Kadroya alınacak o “şanslı” işçilere daha şimdiden “şu sendikaya geçmezseniz” şantajı yapılmaya başlandı
Bir seçim vaadi olarak gündeme getirilen “kamuda çalışan taşeron işçilere kadro” hikayesi en son işin asıl muhatabı olan işçilere (onları sözümona temsil eden sendikalara) bile sorulmadan bir OHAL KHK’sıyla apar topar bağlandı. Yüzbinlerce işçiyi en yakın tarih olarak 2015’ten beri beklentiye sokan düzenleme “dağ fare doğurdu” demenin bile yetmeyeceği, esas olarak da işçiler aleyhine pekçok tuzak içeren bir içerikle çıktı.
İlk önce yüzbinlerce işçiyi kadroya alacağız dediler. Fakat bu yüzbinlerden sadece küçük bir bölümünün kadrolu olacağını 696 sayılı o KHK çıktığında net olarak anladık. Üstüne bir de işçilerin o kadroya geçmeleri için kazanılmış haklarından vazgeçmelerinin buyurulduğunu, dahası bu haklardan vazgeçmeleri yetmiyormuş gibi normal kadrolu işçilerle aynı ücretle çalışmayacakları netleşti.
Kimlere kadro verildiğine baktığımızda neden “dağ fare doğurdu” dediğimiz ve aslında bunun bile özellikle sendikalar açısından ne anlama geldiğini görürüz. Belediyelerde çalışan yüzbinlerce taşeron işçiye kadro yok, onlar belediyeler bünyesindeki taşeron firmalarda çalışacaklar. İl özel idarelerindeki taşeron işçisine kadro yok!
Daha önce Türk-İş Başkanı Ergün Atalay Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun ikinci toplantısından sonra KİT’lerdeki taşeron işçilere kadro verileceği sözü aldıklarını açıklamış olmasına rağmen bu işçilere de kadro verilmeyeceği KHK’yla netleşti. Zaten Atalay daha sonra yaptığı görüşmelerde de bu konuda net yanıt aldı. Özel bütçeli kurumlardaki taşeron işçisine de kadro yok!
Sözün kısası yüzbinlerce işçi o kadro reklamının dışında kalıyor! Fakat sorun bununla da sınırlı kalmıyor. Kararnamede, kadro verilmesi düşünülen sınırlı sayıdaki kurumun taşeron işçileri arasında da ayrım yapılıyor.
Mesela mal ve hizmet alımı ihalesi ile çalışan taşeron işçisine kadro verilmiyor! “Anahtar teslimi ihale” denmesine rağmen, gerçekte buna uymayan ihalelerin taşeron işçisine de.
Kadroya alınacak sınırlı sayıdaki işçi sadece “personel çalıştırmaya dayalı hizmet alımı ihalesi”yle çalışan taşeron işçiler. Fakat bu kategorideki işçilerin de hepsine kadro verilmiyor. Personel çalıştırmaya dayalı ihaleyle çalışanlardan, personel gideri bütçenin yüzde 70’ini aşan yerdekiler sadece kadroya alınıyor. Bu nedenle de yemekhane ve çağrı merkezi başta olmak üzere personel giderinin yüzde 70’in altına düşebildiği birçok farklı hizmet alımında işçiler kadro dışı bıraktırılıyor.
Kadroya alınacak o “şanslı” işçilere daha şimdiden “şu sendikaya geçmezseniz” şantajının da yapıldığını düşünecek olursak, bu düzenlemenin diğer tuzak ve dezavantajların yanısıra mevcut sendikal dengeyi de önemli oranda sarsacağı açık.
Düzenlemenin “dağ fare doğurdu” kısmı bu kadar açıkken, işçilerin başına tıpkı daha önce 10 bin karayolları işçisinin başına örülene benzer bir çuvalın örülmesiyse cabası. Bu nokta aynı zamanda düzenlemenin hedefleri konusunda oldukça çarpıcı veriler sunuyor.
Hatırlanacağı gibi karayollarında çalışan on bin işçi yine bir şovla kadroya alınmıştı! O işçilerin hangi koşulların kabulüyle alındıklarını ve neler yaşadıklarını daha sonra yansıyan haberlerden ya da konuştuğumuz işçilerin verdiği bilgilerden biliyoruz.
Birçoğu AKP’nin 2003’te çıkardığı 4857 sayılı İş Kanunu’yla taşeron işçi olarak işe alınmıştı. Fakat bu yasanın izin vermediği işler, yasanın izin vermediği biçimlerde gerçekleşen ihalelerle taşeron firmalara verilmişti. AKP hükümeti kamu ve KİT ihalelerinin birçoğunda olduğu gibi karayollarında da kendi çıkardığı yasaları bizzat kendisi çiğnemiş ve işçiler de bu durumu mahkemelere taşımıştı (Muvazaa davaları. Yani üçüncü kişileri aldatmak amacıyla, ihalenin içeriği ve şeklinin gizlenmesi, başka şekilde gösterilmesi).
