Devlet hastaneleri kapatılıyor yerine sağlığın tamamen özelleştirilmesi anlamına gelen "Şehir Hastaneleri" geliyor
2018 yılı bütçesine daha önceki bütçelerde görülmeyen Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) başlığını taşıyan bir kalem de eklendi. Yerli ve uluslararası inşaat şirketlerine (elbette ki diğer işkollarındaki patronlara) peşkeşi-ödenek akıtılmasını kapsayan bu kalemde yok yok. Köprüler, tüneller, ‘şehir hastanesi’ … şeklinde uzayıp giden bir liste bu. Bu kalem sözkonusu peşkeş projelerinin yapımı ve işletilmesinin devletin verdiği garantilerle “yerli” ve uluslararası şirketlere devredilmesini içeriyor. Bunun ne anlama geldiğini Osmangazi Köprüsü örneğine bakarak anlamak mümkün. Günde “şu kadar araç geçer” hesabı tutmayınca garanti verilen şirketlere yapılan ödemelerin bizlerin cebinden nasıl çekilip alındığı defalarca basına da yansıdı.
Bu tür projelerin en kritiklerini “Şehir Hastaneleri” oluşturuyor. Özünde devlet hastanelerinin tasfiyesini içeren “Şehir Hastaneleri”, sağlıktaki neoliberal dönüşümün de son noktasına vardırılmasını ifade ediyor. Yani sağlığın aslında tamamen özelleştirilmesini-paralı hale getirilmesini...
Sağlık Bakanı Ahmet Demircan bunu geçtiğimiz günlerde, “Ekonomik ömrünü veya fiziki ömrünü doldurmuş, yenilenmesi gereken hastaneleri kapatıyoruz” sözleriyle “müjdelemişti”. Sözümona artık işlevsiz hale gelen, gerek yıpranmış binaları ve gerekse yatak kapasiteleri ve iç düzenlemeleriyle sağlık hizmeti verecek koşullara sahip olmayan hastaneler kapatılacak, yerine de oldukça “konforlu” şehir hastaneleri kurulacaktı.
Bu hastanelerin tıpkı Osmangazi Köprüsü örneğinde olduğu gibi “yerli”-yabancı burjuva kesimlere peşkeş çekilen araziler, akıtılan paralar ve geleceğe dönük de verilen garantilerle yapılacağını elbette söylemedi Demircan. Ya da mevcut arazilerinin de aynı şirketlere peşkeş çekileceğini ve üzerinde hangi projelerin hayata geçirileceğinin de onların inisiyatifine bırakıldığını anlatmadı.
“Devlet hastanesi” diye artık muayenin de tedavinin de hem işkenceye dönüştüğü hem çeşitli “katkı payları” adı altında fiilen paralı hale getirildiği yerlerin arazileri de yeni hastaneleri yapan “efendilerin” malı olacak. Üstüne bir de vaadedilen müşteri sayısı tutturulamazsa o açık da bizden kesilen vergilerle tamamlanacak.
Bu arada “devlet hastanesi” denilen yerlere yıllardır tek bir çivinin çakılmayarak adeta çökertildiklerini ve konumları itibariyle kentlerin rant değeri hayli yüksek noktalarında bulunduklarını hatırlatalım.
Demircan rantın-talanın ve sağlık hizmetinin tamamen piyasalaştırılmasının reklamını, “Daha önceki yatak sistemimiz koğuş sistemiydi; şimdi tek yatak, en fazla iki yataklı oda sistemine geçiyoruz. Yoksa işlerliği olan, fiziki yeterliliği olan hastaneleri kapatma diye bir şey yok” sözleriyle yapmıştı. Ardından da “bu dediklerimden devlet hastanelerinin tamamen kapatılacağı anlaşılmasın” demeyi ihmal etmemişti. Hangi devlet hastanesi çizdiği ölçütlere uyuyorsa artık!
Bu hastanelerin ihalesini alan firmalara hazineye ait olan araziler bedelsiz veriliyor. Devlet firmaya 25-30 yıl sürekli kira ödemesi yapmayı, hazine garantisi vererek kabullenirken, bu süre 49 yıla kadar uzatılabiliyor. Hastane çevresindeki tesisleri şirket işletirken, tüm geliri alıyor. Aynı zamanda hastane ve çevresindeki yapılardaki işletmeler her türlü vergi ve harçtan muaf tutuluyor. Şehir hastanelerine devlet tarafından yüzde 70 doluluk garantisi veriliyor. Şehir Hastanesi’nin çevresindeki devlet hastaneleri kapatılıyor ve kadroları Şehir Hastanesi’ne devredilip tüm personel şirketin insafına terk ediliyor. Yine kapatılan devlet hastanelerinin bina ve arazilerinin tasarrufu yani ne yapılacağı veya nasıl kullanılacağı şirkete bırakılıyor. Böylece sağlık tamamen paralı hale getirilirken, yoksullara ise ölüm ve sakatlık yolu açılıyor.