'. Onların dayatmasını işte bazen böyle yollarla da kırabiliyorduk.




Bayraktar, Nazım Hikmet'in cezaevi süreçlerinden de örnekler vererek, tek bir kişinin bile içeride yaptığı bir direnişin dışarıya yansıması ve dışarıda destek bulmasının devlet acısından ne kadar korkutucu olduğunu ve egemenlerin saldırılarını bu yüzden acımasızca hayata geçirdiklerini söyledi. Ancak içerideki direnişler dışarıdaki yansımalarıyla ne kadar kuvvetli buluşursa saldırıları püskürtmek için o denli elverişli bir zemin sağlandığını da vurguladı.



 





 



Kazım Bayraktar'ın konuşması sonlandıktan sonra etkinliğe kısa bir ara verildi. Aradan sonra KHK'lerle ihraç edilen ve direnişte olan Mahmut Konuk, 19 Aralık katliamları sırasında dışarıdaki direnişlerin nasıl örüldüğünü, kitleselleşmesi için nasıl geniş çapta emek harcadıklarını anlattı.



 



Mahmut Konuk'un ardından söz alan Ali Rıza Bektaş o dönemde yaşadıklarını anlatarak devrim ve sosyalizm mücadelesinin asla bitmeyeceğinin altını çizdi. Bektaş'ın konuşmasının ardından Grup Devinim'in müzik dinletisiyle etkinlik sonlandırıldı.