Aynı şey, AKP döneminde geometrik hızla artan ve yasadışı-hileli ihalelerle gerçekleşen taşeronlaşmalarla başka alanlarda da söz konusudur. Binlerce işçinin bu durumu mahkemelere taşıdığını, genelde de kazandıklarını ya da yasaya göre kazanmak durumunda olduklarını biliyoruz. Bu davaların her biri tıpkı karayolu işçilerinin kazandıkları, fakat vazgeçmek zorunda bıraktırıldıkları on binlerce TL’lik cezalara tekabül ediyor.
O dönem karayolları işçilerinin açtığı davalarda işe girdikleri tarihten itibaren asıl işverenin işçilerinin haklarına sahip olmaları gerektiği kararı verilmişti. Kadrolu işçilerle aradaki farkın (ücret ve sosyal haklarla ilgili), geriye dönük olarak beş yıllık toplamının ödenmesi gerektiğine hükmedilmişti. İşçi başına 70-80 bin lira...
Hükümet tam bu noktada mahkemenin kararını yok sayamadığı için şimdikine benzer bir düzenlemeyle ve sanki lütfediyormuşçasına işçileri kadroya aldığını “müjdelemişti”. Hemen ardından da mahkemenin hükmettiği 80 bin TL’lik yükümlülüğünden kurtulmanın yolu olarak o paradan kendi istekleriyle vazgeçtiklerine dair bir belge imzalatılmıştı. Şimdiki “feragatnameler” gibi. Elbette onlara da şimdi olduğu gibi kadrolu işçilerin haklarından yararlanmalarını engelleyecek bir statü yarattılar. Alacakları ücret taşeron işçiyle aynıydı, diğer eşitli haklardan da yararlanamayacaklardı. Kısacası şimdi olduğu gibi o zaman da karayolları işçileri aslında yasal olan haklarından “rızalarıyla” vazgeçerek “resmi taşeron işçi” olmuşlardı.
Şimdi aynı şey dejavu duygusu yaşatırcasına yineleniyor.
Fakat şimdiden bu “feragatname” dayatmasının KHK’yi fırsat bilen kamu idareleri, belediyeler ve taşeron firmalar tarafından işçilere karşı nasıl kullanıldığına dair sayısız bilgi düşüyor basına. Yöneticiler KHK’da da yer almayan bir şekilde işçilerin tüm haklarından vazgeçtiklerine dair belgeler imzalatmaya çalışıyorlar. KHK’de geçen feragatname işçilerin kıdem tazminatı ve yıllık izin gibi haklarını kapsamamasına rağmen, işçilerin bu hakların gaspını da içeren bir belgeye imza atmaları dayatılıyor. Sonuçta yüz binlerce işçiyi ilgilendiren bir düzenleme kimseye danışılmadan bir KHK’yla çıkarılırsa olacağı da bu olur. Keyfiyete, dayatma ve çeşitli baskılara konu olması kaçınılmazlaşır.
İşçilerin başına örülecek çoraplar bunlarla bitmiyor elbette. Açılacak soruşturmalar, yapılacak sınavlar daha şimdiden binlerce işçinin işinden edileceğini, yerlerine de kendi kadroların yerleştireceklerini gösteriyor.
Emekli maaşı yetmediği için taşeron şirketlerde çalışmak zorunda kalan işçilere de kadro verilmeyecek. Emeklilik süresi dolanlara da…
Bu işçilerin çalıştığı taşeron şirketin de işyeri ile ilişkisi kesildiği için, emekli çalışanlar ve emekliliği dolanların işsiz kalacakları açık.
AKP döneminde hızla bir taşeron cenneti haline gelen/getirilen Türkiye’de şimdi bir de bu firmalarla yapılan devlet anlaşmaları gereği yapılması gereken ödemelerin faturasının bizlere çıkarılması söz konusu olacak.
İşçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, taşeronluk sistemi üzerinden yeni bir orta sınıf ve yağmacılar tabakasının oluşturulmasıyla sisteme dayanılacak bir toplumsal tabanın yaratılması, işin sorumluluğunun birçok ağ üzerinden başkalarına devredilmesi gibi sayısız nimete sahip taşeronluk sisteminden anladığımız tarzda vazgeçilemeyeceği ortada. Bırakalım vazgeçmeyi onun da beteri olan kiralık işçiliğin temel istihdam biçimi haline getirilmeye çalışıldığı zamanlardayız. O nedenle de işçi sınıfının bu tuzakları, yapılmak istenenleri, ortaya çıkabilecek sonuçları şimdiden görmesi ve mücadeleyi burjuvazi ve siyasi temsilcilerinin stratejik hesaplarını bozacak bir eksen üzerinden örmeleri yaşamsal önemdedir.