"Lanet olası işin tümü iğrençti" Kasaplık ciddi bir infazmış gibi sunuldu

Saddam Hüseyin’in linç edilmesi, Mart 2003’te başlayan, Batının utanç verici Haçlı çıkarmasının en belirleyici anlarından birine dönüşecektir.

GÜNCEL
Çarşamba, 10 Ocak 2007 (19 yıl 9 ay önce)

Robert Fisk


Saddam Hüseyin’in linç edilmesi, Mart 2003’te başlayan, Batının utanç verici Haçlı çıkarmasının en belirleyici anlarından birine dönüşecektir. Ortadoğu’nun en acımazsız kitle kıyımcısını, yaşamının son anlarında maskeli cellatlarını erkek gibi davranmaları konusunda azarlayan bir onur abidesine dönüştürmeyi ancak Başkan-Vali Bush ile Kut-ül Amara’nın Lordu Blair’in mimarları olduğu militer yönetim becerebilirdi. Öyleki, son saniyelerinde kendisine “Cehenneme git!” diyen caniye Saddam, “Cehennem şimdi Irak…” hatırlatmasını yapmıştır.

Macbeth’te hain Cawdor Baron’unun infazı için, Malcolm “Yaşamında hiçbir şey onu ölümündeki gibi yapamadı.” der. Olaydan birkaç saat sonra Ballymena’dan telefon eden eski bir arkadaşım, “Lanet olası işin tümü iğrençti” dedi. Gerçekten öyle idi. Bu durumda ben de Protestan Ulster’in sesine kulak veriyor ve ona katılıyorum.

Pek tabii ki, Saddam kurbanlarını yargılamamıştı; düşmanlarının, haklarındaki iddianameyi duyma olanakları olmamıştı; boyun kemiği kırılırken, celladın ilmiğinin tahrişini önlemek üzere, onlara siyah eşarplar verilmemiş, onlar toplu mezarlarına atılmışlardı. Gaddarca da olsa, Saddam için adalet “yerine getirildi”. Ancak önemli olan bu değil. Irak’taki rejim değişikliği bizim adımıza yapıldı ve Saddam’ın infazı bizim “yeni” Ortadoğu için başlattığımız Haçlı Seferi’nin direkt sonuçlarından biri oldu. Irak’taki Amerikan birliklerinin giderek artan disiplinsizliklerine karşın, üniformalar içindeki Amerikalı generalin, basın toplantısında insanları kandırmaya çalışarak, askerlerinin Saddam’a, onu Mukteda Es Sadr’ın adamlarına teslim ettikleri ana kadar, ne denli nazik davrandıklarını anlatmaya yeltenmesi kara mizahın en karası olabilir ancak.

Mobil cep telefonlarının infaz odasına nasıl girdiğinin bulunması için “soruşturma” emri veren “bizim” en iyi Iraklı yetkililerimizin nelerle uğraştıklarına dikkat ediniz. Onlar, Saddam’ın son anlarında kendisine bağırarak, yetkilerini suistimal eden yaratıkların kimler olduğunu arayacakları yerde mobil telefonlarla uğraşmaktalar. “Blairitik” El Maliki Hükümeti, yetkilerini suistimal eden suçluları aramak yerine, ispiyon ve ihbarlara bel bağlamış durumda. Her nasılsa bu işten yakalarını sıyırmış durumdalar. Çünkü, El-Maliki Hükümeti’nin infaz odasında olup bitenden haberi olmadığı ve hükümetin olup biteni hayret ve şaşkınlıkla karşıladığı konusunda “Yeşil Bölge” gazetecileri müthiş bir çaba içindeler. Oysa hükümetin yetkilileri içeride idiler ve hiçbir şey yapmadılar.

O yüzden, “resmi” video kaydındaki idam görüntülerinde herhangi bir ses yoktu, çünkü kayıt, Saddam hakarete uğramadan hemen önce, kurnazca sessiz hale getirilmişti. Lord Blair’in sözleri ile “seçimi Irak Halkı için büyük bir haber olan” demokratik Irak Hükümeti’nin, sonraki saniyelerin dünyada nasıl algılanacağını tahmin etmesi üzerine, kayıt o aşamada kesilmişti. Her şey daha kötüye giderken, Bush ve Blair’in Irak’ta her şey daha iyiye gidiyor dediklerine benzer biçimde, bu olayda da kasaplık, ciddi bir yasal infazmış gibi takdim edildi.

