“Amca beni nereden tanıyorsun” diye sorduğumda, 'Biz direnenleri tanırız' cevabını verdi
Veli Saçılık/Özgürlükçü Demokrasi
10 Aralık İnsan Hakları Günü nedeniyle düzenlen sempozyuma katılmak üzere Diyarbakır’a davet alınca, çok heyecanlandım. “Bir Çorumlu olarak Diyabakır’ı ilk defa ziyaret edeceğim için heyecanlıyım” tweeti yazmamın üzerine, yüzlerce sevgi mesajları aldım. Ahmed Arif’in dizelerinden biliyordum Diyarbekir’i, “Ağzı var dili yok Diyarbekir kalesi”nden Hevsel Bahçeleri’ne bakmak etkileyici ve bin yıllardır yaşamın merkezi olan Sur Mahallesi’nin yerinde sadece molozların olduğunu görmek kahrediciydi. Aziz Nesin’in Diyarbakır girişinde söylediği vurucu söz hep aklımda: “Ben bir Türk olarak mutlu değilim ki, Kürt Türk olmaya zorlanarak nasıl mutlu olsun?” Bir Türk olarak anadilde konuşmanın önemini Yunanistan gezisi sırasında bir ırkçının Türkçe konuştuğum için beni taciz etmesi sonucunda fark ettim. Başka ülkelerde ırkçı tacize uğramak bir ölçüde katlanılabilir ama kendi şehrinde dilin ağzının içinden sökülüp alınmak isteniyor, seçtiğin siyasetçilere kayyum atanıyor, sevdiklerin zindanlara atılıyorsa, bu katlanılabilir bir durum değildir artık.
Hep aynı kötü güne uyanan insanlar topluluğu içlerinde barış özlemini büyütüyor, kulaklarından Sur’da patlayan bombaların sesi hiç gitmiyor. Yıkımı engelleyememenin travması, beton bariyerlerle sarılı şehrin ürkünçlüğü karla karışık yağmur gibi korkuyla karışık öfkeyi büyütüyor. “Milli irade” söylemleriyle iktidara gelen AKP, yüzde 80 oyla seçilmiş belediye başkanlarını tutuklayıp yerine kayyum atadığından bu yana, şehrin anayollarında adım başı RTE fotoğrafları asılmış. Halkın gönlünde yer bulamayınca halkı esir almayı tercih etmiş AKP. Süngü ile iktidar olunur, ama süngünün üstüne oturulamaz. AKP süngü ile toplumun gönlüne oturmaya, taht kurmaya çalışıyor hâlâ. Hayır öyle olmayacak. O süngüye oturduğunda ne kadar acı vereceğini görecek sonunda.
Sur’daki yıkıma şahit olan insanlarda travmatik etkiler çok net gözlemleniyor. “Engelleyemedik” duygusu bir ölçüde çaresizlik yaratmış gibi görünüyor, daha doğrusu kaba kuvvetin karşısında esirlik duygusu yaşanıyor ama bunun adı asla teslimiyet değil. Karşılaştığım hemen hemen herkes Nuriye ve Semih’e selam söyledi. Sizi seviyoruz dedi. Mesela çok yaşlı bir amca beni tanıdı. “Amca beni nereden tanıyorsun” diye sorduğumda, “Biz direnenleri tanırız” cevabını verdi. Şaşırdım gerçekten. Diyarbakır’da yaşamak politikanın içine doğmak gibi, çünkü faşizm ve demokrasinin yol kavşağında Diyarbakır. Polis halkın üstünü arıyor, sokağa çıkmasını engelliyor ama Diyarbakır halkı o bilinci kafasına yerleştirmiş. O bilincin oradan alınamayacağını çok net gösteriyor halk. Benim için en can acıtıcı an, bariyerlerle çevrili Dört Ayaklı Minare’ye bakarken Tahir Elçi’yi düşünmek oldu. Ankara Yüksel Caddesi’nde bariyerlerle çevrili İnsan Hakları Anıtı ve Diyarbakır’da bariyerlerle çevrili Dört Ayaklı Minare, ensemizdeki yumruğun sahibinin aynı olduğunun simgeleri olarak duruluyorlar.
Beton bariyerler, panzerler, polisler arasında Diyarbakırlılar “esir şehrin insanları” durumundalar ama onurlu ve umutlu.
*Bu yazı, gazetemiz Özgürlükçü Demokrasi için kaleme alınmıştır