Cumartesi, 20 Ocak 2007 (19 yıl 9 ay önce)
Hrant Dink cinayetinden iki gün önce çıkan Ufuk Çizgisi dergisinin, 17 Ocak 2007 tarihli 54. sayısının başyazısını yayınlıyoruz. Bu yazı, Dink cinayetinin politik arkaplanına ışık tutmanın yanı sıra sınıf ekseninden bu sürece müdahalenin de perspektifini sunuyor.
Sadece Türkiye’de değil,
Balkanlar’dan
Kafkasya’ya kan izleri, irin patlamaları, rapor savaşları dışında konuşmayan
MİT, 80. yılı vesilesiyle kürsüye çıktı: İşbirlikçi tekelci burjuvazi ve devletin kendi içinde it dalaşlarına da konu olan belli bir stratejik yönelim adına konuştu.
Açıklama, yeniden yapılanmakta olan devletin temel kurumlarından olan MİT’in de yeniden yapılanma sürecinin bu yıl içinde tamamlanacağını “muştuluyor”. Emperyalist
ABD’nin
Irak’ta strateji tazelemesi, içerde yeni milliyetçi siyasal, ideo-kültürel eğilimlerin ısrarlı yüksel(til)işi ve seçim süreçleriyle çakışıyor.
Açıklamanın hitap ettiği damar: Yeni Türk milliyetçiliği ve “bölünme” paranoyası… Hedefi: Emperyalist ABD’nin bölgesel egemenlik stratejisi yörüngesinde çok yönlü etkinleşme… İç dinamiği: Sermaye birikiminin uluslararasılaşması ve bölge çapındaki jeopolitik gelişmeler temelinde, bağımlı Türkiye burjuvazisinin iç ve dış politikasını yeniden düzenleme zorunluluğu…
MİT neleri vurguluyor:
1
Mesajın can alıcı noktasını “proaktif siyaset izlemeliyiz” vurgusu oluşturuyor. Rejim krizinin unsurlarından birini oluşturan “nasıl bir dış politika” konusunda,
Mustafa Kemal’den bu yana sürdürülen “
Yurtta sulh, cihanda sulh” çizgisini bir kenara bırakıp en azından bölgesel sorunlar kapsamında ‘ön alıcı ve ön açıcı’ bir inisiyatif geliştirmeliyiz diyor.
2
MİT’in “
aksi taktirde ulus devletten de oluruz” korkutmacası eşliğinde gündemleştirdiği ve “eski tutucu kalıpların terkedilmesini” istediği öncelikli konular malum:
a) Kürt sorunu,
b) Bağlantılı olarak Irak politikası,
c)
Kıbrıs konusu ve muhtemelen d)
Ermenistan politikası.
İran ise doğrudan değilse bile kastedilen dolayımlı hedefler arasında. MİT özellikle Kürt sorununda ordunun ısrarlı olduğu “
son teröristin imhasına kadar savaş” stratejisini artık “
ömrünü doldurmuş, muhafazakar bir yaklaşım” olarak görüyor. MİT’in önceki
Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş‘in Kürt sorununda
Radikal‘deki yazıları ve
Yaşar Kemal‘in konuşmasının öne çıktığı “Barış Konferansı”na katılması, bu yöndeki diğer “mesajları” oluşturuyor. Kürt sorununda MİT, tekelci burjuvazinin önemlice bir kesiminin de taraftar olduğu “
dağdakileri de indirecek bir çözüm” yanlısıdır. Bunun devamı olarak, Irak politikasında da Kürt korkusu terkedilerek
Barzani ve
Talabani‘lerle daha “yakınlaşmacı” bir ilişki kurulması eğilimini ortaya koyuyor. Bu konuda da
MİT Müsteşarı Emre Taner‘in geçen yıl Güney’e giderek Barzani ile yüz yüze görüşmeler yaptığı hatırlansın. Her iki yaklaşım da ordunun şu anki komuta kademesinin yaklaşımları ile zıttır.
3
“Proaktif siyaset” vurgusu,
AKP Hükümeti’nin özellikle uluslararası ilişkiler başdanışmanı
Ahmet Davutoğlu şahsında cisimleşen ve son örneğini Kıbrıs konusunda
Genelkurmay‘la karşı karşıya gelme pahasına atılmaya çalışılan adımlarda gördüğümüz yönelimle örtüşen bir içerik taşıyor: Birer liman ve havaalanının
Güney Kıbrıs gemi ve uçaklarına açılabileceği duyurusunun ve
Lokmacı Geçidi‘nin yıkılmasının Genelkurmay’da rahatsızlığa yol açtığı medyaya da yansımıştı. Yani MİT esasında hükümete destek verirken, el altından da Türkiye’nin Ortadoğu’da treni kaçırmak üzere olduğu yönünde eleştirilerinin adresi olarak Genelkurmay’ın anlayış ve çizgisi ile de ayrımını koymaya çalışıyor. Bu noktada
Emniyet Genel Müdürlüğü‘nün MİT’in açıklamasına desteği de dikkat çekici: Emniyet sözcüsü, memnun bir edayla “MİT tarihe kayıt düşmüştür ve biz onlarla yakın işbirliği içindeyiz” diyerek bir nevi imza atıyor açıklamanın altına. Yalnızca Emniyet mi? MİT’in açıklaması,
Mehmet Ağar‘ın son dönemki çıkışlarıyla da belli bir benzerlik ve paralellik taşıyor. Mevcut koşullarda “burjuva neoliberal” olarak nitelenebilecek “açılımlar” bu odaklardan gelmeye başladı. Demek ki bunun arkasında başka “birileri” var. Ve bu sadece tekelci burjuvazinin özellikle de bugün
TÜSİAD yönetiminde de etkin olan kesimleri ile sınırlı değil; ABD ve
AB desteğini de belli ölçülerde arkasına alıyor.