İşin en kötü yanı, Saddam’ın asılması, sanki kendi rejiminin zalim ve acımasız infazlarının bir minyatürü biçiminde olmasıdır. Ebu Garip’te Saddam’ın celladı, Abu Widad da iskemleyi tekmelemeden hemen önce kurbanlarına sataşarak, onlarla alay ederdi. Ortadan kaldırmadan önce son bir zalimane davranış! Saddam’ın cellatlarının işlerini öğrendikleri yer de burası mı? Bu arada geçen haftaki deri ceketli cellatlar kimlerdi acaba? Öyle görünüyor ki bu canalıcı soruyu sormaya kimse tenezzül etmiyor. Bunları kim seçti? Yoksa bunlar Maliki’nin milis ahbapları mıydılar? Yoksa bunlar, işin başından beri gösteriyi yöneten, geçmiş üç ABD yönetimi ile dostane ilişkiler kuran Saddam’ın, mahkemede bu ilişkilerin detaylarına inmesini engellemek isteyen Amerikalılar mıydı? Böylelikle acaba Saddam 10 yıl süren Bağdat Wasington askeri ittifakının ölümcül sırlarını mezara mı götürdü?

Eğer “Irak’ın özgürleştirilmesinden” sonra Ebu Garip Cezaevi’ni ziyaret etmeyip ziyaret sırasındaki müthiş şoku yaşamasaydım ve orada ABD tarafından atanan Iraklı kıdemli askeri doktoru görmemiş olsaydım bu soruyu sormazdım. Kafası o kadar karışıktı ki konuşurken bir ara bu “doktor subay” Saddam zamanında da burada olduğunu ve o zamanki mahkumların işkence altında öldürüldüklerini itiraf etti. Bir zamanki düşmanlarımızın dost, dostlarımızın düşman olduklarının aşikar olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Ancak idam uygulaması sadece Irak’la sınırlı değil. 35 yıldan fazla bir süre önce, araba ile babamla okuldan dönerken yeni model arabanın radyosundan, sanırım Wormwood Scrubs’da bir adamın idamını naklen dinlemiştik. Bunun doğru olup olmadığını sorduğum zaman babamın suratının asıldığını anımsarım. Sanki bu tür zalimlikler insan ırkının değişmez kuralıymışcasına, “Kanun böyle, evlat.” demişti. Ancak bunu söyleyen aynı baba, Birinci Dünya Savaşı’nda, yaşıtı olan bir genç Avusturyalı askere ateş edilmesi emrini vermediğinden askeri mahkemeye çıkarılmıştı.

Belki de sadece giderek güçten düştüklerini hisseden, yaşlılar infaz yetkisinden hoşlanıyorlar. 10 yıldan fazla bir süre önce Lübnan’da, artık ölmüş olan, Cumhurbaşkanı Hırawi ile, daha sonra öldürülen Başbakan Refik Hariri iki Müslüman genç erkeğin ölüm emirlerini imzalamışlardı. Bunlardan biri, Beyrut’un kuzeyinde bir evi soyarken, paniğe kapılıp Hristiyan bir erkek ile kızkardeşini öldürmüştü. Bir üst düzey güvenlik yetkilisine göre, bu kararla Hrawi, “Hristiyan bölgesinde Müslüman asabileceğini göstermek istemişti.” Bu iki kişi, ki biri soygun yapılan evde hiç bulunmamasına karşın, Beyrut-Juniye karayolunun üstünde bulunan halka açık infaz yerine götürülüp, beyaz kukuletalı cellatlarını görünce korkudan bayılırken, mini etekli kız arkadaşları ile gece kulüplerinden çıkıp evlerine dönmekte olan “pırıltılı” Hristiyanlar yolun kenarına çeklip, eğlenceyi (!) seyretmek için durmuşlardı.

O zamanlar, Hırawi’nin reddetmesine karşın, bu tür uygulamaların Beyrut’un gece hayatının kalıcı bir parçası olmasını; Akdeniz’in bu köşesinde düzenli olarak yapılacak kamuya açık adam asmalarının, özellikle başta sadece Cuma günleri namazdan sonra kafa kesme işleri yapılan Suudi Arabistan’dan olmak üzere, onbinlerce turisti çekebileceğini tavsiye etmiştim.

Hayır, bu yalnızca asılan adamların kötü olmaları ile ilgili değil. Cawdor Baronu’nun aksine, sehpa üzerinde duran Saddam “herhangi bir pişmanlık göstermedi”. Sadece biz, bile bile utanılacak bir duruma düştük. Hüküm verilenin kötülüğü veya masumiyeti ne olursa olsun, ya ölüm cezasını desteklersin veya karşı çıkarsın. Hepsi bu kadar.

*Bu makale 7 Ocak 2007 tarihli İndependent’tan alinteri.net için çevrilmiştir.