4
Bu bölgenin emperyalist kurtlar sofrası
Avrasya olduğu gerçeği düşünülecek olursa, böyle bir proaktivitenin yalnızca ‘kendi başına, kendi nam ve hesabına’ gerçekleşemeyeceği çok açık ve ortada. Dolayısıyla bu kimi boşluklara oynamayı içerse de temelde ABD’nin yörüngesine daha fazla girmeyi, yani maceracılığı ölçüsünde de daha ABD yörüngesinde bir bölge siyaseti önerisi anlamına geliyor.
İsrail’in İran’ı Türkiye üzerinden vurma hesapları herhalde durduk yerde çıkmıyor.
5
Emperyalistlerle işbirlikçiliği derinleştirme ve etkinleştirme temelinde
böyle bir proaktivite dışta olduğu gibi içte de haliyle saldırgan bir milliyetçiliğin körüklenmesini/ kabar(tıl)masını gerektiriyor. Irak’ta ve bölge genelinde giderek büyüyen bir tehlike olarak etnik ve mezhepsel temelli iç savaşların çoğalıp yayılma ihtimali ile birlikte düşünülürse bunun Türkiye’ye olası yansımalarını ve yansıma biçimlerini kestirmek zor değil. Aynı şekilde, bu politika iç ve dış politikanın birbirlerinin devamı ve bütünleyeni olduğu gerçeği kapsamında devlet adına da “iç cepheyi sağlam tutma”yı şart koşuyor. Kah “yenilik ve reform” görünümlü kah apaçık baskıcı politikalar demeti şeklinde, daha çok da sisteme uyum sağlayana “alan açma” muhalif olanı ise iyice yalıtarak ezme biçimlerine bürünecek bir “devlet politikası” izlenmesi olasılığını içeriyor.
6
Bu uğursuz rolün topluma benimsetilebilmesi için de “aksi taktirde 15-20 yıl sonra ulus devletimizden de olmuş oluruz” sopası sallanıyor. Ve bu noktada Türk tekelci burjuvazisi, askeri-sivil bürokrasi ABD’nin şu ünlü haritaları temelinde bir bölünme korkusunu git gide daha fazla duyuyor. MİT açıklaması da bir yandan “proaktif siyaset” adı altında sermaye içinde olduğu kadar toplumda da epey taraftarı olan “fetihçi milliyetçi” eğilimlerle örtüşüp onlara gaz verecek bir yapı taşırken, diğer yandan bu bölünme korkusunu yansıtıyor. Daha geniş bir toplumsal mutabakat zemini yaratabilmek için “eğer biz aktif olmazsak, aktif olan güçler bizi de çözerler, ulus devletimizi ve toprak bütünlüğümüzü bile koruyamaz
Yugoslavya’ya döneriz” korkularına hitap ediyor.
7
Önerilen siyaset, yapısı gereği milliyetçilerden Kürt reformistlerine kadar burnunun ucunu göremeyen herkesi “ayartmayı” ve hedefleri doğrultusunda kullanmayı da özellikle gözetiyor.
Sınıf bilinçli işçi ve emekçiler, bu süreçte işbirlikçi burjuvazi ve devleti içindeki güç mücadelerinin kitleleri bölmek, manipüle etmek, birbirlerine karşı provoke etmek temelinde gelişeceğinin farkında olmalıdır. Pompalancak milliyetçi demagojilere karşı uyanık olmakla kalmamalı,
geniş kitlelerin bu demagoji ve provokasyonların kuyruğuna takılma eğilimlerine karşı güçlü bir mücadele yürütmelidir. Türkiyeli işçi ve emekçiler cilası kah “yeni açılımlar”, kah milliyetçi duygulara hitap, kah ucuz ve küçük çıkar umutlarının (örneğin Irak petrollerinden pay falan gibi) kışkırtılması biçimlerine bürünsün, önerilen politikanın kendisine çürüme, sefilleşme, kan ve gözyaşı yanında “milli menfaatler” adına yeni baskı ve yasaklar, yeni kıyım ve kırımlar getireceğini bir an bile akıldan çıkarmamalıdır.